31 Ekim 2016 Pazartesi

Kasım'a yazı




Ekim'den epey bi'şey aldım.

İşsel gelişmeler, fikirsel yeşillenmeler, ailesel yenilikler.

Böyle ay bazında hayatıma göz atınca, iyi oluyor. Hangi sayfada kaldığımı görüyorum. Benim gibi dağınık yaşayanlar için kolaylık.

Ev çocuğunun Ekim'in son haftasında kreşe dahil olmasıyla, bu ayı son zamanların en iyisi seçiyorum. Bir de yine bir sürprizle tabi. Ekim'i de ekonomik olarak içeri göçmeden kapatabildik. Extra olaylar olmasa, artırmak bile mümkündü hatta. Fakat, ikinci maaş, -gerçekbirmaaş- olmazsa pencereden bakıp viski yudumlamak hayal. Keh  keh keh. Yok ya ne viskisi. Ailenin gelecek güvencesi için kenara ekmek parası diyelim. Neyse olucak hepsi, olucaak.

Ekim'de güya listelere geri dönüyordum. Fakat her ne kadar istediysem de tam bir odaklanma yapamadım. Kafam dağınıktı. Geçenlerde markette alışveriş yapıyordum örneğin. Kasadan ürünlerimi geçirdim. Kartımı uzattım. Bekliyorum. Birden şu soruyu duydum:

'Bir sorun mu var? Tutarla ilgili şikayetiniz mi var?'

Kendime geldiğimde, gözlerimi pörtletmiş kasadaki fiyat ekranına bakıyordum. Hani kaka yaparken tek bi noktaya odaklanırsın ya, heh işte o bakış. Öylece dalmışım. Tam da o ekrana üstelik. Tutar da 16 TL.

Güldüm: 'Tabi ben öyle dalınca... siz de şaşırdınız. Pardon, bir şey düşünüyordum' dedim.

İşte bütün ay böyle dalgınlıklarla geçti. Çamaşır asarken dalgın, otobüs beklerken dalgın, ev çocuğu ile oynarken dalgın. Ekim ayında hayat, bana bir sürü yeni yollar işaret etti ama hepsinin kendi zorlukları vardı. Kolay olmayacaktı ama sonunda o yol 'benim yolum' olacaktı. İşte ben de kendimi biraz dinlemeye aldım. Aksiliklerden ziyade patika yollara ve ulaşacağım manzaraya yoğunlaştım. Dalgındım işte. Umutsuz bir dalgınlık değil, karar vermeye çalışan bir dalgınlıktı.

Kasım ayından özel bir beklentim yok. Tam tersi, sakin sakin yürümem lazım çizdiğim şu yolda bir müddet. Sonuna kadar yapmam gerekenleri yapmak. Fazla irdelemeden. İrdeleyince kılçığa saplanıyorsun. Kararları verdiysen, hadi yürü. Koş hatta. Bitirmen gereken kursu tamamla, elindeki işlere çalış, görüşülecek insanlarla görüş, alınacak notları al. Görevler belli.

Kasım'da yapmak istediğim bir diğer şey de erken yatağa gitmek. En azından haftanın 3 günü filan. Ev çocuğu 7 buçukta sızıyor. Ben de örneğin 9'da uyusam, haftada 3 gün.

Ha bir de Kasım ayının bir sebzeleri var. Al hepsine oratorya yaz yani, o derece lezizler. Bu ay onlarla dolsun sofram, midem.



Kasım sana bürünücem. Derinlere dalmadan, hafif günler geçiricem.




Ve olan oldu...

Ev çocuğu bugün kreşe başladı.

Resmen öteledim elimle, alın dedim. Bu çocuğu baba testislerindeki spermli kalabalığından sonra, yeni bir kalabalığa koyma, doğasına kavuşturma vaktidir dedim. Evdeki tekil hayattan alacağını aldı, çoğul hayata güncellensin dedim.

Sonra çıktım kreşten. Eve yürürken başladım ağlamaya. Bir tavuk gıdaklamasını andıran hıçkırığımla eve girdim. Ev erkeği ağladığımı görünce 'Oyy canım' gibi şeyler dediği için daha da gaza geldim. Onun göreceği bir açıdan kendimi yatağa yuvarlayıp, ağlamamın şiddetini artırdım. Ev erkeği gereken ilgiyi gösterdikçe, beynim puştluk moduna girdi. Bir yandan ağlıyor, bir yandan kahvaltıda ne hazırlasam kendime diye düşünüyordum. Çocuksuz bir evde, istediğim tarz keyfi bir kahvaltıyla laptop başına geçip, 'eskisi' gibi takılmak. Yani normalde buna vaktim yine yok, çünkü çalışmak icap eder. Ancak bugünlük bir istisna? Hıı?

Yavrumun çıkmasına son bir saat kaldı. Heyecanım tavan. Çalışamam ben bugün. En iyisi bir kahve ve geri sayım.



Not: Akşama da Kasım ayı yazısı için yine burlardayım.








26 Ekim 2016 Çarşamba

Horluyormuymuyumuşum?

Gece gece trip yedim.

Ev erkeği yatakta doğruldu, 'noldu ya' dedim. Uykumdan, bölünüp.

'Horluyorsun yine, başka yerde yatıcam' dedi, tripli tripli.
'Şimdi mi söylüyosun horlama huyum olduğunu?'

O kadar gıcık oldum ki ey klavye komşularım.

Şimdi bana orda 'yine horlamak' dendiğine göre, demek ki sık horluyorum. Tutup bana bunu makul saatlerde söylemiyor da, gece uykumun arasında trip atıyor.

Sabah sırıtarak yanıma geldi.

'Gıcıksın bana sanırım'
'Evet gece trip yedim uykumda' dedim.

Şöyleymiş.

Eğer benden sonra uyursa, uyuyabiliyormuş. Fakat henüz dalamadıysa, benim horlamam yüzünden rahatsız olduğu oluyormuş. Ağzımdan korkunç horlamıyormuşum. Boğazımdan tıslayarak horluyormuşum. O kadar da önemli değilmiş.

O an kıvırdı ama gece nasıl azar kıvamında söylendiğini unutmuyorum.

Uyurken böyle göründüğümü hayal ederdim

Böyle göründüğümü bilmiyordum



Ben de ona geri çirkeflik yaptım.

'Gün içinde kütük gibi yoruluyorum. Sen prenses gibi bir sağa bir sola dönüp, uyumak için koyun sayarken ben ayyaş gibi sızıyorum. Aramızdaki fark bu. Çünkü gün içinde nefes almadan at gibi koşturuyorum, yorgunum'

Burada dişi çirkefin yine konuyu 'evde en çok işi kim yapıyor' temasına getirdiğini görüyoruz. Tamam, bu belden aşağıydı.

O değil de aklıma takıldı.

Horluyormuşum filan. Zaten evde çok da alımlı çalımlı gezdiğim yok. İki Hıdır gibi yatağa giriyoruz ev erkeğiyle.

Soğuyo mudur bu benden?

Kahve alayım.

Ev erkeği ve ben (neredeyse)





22 Ekim 2016 Cumartesi

Nerde kalmıştık?


Yeni seneye kadar tadilata girdim demiştim, hatırladın mı? İşsel, mesleksel filan cümleler kurmuştum.

Bir şeyler dilemiştim, hedefler koymuştum, uygulamaya geçmiştim. Hayat işte. Sen kulağına ne fısıldarsan, o da diğerine onu, öteki de berikine, beriki de öbürüsüne derken, bir bakıyorsun planların sesli duyuluyor. Kulaktan kulağa (network) senden bir şeyler çağırıyor hayatın derin kuyusundan, önüne servis ediyor. Sen yeter ki dile getir. Buna gerçekten inanıyorum. I believe in 'istemek'.

İş buldum. Ama bu bir işten öte, hayallerdeki proje. Bu projede her şey var.

Haftanın bir günü şehir dışında 24 saat geçirme var.
Alt metni: Evden, çocuktan, beyden, pijamalarımdan uzak- tamamen bana yakın bir yerde olmak.

Sabah çık akşam gel rutini yok. Haftanın bazı günleri çalışmak için ekiple bir araya gelmek var.
Alt metni: Evden, çocuktan, beyden, pijamalardan çok da uzaklaşmama gerek yok. Hala onlara çok yakınım.

Bu projede hayal gücü, yazmak, biraz daha hayal etmek ve daha fazla yazmak var.
Alt metni: Yapmayı en en en en çok sevdiğim şeyi yapma imkanı.

Hızlı para var. Çalışmanın karşılığı kadarını alıyorsun.
Alt metni: Koca bir ay maaş beklemeyeceğim.

Yerel bir iş değil, ulusal.
Alt metni: Özgeçmişe güçlü bir referans.

Daha önce yapmadığım bir iş.
Alt metni: Sınırlarımı aşıyorum, kendimi geliştiriyorum.

İşin ne olduğunu şimdilik burdan duyurmıyım. İş bitsin de öyle. Ancak yeniden televizyon için bir iş denk geldi. Hem de İzmir'den bir ekiple, acaip rastlantısal bir şekilde. Ben daha önce bir sette senaryo ekibinde yer almamıştım. İlk defa bunu deneyimleyeceğim. Bu hafta sonu aynı ekibin başka ufak bir işi için ilk senaryomu gönderdim, kabul edilmiş. Çekimi yapılacakmış. İlk işim bu oldu onlara yani.

Mutluluktan uçuyorum diyemiycem. Sanki eksik bir parça geldi manzarama oturdu gibi. Hiç öyle hıçkırıklı bir sevinç yok içimde. Huzur ve kavuşma hissi var yalnızca. Yaklaşık 3 senedir aktif hiçbir şey üretmemiştim, dışarılarda yıpranıp evime iş yorgunu olarak dönmemiştim. Bu hissi nasıl özlemişim, tarifi yok.

Şimdi bu evdeki hayat gözüme şenlik. Ev erkeği yeniden 'özlediğim, sevdiğim'. Hele ev çocuğu var ya.. Ne aşk varmış içimde ona meğer.

Bugün ilk çekim yeri incelemesi için uzunca bir süre, dışarıdaydım. Eve döndüğümde, kapıda ikisini gördüğümde hissettiklerim bunlar.

Tabi bir de devam eden şu sertifika programım var. Geldi mi her şey birden gelir zaten. Vallahi bu her şeyin birden gelmelerini bile özlemişim.

Ee hayat nerde kalmıştık?




21 Ekim 2016 Cuma

Saçma bir andan kalan.


Bir kadın tanıyorum. Kendisi mutsuz evlilerden. Geçen baharda annemin oturduğu sitenin bahçesinde, bu kadınla karşılaşmıştım. İki cümle sonra konu birden evliliğine geldi bu kadının. Şöyle dedi:

'Benim kocam, beni aşırı kıskanan bir insan. Sırf bu yüzden çalışmamı istemiyor. İnan zor dayanıyorum, kendimi atasım geliyor.'

Ne dersin şimdi? Samimiyetin yok, nadiren karşılaşıyorsun, resmi bir selamlaşma ile. 'Siz' diye hitap ediyorsun. Adını bildiğin yok. Ve kadın birden böyle bir cümleyle, seni çaresiz bırakıyor. Blogcuanne anne itirafları gibi.

'Bakmayın bizim evlilikte de oluyor cinslikler' demiştim ben de. Gülüşüp vedalaşmıştık.

'Her şey yolunda gülüşü'

O zamandan beri gördüm birkaç kere daha. Resmi, hızlı, aceleyle selamlaşıp yürüdü herkes kendi yoluna. Ta ki düne kadar...

Dün, ev çocuğu ile parka gidiyorken, biri bana doğru seslendi:

'Aaa ben de nerden tanıyorum diyorum. Merhabaa...'

Ben de bizim buralarda görünce şaşırdım tabi; 'Aa merhaba, siz burda?'
'Ya kızın okul toplantısı vardı da..'

Kaş göz arası kadını süzdüm. Öyle bir hazırlanmıştı ki veli toplantısı için. Sanki bu onun parti günüydü. Hazırlanıp hazırlanabileceği en iyi hazırlanmayı hazırlanmıştı. O saçlar aşırı kaskatı lüleleştirilmiş. En yana doğru sertçe taranıp, çekicileştirilmiş. Sonbahar makyajının toprağının boku çıkarılmış. İş kadını görünümü ile şıklık harmanlanmış. Hayata güzel görünmek için sımsıkı tutunmuştu. İddialıydı. Sonradan dikkatimi çekti. Kızının toplantısına daha 3 saati vardı. Saatte yanlışlık hesabı yaptığını bana büyük bir özveri ile açıklamıştı. İş bulmaya karar vermiş, kocasını artık karşısına almış, bir yandan da bu konuyu düşünmek istiyormuş.

'Ben de napayım dedim, parkta bekliyim dedim' diyerek açıklamasını bitirdi.

Lüle saç

Bir yandan ev çocuğu sohbetimizden sıkılmış, çantamı çekiştiriyordu. Lüleli, oğluma şirin olmaya çalışarak şöyle seslendi:

'Anneni sıkıştırma amaa'

Çocuktan sıkıcı yetişkin sohbetimizi sabırla dinlemesini bekliyordu. Tam yanından ayrılmak üzere geri seğirtip 'oldu o zamaan...' derken ben, planlı bir zamanlamayla, 'sizden bişey rica edebiliirmiyim' diyerek, beni durdurdu.

'Tabi' dedim.
'Ya fotoğrafımı çeker misin, bugün çok şıkım da'
'Olur' dedim.

Bundan sonra dünyanın en saçma anları yaşandı sevgili cağnım blog sevdalıları. 

Kadın telefonu elime verdi. Karşıma geçip, dünyanın en salak -sahilde 'Ebru Yaşar' duruşu- pozunu verdi. Başladım fotoğraf çekmeye. Ancak nasıl olduysa hızımı alamıyordum. 'Şöyle dur', 'tamam şimdi şuraya geç', 'kolunu uzat' gibi yönlendirmeler yapmaya başlamıştım. Işığı iyi bulmuyor, açıları doğru ayarlamak için çömeliyor, eğiliyor, yükseğe filan çıkıyordum. Bir, üç, beş derken katalog dolduracak kadar çok kare almıştım. Ev çocuğu benden umudu iyice kesmişti. Yaprakların arasına oturmuş, yerdeki şişe kapaklarıyla dünyanın en saçma oyununu oynuyordu. Umursamadım. Lüleli zevkten zevke koşuyor, kikirdeyerek poz veriyordu; 'Ay böyle nasıl', 'Nasıl görünüyoruuum', 'Doğru söyle şişko muyum' gibi sorular soruyordu ancak ben ciddiyetle çekmeye devam ettim. Facebook'ta onlarca like'ı alacak bir sürü fotoğraf çekmiştim işte.

Sonra birden Ebru Yaşar'ın klip çekimi şarkısı bitmiş gibi, ben telefonu kadına teslim edip, veledi yerden alıp, ordan uzaklaştım. 'İyi günler, rica ederim' gibi şeyleri de söyleyerek tabi.

Bilmiyorum dostlar.
Lüleliye destek olmak, yolunda gitmeyen ve mutsuz olduğu evliliğinde kendine güveni gelsin diye bir parça onu gazlamak, kendini beğenmesini sağlamak mıydı niyetim.. Yoksa ortamda şov mu yaptım, anlamadım valla?
Neyin peşindeyim, kafam mı iyi, çok mu canım sıkılıyor?!


Hayır kadının çocuk parkında 3 saat ne işi vardı, bak orası hala gizemli kaldı.

Kendimi lüzumsuz bulduğum anların şerefine, kahve.





18 Ekim 2016 Salı

Zamanı gelen sorular.


Bugünlerde bazı sorular üşüştü zihnime. Hayatı mikro yaşadığım günlerden bir soruyla başlayalım.

Öğle Uykuları

Önceliği ev çocuğuna vereyim.

3 yaşına birkaç ayı kalmış bir çocuğun gündüz uykusunu bırakması sizce makul müdür? Zamanı gelmiş midir? Çünkü öğle uykularına bir türlü dalamayışı, dalsa bile bu kez de gece uykusuna dalamayışı bana küçük fısıltılar eşliğinde aynı şeyi söylüyor. Öğle uykusunu kaldır! Çünkü o gün öğle uykusunu kaldırdığımda, gece yatağına girip mışıl mışıl uyuyabiliyor. Bu konuyu daha önce Başakito ile konuşmuştum. O da 'zamanı gelmiş olabilir' demişti. Fakat hazırlıksız yakalanmıştım. Öğlenleri uyuyan çocuk sayesinde hallettiğim nice işlerim vardı. Tamamen kendi ekmeğimi yağladığım bu hareketimi bencilce bulmaya başladım. Acaba diyorum? Artık bu durumla yüzleşsem mi? Odaklanmam gereken şey sadece ev çocuğunun sorunsuz bir şekilde uykuya dalması ise, o halde kesinlikle kalkmalı gündüz uykuları. Ancak bu onu uzun vadede zorlar mı? Bazı günler gündüz uykusu bazı günler es geç mi yapmalı? Bu kez de rutin diye bir şeyi kalmaz. Çünkü gündüzleri uyuduğunda, akşam 8 de asla yatağında sızamıyor. gece 10'a kadar kıvranıyor.

Örnek:

Dün öğlen saat 11:45 gibi uyudu. 13:05 uyandı.
Akşam yatağa 20:30 gidildi, daldığında saat 22:45'ti.
Bu arada bebe uyumaya çalışırken, onu uyarıcı hiçbir unsur yok etrafta. Her şey her zamanki uyuduğu, alışkın olduğu koşullarda.

'3 saat sonra dalabildi' bakışı.


***
Hayata makro baktığım günlerden bazı sorularla devam edelim.

İkinci Çocuk

Şu yazıma gelen yorumlara bakınca... Biraz da etrafımdaki çok çocuklu arkadaşlarımın hayatlarına bakınca. Hatta ikinci-üçüncü çocuklarını yapan herkesin söylemlerine bakınca, o fikir bende de dalgalanıyor: 'İkinci çocuk' fikri. Cinsiyetçilik gibi duracak ama ev çocuğunun bir kız kardeşi olması fikri hele... O fikir beni iyice büyülüyor. Ben tek çocuk olduğumdan bahsetmiştim. Aslında benim tek olmamın nedeni anne ve babamın mutsuzluğu idi. Bunu da biliyordum o yaşta. Ve karanlık yanım şunu diyordu; 'Seni sevmediler ki bir tane daha yapsınlar senin gibi...' Beni Kemalettin Tuğcu romanlarından bir karakter gibi görmenizi istemem ama bizimkiler boşanmadan önce gerçekten buz gibi soğuk, sevgisiz bir hayatım vardı. Sonradan toparladık işte.

Neyse konuyu dağıttım. Ben bu yüzden bir kardeşim olmadığını biliyordum. Ben büyüyünce annemin bana 'babandan bir çocuk daha istemedim' demesiyle de onaylanmıştı. Şimdi benim de ikinci çocuk yapmalı mı, yapmamalı mı sorusunu soracağım zamana geldik. Gerçekten geldi mi? Evet zamanı geldi. Çünkü bugün eğer o kararı alırsam, anca ayarlamalar, ön hazırlık, çeki düzen, sağlıksal toparlanmalar filan gibi basamakları hazırlamam gerekir. Geçenlerde ev erkeğine konuyu açtım.

Bu konuda netleşelim, karara varalım. Ben şimdiden takvimlerimi hazırlamak, yol almak istiyorum- dedim. Fakat bir de ne göreyim. Ev erkeği bu konuyu objektif tartışacak kadar bile ikinci çocuk düşünmüyordu. Bana böyle söylemedi tabi. Konuya şöyle girdi (bir pazarlamacı gibi) :

'Ben de aynı senin gibi kararsızım aslında. Bazen çok istekliyim, bazen de çok zor görünüyor. Ama sevgili Kahvecim, gerçekçi olalım'

'Evet gerçekçi olalım?'

'Mesleksel hedeflerin var. E benim de var. Güzel sağlıklı bir çocuğumuz zaten var. Yaşımız nerdeyse 35 olacak. Bence gerek yok'


İkinciyi istemeyen ebeveynin 'bebek'le ilgili hatırladığı..


İkinciyi isteyenin hatırladığı...

Ev erkeğinin gerçekçiliği buydu.
İlla ikinci çocuk olsun diye asla düşünmeyen ben bir an kazıklanıyormuşum gibi hissettim. Çünkü bu gerçekçilik sebepleri bana kolaycılık koktu daha çok. Daha yeni 33 olan yaşımı da 35 yapıverdi eşek insan. Yine de iyi oldu bunları duymam çünkü ev erkeğinin ikinci çocuğu hiç istemediğini net anlamış oldum.

Benim de kendi gerçekçi sebeplerime ilk sıradan girdi bu madde.

Bir. Ev erkeği istemiyor.
İki. Olası aksiliklerden tırsıyorum. Hamilelik ve doğumla ilgili olabileceklerden. Çocukla ilgili olabileceklerden. Komplikasyonlar, sendromlar, dikişler, emzirmeler.
Üç. Ağzımın sularını akıtan işsel hayallerim var. Bunun için tek çocuğumdan zaman ve fırsat kalsın diye geri sayım yapıyorum.
Dört. Türkiye'de sosyal hak yok. Eğitim, sağlık devlet eliyle olursa çok vasat. Kendi seçtiklerin ise pahalı. Bu pahalıyı karşılayacak yeterli kazanç ben kendimi bir işe adamadıkça yok.
Beş. Yaşım ilerliyor. Şimdi şuan ikinci çocuk kararı alsam bile her şey hemen olmuyor. Biyolojiye 'deadline' sökmüyor. Kısacası zaman düşer, ellerimden yere oluyor.
Altı. Her ne kadar ev erkeğini çok sevsem de, iyi baba olduğunu düşündüğüm vakitler çok olsa da- onunla bu sorumluluğa beraber girmek konusunda kararsızım. Çünkü kriz anlarında beni çok yoruyor, sakin değil. İkinci bebekle beraber paslaşılması gereken iş bölümünde ona tam güvenmiyorum.

Bunlar da benim gerçekçi sebeplerimdi. Ancak ev erkeği o gün 'zamanı geldi konuşmanın' dediğimde, bana deseydi ki..

'Kız Kahve, ne zor anlar yaşadık. Ama şimdi hepsi tatlı birer hatıra oldu. Hem deneyimliyiz de artık. Biz bu işi kıvırırız. Gel yapalım bir tane daha. Büyüsün ailemiz..'

Ya da buna benzer şeyler sıralasaydı, eminim etkilenirdim. Fakat herif de istemiyor ve onu anlıyorum. Bizim ev erkeği ile zamanında içine düştüğümüz aşk formu, çok keyifçi ve geyikti. Biz onun ekmeğini yedik durduk. O, yeniden bu kez de ev çocuğu ile beraber o günleri yaşayacağımızın hayalinde. O sebeple ev çocuğu bir an evvel bi 4 olsun da şunları da yapalım, bu tip şeyleri de yaşayalım planları kuruyor. İkinci çocuk demek, yeniden başa sarmak demek ona göre. 3 kişilik aileyle iyi yaşam kuralım, fazlasını istemeyelim diyor.

Halbuki bence yaşam dediğin acaip biçim değiştiren, renkten renge giren ve öyle de uyumlu olabilen bir platform. Eğer kaygılarımızı dinlemezsek tabi. Ben ev erkeğine katılıyorum, hak veriyorum- hatta genel odağım da o yönde. Yine de sesime kulak vermek, kendimi köşeye sıkıştırmak, bu meseleyi açık seçik konuşmak istiyorum. Çünkü bazen çok kuvvetli bir istek, beni çağırıyor. Bunun üzerini örtemem. Bu sebeple bence konuşmanın zamanı geldi.

Ya da susmanın zamanı mı geldi? Biz susalım da hayat aksın mı? Kararı gelecekteki 'şimdi' mi versin? Bi tüyo alsaydım bari. Ona göre kendimi ayarlasaydım gardaş. Ev erkeğine de güven olmaz ki. Yarın öbür gün çıkıp tutkuyla ikinciyi isteyebilir. Ya o zaman benim doğru zamanım olmazsa?

İnsan hiç olmamış bir şeyi şimdi nasıl durduk yere isteyebilir ki? Olduğunda çok isteyeceğini bilse bile.

Şuan bu sorgulamalarım, gelecekte ikinci çocuğunu yapmış benim; 'iyi ki üzerine gitmişim bu duygunun' demesine sebep olacak- gibi hissediyorum.
Aynı şekilde gelecekte ikinciyi yapmamış ben de iyi ki üzerine gitmişim, içimde hiç soru kalmadı diyor. O da yolunda rahat ilerliyor.

O yüzden biraz içimdeki duygu biçimlerini tanımaya çalışacağım. Evirip çevireceğim.

'Gördün mü Figen, ikinciyi yapsaydık şu pozu veremezdim şimdi'




17 Ekim 2016 Pazartesi

Cart Kırmızı Pazartesi

Uydurduğum bi hikaye var bizim ev çocuğuna.

Şöyle..

Bir çocuk varmış. Annesiyle beraber parka gitmeyi, salıncakta sallanmayı çok severmiş. Bir gün annesi onu öyle bir sallamış ki; taa bulutlara kadar uçmuş. Eyvah, bulutlardaymış şimdi. Annesine seslenmiş; 'Anne ben yukardayııım'
(Yukarıdayım-aşağıdayım olayını yapmayı sevdiği için abartıyorum burayı)

Annesi de geri seslenmiş; 'Aaa ben aşağıdayııım'

Bir süre sonra ev çocuğu aşağıya inemeyeceğini anlamış ve annesine 'anne beni kurtaaar' demiş. (Bizimki 'beni al' demiyor, 'kurtar' diyor) Annesi de nasıl kurtarabilirim diye düşünmüş ve bulutlara merdivenle çıkmaya karar vermiş. Bir merdiven bulmuş. Başlamış çıkmaya.



Birinci basamak, ikinci basamak, üçüncü basamak, dördüncü basamak, beşinci basamak, altıncı basamak, yedinci basamak, sekizinci basamak, dokuzuncu basamak ve onuncu basamak. (buralarda aksiyonlu adımlar atıyorum)

Ve işte annesi gelmiiiiş. Sarılmışlar. Annesi, ev çocuğuna demiş ki; 'Ben yukardayıııım', çocuk da annesine cevap vermiş; 'anne ben yukardayıııım'.

Az sonra anneyle çocuk aşağıya inmeye karar vermiş ama bi bakmışlar ki merdiven yok. Aaa merdiven yok! Napabilirler? Tamam hadi babasına haber versinler. Başlamışlar babaya seslenmeye. En sonunda baba onları duymuş ve onları nasıl kurtarabilirim diye düşünmüş. Ve onları uçurtmayla kurtarmaya karar vermiş. Bu öyle büyük bir uçurtmaymış ki, yükselmiş yükselmiş ve anneyle çocuğunu kanatlarına alıp, aşağıya indirmiş.



Ve aşağıda kavuşan anne, baba ve çocuk sarılmışlar. Falanlar filanlar.
Buraları tabi süslüyorum. Aksiyon ve espiriler koyuyorum anlatırken hikayenin genelini.

Fakat bugün.. Çocuğa hikayeyi 'Selvi Boylum Al Yazmalım' tınılarında anlattım. Üstüne bir de bi duygulandım. Gözlerim doldu. İçim tuhaf oldu. Kucakladım çocuğu. Kavradım bedenimle. Çocuk kurtulmaya çalıştı. İmdat dercesine kaçtı. Babasıyla karşılaştım koridorda, uzun uzun sarıldım. Rahatsız oldu, acelesi varmış. Yere çömeldim, başımı duvara dayadım. Trajiktim, isyanım vardı, acıklılık benimleydi. Evdekiler de bi benle bağdaş kurup sazıma söz, sözüme dans, isyanıma gaz olmuyordu.

Gel gör beni regl neyledi.

Regl psiklolojim.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Sı-kıl-mak.

Tek çocuğum ben. Çocukluk tabirimle 'tek kardeşim'. Kardeşsizliği nasıl kabul etmiyorsam, tek de olsam kardeşim ben eheh.

Ve apartman çocuğuydum bir de. Ha üstüne bir de doğduğum, büyüdüğüm yerde hiç akrabamız, ailemiz yoktu. Bir de tüm bunlar yetmemiş gibi, annem komşuluk etmezdi kimseyle. İşyerinden birkaç arkadaşı vardı, onlar da çocuksuzdu. Ben sosyalleştiysem hep kendi çabalarımla işte. Nerden ekmek çıkarsa.. Annem parka mı götürdü, hemen yavşardım bütün çocuk gruplarına. Okuldan arkadaşlarla zorla, biraz da küçük rüşvetlerle (evdeki muzu vermek) okul sonrası da görüşürdüm.

Kendi kendime geçen onca uzun vakitlerde, hele yaz mevsimlerinde, öyle bir sıkılırdım ki. Artık bu evrende oynayacak başka hiçbir oyun kalmazdı. Hayali arkadaşlarım olsun diye beynimi ve algılarımı zorlardım. Ikına ıkına bir tane Işık diye biri olmuştu ama hiçbi poka yaradığı yoktu. Soranlara 'dahi çocuk' izlenimi vermek için sanki başkalarının göremediği şeyleri görüyormuşum ayağına Işık'tan bahsederdim. Benim ismime anlam olarak yakın bir isimdi Işık, o yüzden öyleydi.

Bir gün artık bu sıkılmalarım canıma tak etmişti. Neden bir mucitlik yapmıyordum ki? Bir makine icat edecektim, yeter zamanı gelmişti. Mutfaktan sandalyeyi aldım. Odama getirdim. Ters çevirdim. İçine bütün alakasız eşyaları, aksamları, aparatları, küçük-büyük nesneleri, mercimek poşetini, annemin rujunu, babamın terliğini değişik şekillerde monte ettim. Bir de oturma yeri hazırladım. Bu kadar donanımdan sonra bu makine uçacaktı ve bir yerlere gidecektik. Hayaller ülkesine filan... İçine oturdum. Eğleneyim, oyunu geliştireyim diye bekledim. Iı-ııh. Olmadı. Eğlenemedim. Hazırlarken çok heyecanlanmıştım ama sonra saçma geldi. Sıkılıyordum, ölümüne sıkılıyooorr.

Şimdi yaş oldu 33. Evde bir sıpa var. Kendisi tek kardeş :P Ve bana geçenlerde 'anne ben parktaki arkacaşları istiyorum. O arkacaşlarla parkta değil, bu evde oynamak istiyorum' dediğinde, ona zorla evde eğlensin diye totomdan uydurduğum bir etkinliği hazırlıyordum. Bu etkinliğin adı makarna ağacıydı. Teoride çok eğlenir sandığım 432 oyundan en yenisiydi. Maalesef yine totomda patlıyordu ama renk vermiyordum. Çok eğleniyormuşum gibi yapmaya ve oğlumu da oyuna katma çabalarına devam ediyordum.

'Çok eğleniyoruz tamam mı? Sen de söyle!'

Bütün içtenliğiyle sıkılarak bana bakmaya devam ediyordu.
Çocuk sıkılıyordu.
Ölümüne sıkılıyooordu.
İşin en kötüsü, ben de.. ben de.. ben de.. sıkılıyordum.

Bitmeyen sıkıcı makarna ağacı





11 Ekim 2016 Salı

Kışkırtma var argadaşım.


Kışkırtma var

Parkta sadece çocuklar aksiyona girmiyor. Anneleri de giriyor. Bir aile var. Ev erkeği bu aileye 'tombul ailesi' adını koymuştu. Erkeklerin yaptığı şekilci espirilere, oldum olası göz deviririm. Yine benzer bir bakış atmıştım kendisine, 'tombulluk' vurgusunu duyunca. Halbuki daha sonra, onlar da bize bir isim takmışlardır diye düşünecektim, konu 'parkta aileler yarışıyor' olunca.

Bizim bu park, oyun alanı gibi değil de, 'davet yeri' gibi. Çiftler iyi giyimli, çocuklar oyuncak donanımlı çıkaçıkageliyor. Önce çocuklar tanışıyor, sonra aşırı güleç anneleri. Babalar ise, ya uzaklara dalmış bakıyor ya da anneden gelecek komutu(çocukla ilgili) uysal bir şekilde bekliyor. Anneler, tüm ailenin annesi.

Parka getirilen akülü araba ve içindeki suratsız çocuk.

Bu tombul ailenin annesi, benim ev çocuğunu, onların beğendiği kreşe göndermedim diye bana kinli kaldı. Kin derken şöyle; neden bizim beğendiğimiz kreşi, bu kadın beğenmemiş olabilir ki- gibisinden bana gıcık kaptıklarını ben gördüm gözlerde. Bir de şeyden anlaşılıyor. Ne zaman fırsatını yakalasa, konuyu hep oraya getirmesinden.

'Ben konuşurken gözlerime bak'
Neyse gel zaman git zaman, bu ailenin 3 buçuk yaşındaki oğlu başladı kreşe. Ben ev çocuğunu 3 ay daha erteledim. Soranlara, tam 3 yaşına girmesini bekliyorum, diyordum. O kreşi neden sevmedim, onu da söyliyim. Bi kere kreş, otobanın dibinde. Muhiti tehlikeli. Bina 5 katlı, merdivenleri aşırı dik. Balkonlu ve kapısı kolay açılıyor. Aşırı eğitim odaklı. Satranç, müzik, alfabe, matematik gibi şeyleri bol bol yaymışlar günlük programa. Yöneticilerden biri ev çocuğunun adını bildiği halde, bir kez bile ismiyle hitap etmedi, ona belki 75 kez 'paşam' dedi. Ne bileyim işte, sevmedim. Sevemedim. Çok da bakımsızdı. Minderler yırtık, duvarlar dökük. İçime sinmedi işte. Çoğu bahane aslında.

Bu aile de o kreşe tapıyor. Çok samimi bir yermiş. İstedikleri an, öğretmenin telefonundan oğullarını video aracılığıyla izleyebiliyorlarmış (?!), günde 15 kez arayabiliyorlarmış, çocuk A ve B'yi şimdiden öğrenmiş. Her saydığı yeni maddeyle beni etkilemeyi, can evimden vurup, dizlerimin üzerine çöktüğümü görmeyi istiyor gibiydi. Zırt pırt aranabilen kreş öğretmenleri, ailelerin sürekli kontrol ettiği bir sistem, bu işin uzmanı olmayan kişilerin 3 yaş grubuna alfabeyi öğretmesi. Bunlar beni karamsar şekilde düşündüren konulardı aslında. Tabi ki kadının mutluluğuna eşlik edip, 'hadi ya, sevindim' dedim. Fakat istediği cevap bu değildi.

'Dur 16. kez ariyim'

Sonraki görüşmelerde, eklediği diğer maddelerin biri yeme programıydı. Sağlıklı beslenme uzmanı değilim ama saydığı şeyler benim nadiren ev çocuğuna verdiğim şeylerdi. Mesela aynı günde, kahvaltıda yumurtalı ekmek, öğlen börek, arkasından sütlaç.. Bu resmen obezliğe giden yol.. Bu nasıl bir yeme planı?

O benim sevdiğim yeri çok kurumsal bulmuş. O kadar da mesafeli olunmamalıymış.

Neyse, bugün yine karşılaştık. Çocuk servisten indi, parka girdiler. Kadın hemen çocuğun defterlerini açıp sinirli bir sesle sordu: 'Oğluuum hani bugün satranç yapmadınız mııı'..

Sonra bana döndü:

'Ben şok valla, çocuk bu yaşta satranç biliyor'
Ve boğazını kıpraştıra kıpraştıra güldü.

'Bunu biraz daha Nutella'ya banayım, bekle'

Bu çocuğun adına Niyazi diyelim. Niyazi'nin bir sorunu var bu arada. Arkadaşlık kuramıyor, sosyal bir çocuk değil. Ailesi de belli ki bu durumdan şikayetçi ve sürekli etraftaki diğer çocukları Niyazi'nin çevresine toplama derdindeler. Bizim ev çocuğu da Niyazi'nin gönüllü etrafında. Niyazi ile arkadaşlık kurmak için can atıyor. İşte bugün, bizimki yine Niyazi'ye sokulurken, annesi dedi ki.. Bizim çocuk da sizinkisi gibi uyumsuzdu (!), kreş ona çok iyi geldi.

Bizimki uyumsuz değildir, aslında- dedim.
Hemen cevabını verdi.
E hani parktan eve götürmekte zorlanıyorsunuz ya, dedi.
He, olur öyle dedim.
Ama bizim doktorumuz Niyazi'de aynı sorun var diye, kesin kreş önerdi.
Hımmm.

Bakınız hakikaten annelik mecrasında sakin bir yapıdayımdır.

Ve daha sonra bana Niyazi'nin satranç bilgisini tekrar övdüğü sırada, Niyazi benim ev çocuğuna bir vurdu !!!! Yüzüne !!!!
Bazı mimikleri tutmak istersin, içine atarsın.

Durdum... Ben ev çocuğunun tepkisini bekledim. Bakalım ne olacak diye. Yavrum yüksek perde ağlamaya başladı. Niyazi iri bir çocuk. Ve sürekli şikayetçi bir çocuk. Yine bir şeylerinden şikayet etmiş bizimkinin. Bizimkine oyuncaklarının en dandik kırıntısını verip, kendisi bizdeki oyuncakları topluyor ama yine de sakin sakin takılan ev çocuğundan şikayetçi olabiliyor.

Hemen aldım kucağıma çocuğumu. Dedim ki kucağımdayken, Niyazi bunu bilinçli yapmadı, yanlışlıkla oldu. İstemiyorsan al oyuncağını ondan, onunkini de geri ver.

Biz gidelim hadi markete dedim ve 'hoşçakalııın' diyip gittim. Yürürken, ev çocuğu hala kucağımda, ona şöyle eklemeler yaptım: 'Biri sana vurduğunda, bana vuramazsın de, vurmak yanlıştır de' dedim.
Kendini koru, dedim.

Sustu, anlar gibi. Ben de sustum. Ne diyeceğimi bilemedim. Bi ara öğrenmiştim, okumuştum bir yerlerden ama aklımda kalanlar bunlardı. Doğru mu yaptım bilmiyorum ama aslında ben sinirlendim bu olaya, hem de çok.

Bana satranç diyor. Satrançtan önce, başka şeylere ihtiyacı yok mu bu çocukların? Doğru iletişim kurmak, sağlıklı beslenmek, sosyalleşmeyi öğrenmek. Kışkırtma var argadaşım resmen. Kışkırılmış haldeyim.
Şehvetli hayaller kurarsın.
İşin kötüsü ne biliyor musun. Ev çocuğu ne görse kopyalıyor. Şimdi de bu yüze vurmayı kopyalarsa, sütlaç yedirmekle de geçmez o huylar.

Peki ben bu iç yanmamı nasıl geçiricem? Yavru kuşumun o arkadaşlık kurma hevesinin yüzünde patlamasıyla ilgili olan iç yanmamı? Soğuk bir sütlacın ona faydası olsaydı bari.


Gulp




Not: Bu yazı dün yazıldı. Sütlaçsız, içimdeki yangını söndürebildim. Herkese bugün için hoş bir kahve anı diliyorum, eyi günler.





10 Ekim 2016 Pazartesi

İçimdeki gerçeklik.


Hep merak ederim. Kişisel gelişimcilerin sürekli bizi içimizdeki güzelliğe, özümüzdeki mükemmelliğe ulaştırma çabası, neden?

İçimizdeki gerçek kişilik ve olduğumuz öz benlik şöyle birine benziyormuş gibi konuşuyorlar. Bi izin versek aslında, böyle harika olacakmışız gibi. Bırakın içinizdeki dişi açığa çıksın, kendi büyülü gücünüze inanın, siz kendinize bi güvenseniz ohoo o rakibinizi alt üst edersiniz- tarzı olumlamaları diyorum. Fotoğrafı metafor olarak bu şekilde seçtim. Başarı, güzellik metaforu olarak bambaşka şeyler de kullanılabilir.



Belki ben içimde özümde böyle biriyim:



Ya da böyle bir şeyim:



Neden, içimizdeki gerçeklik mutlaka çok güzel, formda, başarılı, yaratıcı ve ideal olan olsun ki? Belki özüm tembel. Belki hiç onarılamayacak şekilde üçkağıtçı, yalancıyım. Ne kadar spor yapsam da düzelemeyecek kalın bir belim var, belki? Hafızam zayıf, sürekli işyerinde hata yapıyorum diyelim. Yükselme imkanım sıfır yani. Sürekli insan ilişkilerim dedikoduculuğum yüzünden bozuluyor ve bu huyumu gebersem de düzeltemiyorum, mesela? Ailemde şizofren dolu ve ben de geleceğin bir şizofren adayıyım belki. Ya da seri katil bir babam var ve çocukluğumdan beri psikopat eğilimli bir yapıdayım?

Beni rahat bırak kişisel gelişimci. Sen benim içimdeki yamuk gerçekliğimi sev. Vereceksen huzur ver.





6 Ekim 2016 Perşembe

Tadilatta, 12 hafta




Bu haftasonu itibariyle hayatımda yeni bir 'tab' açılıyor.

Bugüne kadar iş hayatımın bana verdiği yetkilere dayanarak, üzerine bazı yeni cilalar atmaya karar verdim. Daha doğrusu sonunda teslim oldum, diyelim. Çünkü elimdeki tecrübe izleri günümüzde bana pek bir yön veremiyor. Üredikten sonra hayatı bir bebenin poposu etrafında yaşayan birçok anne gibi ben de mesleğimle ilgili trendleri kaçırdığımı sonunda kabul ettim. Bunun son 5 senedir Türkiye'de olmayışım, bulunduğumuz yerin, çağın oldukça gerilerinden iş hayatını sürdürmesinden kaynaklı olduğu da ortada. Halbuki Türkiye'de 5 sene önce yaptığım iş geçerliydi, titrim ve hünerlerim yeterliydi. Şimdi yeni çarklar dönüyor ve bence ben bu çarkların hiç de uzağında değilim. Aman ya bir şekilde öğreniriz, tuzağından kurtulmam gerekiyordu. Aslında iş hayatına topu topu 3 sene ara verdim ve aranın büyük çoğunluğunda evden çalışmaya devam ettim. Ancak dediğim gibi, piyasada şartlar değişmiş, dinamikler (ah bu kelime) imaj değiştirmiş ve apaçık ben GERİSİNDE KALMIŞIM.

Haftaya tazesinden bir sertifika programına başlıyorum. Arada kaçırdığım sürede, yeni bazı teknik bilgiler, programlar ve vizyon gelip yerleşmiş. Paket halinde onları çekeceğim beynime. Ancak bütün bu işlerin temelinde yatan ilham kudreti her zaman aynıdır. O da kısaca 'kelimeler' olarak özetlenebilir. Aslında bütün işi kelimeler yapıyor ama 2016 işverenleri, buna ek olarak; teknik eklentiler, yeni aplikasyonlu çalışanlar istiyor.

Sorun değil, halledeceğim. Yüzleşmek zoruydu, zaten.

Bebem büyüyor. Artık kendimi onun 7 / 24 askeri gibi hissetmiyorum. Beraber takılıyoruz, bana yardımcı oluyor, espirileri paylaşıyor, yüzümü okşuyor ve hatta benimle dertleşiyor. Kısacası bir bebe büyütmenin 'kırmızı alarm' günlerini geride bırakıyoruz. Artık kafamı gömdüğüm yerden çıkarıp, kendi adıma neleri kaçırdım, dürüst bir şekilde anlama zamanım gelmişti. Daha farklı bünyelerde buna uyanma olayı, daha erken olabilir veya daha da uzayabilir. Herkese göre 'doğru zaman' değişim gösterir.

Şimdi de kolları sıvama zamanı. Önümdeki 12 hafta boyunca beni yoğun bir 'under construction' süreci bekliyor. Mesleğimin yeni evlatları olan teknik bilgileri öğrenmek için gidilecek kurs, kullanılmamaktan beli bükülmüş bir köşede süzük gibi duran İngilizcem, okumalarım, takip ettiğim mesleki siteler ve tabi ki bol egzersiz hali.


Bir de bunlara fiziksel egzersiz / spor takvimini de eklediğimi düşünürsek- bu mevzudan sonra bahsederim- kelimenin gerçek anlamıyla 'under construction' durumundayım. Hem bilişsel hem de bedensel olarak... Bu 12 haftanın sonu da bil bakalım hangi güne ışınlanıyor? 2016'nın son gününe... Tamı tamına yani.

Şimdiden yeni sene için, yeni bir şeyler sipariş etmişim bile.
O zaman sıradaki ilk kahve bunun şerefine gelsin.








5 Ekim 2016 Çarşamba

Evlilik değil, evcilik.


Son 3 senedir evde televizyon, 3-4 aydır da sosyal medya hesaplarım offline durumda. Gerçi 'kahve_icermiyiz' adına bir instagram hesabım var ama oradaki online olma sürem, devede kulak kiri.
Dolayısıyla, etrafta salgın gibi gezinen geyiklerden çok geç haberim oluyor. En son şunları gördüğümde, meğer bu geyik trenini de çoktan kaçırdığımı farkettim. Instagram'da 'cezmikalorifer' paylaşımlarından aldım hepsini.






Gerçi şu hayatta hiçbir geyik için geç değildir. İlgimi de çekti. Gerçekten var mı bunun aslı diye, merak edip, biraz insta'da dedektifçilik yaptım. Var mı ne demek !!!.. Meğer bu bir akımmış. Pembe manyağı ev hanımlarının sunum çılgınlığı deryası. Bu hesaplar bir zamanlar türeyen Justin Bieber hayranı belieber'lar kadar çoklar. Ya da gizli eşcinseller kadar dayanışma halindeler. Ve ayrıca kedi-severler kadar minnoşlar.

Başka işin mi yok buna neden kafa yordun derseniz, haklısınız. Ancak bu merak, sevgilinin maillerini gizliden kurcalama merakıyla yarışır. Aynı merakı uydudan meteorların açtığı büyük kraterleri seyrederken de hissediyorum. Peki bu sunumcu pemboş hanımlara bu merak, neden? Öncelikle bu tutkularının ardındaki motivasyonu anlamak istiyordum.

Pemboş Hanımların Belirlediğim Özellikleri

Ben de toz pembeyi ve mint yeşilini seviyordum ama onlarınki farklıydı. Şiddeti, boyutu. Ve hepsi birden aynı oranda yaşıyordu bunu. Gizli bir örgüt gibi. Bir tanesinin hesabında (30 tanesini detaylı incelemişimdir), mutfağın metal olan her yerini, boruların üzerini 'Do It Yourself' adı altında, pemboşlara boyadığını gördüm. Bakın, bu gerçek bir fanatizmdir. Çünkü işin içinde tasarım, hayal gücü, yaratıcılık ve estetik değil; sadece bir yerleri pembe ve mint yeşili yapma planı vardı. İnanın, kaka yaptıktan sonra pembeye boyayıp 'musmutlu günler bacılarım, hepinizi çok öpüyorum' yazmaları an meselesiydi. Heyecanlanmaya başlamıştım, bu işin arkasındaki duyguyu iyiden iyiye merak ediyordum.

Gözlemlerime devam ettim... Kocalardan bahsediş ve üslup halleri aynıydı. Hepsinin kocası 'kociş', hepsinin kocayla akşamları tv karşında hazırladığı ciciş tepsişler, içindeki pembiş bardakişler ve çikolatalaşlar aynıydı. Koltuklar, tv üniteleri, halı seçimi ve perdeler. Resmen bir komitenin arması gibiydi. Yeni bir devlet kurulmuştu. Kocişler genelde normal yurdum insanı. İşte normal bildiğiniz bir adam yani, öyle tayt giyen Tan Sağtürk tipli filan değiller ama oturdukları koltuklar simli, yastıklar kurdeleli, yatak örtüleri güllü ve hepsi pembe! Pembe, pembe, pembe. Pembe, hoş dekore edilmiş bir eve yine direnmezdim aslında. Ancak bu evler tıkış tıkış, geleneksel Türk tipi döşenmiş. Her yerde eşya, kalabalık, uyumsuzluk, alakasızlık gördüm. Amaç, eve minnoşlu nesneleri bulup yığmak olmuş. Ayıcıklı mor minnoş bir halının üzerine pembe piti kareli ve altın sarısı efektli bir başka nesne gelebiliyor, örneğin.

Mutfaklar Barbie evlerinin renklerindeydi. Bakınız dekorasyonu demiyorum çünkü barbie'lerin mutfağı normal mutfaktır yine de. Bu tip hanımların mutfakları pembe kaşıklar, tencereler, cicişli örtüler... Soğan doğrama, et dövme tahtası bile pembiş kurdişli. Düşünün bi... Profillerde çoğunlukla çekilen mutfağın değişik açılardan kareleri.. İşte kahvaltı saatleri, akşam yemekleri, kayınvalideş gelicek hazırlık yaparken, teyze kızı gelicek dolma sararken. Maalesef dolmalar soluk yeşil. Pembesi olmadığı için üzgünüm.

Çoğu hemen hemen Bim, A101, English Home' dan ev eşyası alışverişlerini yapıyor. Yeni gelen bir ürünün pembesini mutlaka satın alıyorlar. Pembesi yoksa mint yeşili. Bir de ilginç bir şekilde muhafazakar kesimden, gördüklerimin çoğu. Başörtülü, geleneksel ve dindar. Öyle olmayanlar da var. Örneğin bir tanesi, iyi eğitimli ve modern. Ancak kendisinden 'gelin' diye bahsediyor. Kayınvalidesine hizmet için hırsla hazırlanıyor.

Deli dehşet like topluyorlar. Diyorum ya mini bir devlet.

Aslında bu pembişler örgütünün kullandığı temaları incelerseniz, vintage esintisi hepsi. Cupcake figürleri, İngiliz tipi çaydanlık çizimi, muffinler... Ama onu geleneksel Türkiye'ye adapte etmişler. Bu noktada görsel kullanmam gerekirdi ancak etik değil işte. Yine de size en çok satın alınan ve hemen hemen hepsinin evinde olan parçalardan birkaç örnek vereyim.







Bir de hemen hepsi evlenmeden öncesinden beri evliliğe gün saymış. Kız isteme, nişan, kına gecesi, çeyiz serme gibi günlerin geri sayımları yapılmış. Bu tarihler gerçekleştikten sonra da o günlere dair paylaşımlar uzun uzun sürmüş. Evlilik tarihlerinin yazılı olduğu kurabiyeler pişiriyor, kına gecelerinin tbt'sini yapıyorlardı. Evlilik öncesi paylaşımlarına da baktım, üşenmedim. Bir kek kalıbı (ya da başka bir ev eşyası) fotoğrafının altına 'Allah'ım sen bana bu kalıbı kullanacağım günleri nasip et' diye dua eden onlarcasını gördüm. Hele bir tanesi yatak odasını paylaşmış 'allahım nasip et' diye. Burda sinsice güldüm ancak, başka bir evlilik tarihi bekleyen hanımın 'evin kapısını' paylaşarak 'evimin kapılarını bile özlüyorum' yazdığını görünce, sersemledim.

Ben Ne Düşündüm?

Ben ilk keşfimde 'ayy ne zevksizlik' diyerek karşılamıştım bu pembişliş minnoşları. Sonra bir noktada, bunun başka bir ruh olduğunu, buna saygı duymam gerektiğini düşündüm. Evet derinlerden gelen bir tutku yani yine konuyu eşcinselliğe getiricem de, mesela gözlemlemişsinizdir siz de... küçükken sınıfta bir erkek arkadaşınızın, davranışlarında feminen detaylar gözünüze çarpmıştır. Belki henüz o bile bilmiyordur içindeki farklılığı ama bellidir, farklıdır diğer hemcinslerinden. Onun doğası, onun özü, gerçeği dişidir aslında. Ve neyse ki büyüdükçe, bulacaktır kendini. İşte bunun gibi geldi bana bir noktadan sonra.. Bu bir eğilimdi.. Bu pembişler, bunu doğalarından çıkan bir engellenemez güçle yapıyor, buna ihtiyaç duyuyorlardı. Issız bir adaya düşseler, pembe taşlardan kendilerine baraka kurar, yapraklardan kurdele dizerlerdi köşelere.

Fakat sonra bu fikirden de vazgeçtim.

Daha dramatik bir şey olduğundan şüphelendim. Çünkü tabloya geriden bakınca, bambaşka bir manzarayla karşılaştım.

O da evcilik oyunuydu. Yarım kalan çocukluk hisleri olabilir. Kaçış olabilir. İçeride tamamlanamayan bir şeyler olabilir. Çünkü bir erkek ve bir kadın, iki yetişkin olarak hayat kurarlar, ancak evler böyle olmaz. Bu evler oyun alanıydı resmen. Misafir ağırlamak, yeni tabaklarını dizmek, şekerli yiyeceklerle akşam eve gelen kocayı (babayı) sevindirmek, onu beslemek (çocuğunu) ve tüm bunları etrafa göstermek. Bu bir evcilik oyunuydu. Bu kadınlar masum masum evcilik oynuyorlardı. Çeyiz diye aldıkları da oyuncaklarıydı.

Bu meseleden irdelenecek çok şey var bence. Toplumda kadının yerinden tutun da, ülkemizde evliliğe bakış açısı ve tüketim kültürüne kadar.

Ancak yine en çok merak ettiğim, erkekler. Her yeri pembe olan ve tamamen küçük bir kız çocuğuna göre düzenlenmiş evlerde yaşamayı neden kabul ediyorlar? Kafanız mı iyi?

Beni aşıyor. En iyisi bir kahve.





2 Ekim 2016 Pazar

Bir Günüm Nasıl Geçti? (2)

UYARI!

Dün gece yazdığım bu yazı aşırı uzun ve boş laf içerir.

***

Ne gün-dü.

Böyle günlerde, yazarak boşalmak -yani rahatlamak- bana iyi geliyor. Çünkü Beyonce'nin arkasında dans etsem, belki anca bu kadar yorulabilirdim. Daha önce de böyle bir fırlak günden seslenmiştim buralara. Şimdi dönüp de ŞUNU OKUMAK bile çok yorucu geliyor. Ancak yazarken iyiydi, tüm gürültü akmıştı kafamdaki. Bugün de benzer bir depolama yaşıyor beynim. O halde gönder gitsin kelimeleri...

'Bugünü de atlattıysam...'


Bu sabah, herkesten önce sinsi gibi uyanıp not defterimi açtım. Oraya şöyle yazdım: 'Yoğun bir koşturma günü'.. Ve günüm başladı. Çünkü yavruoğlan uyandı.

Önce tipik, sabah çişi / kahvaltı / kitap / birtakım rüşvetler ve sokağa çıkma. Bu eylemlerin hiçbiri yazıldığı gibi okunmuyor. Hepsi için ayrı ayrı bekleme- ikna- coşkulu olma sanatı lazım. Valla Bülent Ersoy'un pedikürcüsü olsam belki bu kadar yorulurdum. Sokağa çıktık, biraz takıldık. Sonra ev.

Buraya kadar her şey tatlı bir Cumartesi sabahı. Neşeli sohbetler.

Ev erkeği uyandı, kahvaltı hazırladı. Bizim kahvaltı ve ev çocuğunun tıkınma fasafisoları bitince, son oyunları oynayıp uyumaya gidicez. Plan buydu. Keyfimiz yerindeydi çünkü öğleden sonrası için yapılan planlara sorunsuzca ilerliyorduk. Annem de bize katılacaktı, ona mesaj attım; 'Ev çocuğu 11'de uyur, sen de 11:30 hopla gel' yazdım.

Ev çocuğunun uyku öncesi seçtiği oyun, son birkaç haftadır favorisi olan 'çöp atma' oyunu idi. Tamamen kendi fantezi oyunu. Oyun şöyle oynanıyor. Ebeveynlerden biri çocuğa bir çöp veriyor, çocuk heyecanla mutfağa koşuyor, dolabı açıyor, çöp kovasının kapağını da açıyor, çöpü atıyor, kapakları kapatıp- heyecanla geri geliyor. Bu oyunun içinde başka bir aksiyon, kurgu ya da level yok. Bu kadar. Sadece sen çöp atıcısını yönlendirmeyeceksin. Onun çöpünü asla atmayacaksın. Ona yardım dahi etmeyeceksin, istemiyor. Ben bu kuralı biraz hafife almışım. Uyku saatinin gelip çatması sebebiyle, - e ben de günün planlarına odak olduğumdan- önce bi çiş iknası yapayım, sonra da uykuya gideriz diyordum.

Onu kızdırdım. Öyle bir kızdı ki.. Günlerdir gelmeyen ağlamalı, cırlamalı, eline gelen her şeyi fırlatmalı atar o an geri geldi. Biz bu esnada, onu sakinleştirmeye bile cesaret edemedik. Freddy Krueger'la tanışsam anca bu kadar tırsardım. Bir de sinirinden kendini oradan oraya atıyor. Normalde temkinli atar, bir yerine zarar gelmeyecek mesafe ve konumu seçer. Ama bu kez seçemedi ve güm!! Çeneye alttan çarptı, dişi dilini kıstırdı ve dili yırtıldı. Öyle çok uzun değil, kenarından açıldı dili. Çok kanaması oldu başta, sonra durdu. Maalesef bu sırada, hala kendine dokundurtmuyor, ağlamaya devam ediyor ve yarasını bile fark edemiyordu. Ağlayan çocuk ve kan içinde ağız. O an annelikten dilenciliğe geçiş yaptım ve sakinleşmesi için koştum hemen çok sevdiği bir çizgifilmi açtım. Kademeli bir şekilde sakinleşti. İlk iş ona sarıldım uzun uzun. Baktım dilindeki yırtık korkunç değil, doktorluk değil, bi rahatladım. Ama sürekli dilinde bi kalıntı kaldı sanıp, onu çıkarmak istemesi ve sonra canının acıması yüzünden yeniden ağlaması beni son noktaya getirdi. Odaya kaçıp biraz ağladım. Döndüğümde, çizgi filmin şakalarına gülmeye başlamıştı bile.
Ev çocuğunun sinir krizinde kaybolduğum annelik çölleri.


Annem geldi. Biraz daha neşesi arttı. Sonra tamamen moral bulmuş şekilde uyku saatine geçtik.

Ev çocuğu uyuduğunda, herkese görev atadım. Ev erkeğine, çamaşırlar- anneme, balık pişirme işi, ben de pazar alışverişi- diyerek fırladım. Sebzeleri-meyveleri yüklendim geldim. Cansever olsam anca bu kadar kendime yüklenirdim çünkü çaktırmadan kaza meselesi beni azcık düşürmüş. Bakalım bir şeyler yiyebilecek mi, diliyle oynamak isteyecek mi, canı çok yanacak mı gibisinden kafamda dönmüş durmuş. Hayatımın en iğrenç çorbasını hazırladım. Belki pipetle içmek ister, diye.. Hani çiğneyemezse bir şeyler.. Balkabağı, süt ve soğanla yapılan dünyanın en kötü çorbasıydı.

Ev çocuğu uyandı, binbir detay hazırlanma ve klasik çocukla evden çıkma seramonilerinden sonra, aşağıya indik. Arabamızın yanına bir geldik ki.. Herifin biri fotoğraftaki gibi, bizim çıkmamıza imkan vermez şekilde, kondurmuş aracını. YOLA ÇIKAMIYORUZ. Bir belirsizlik yüzünden kaldık öylece o yolda. Düşün ki uçağa yetişmem gerekse, kaçıracaktım- çünkü 40 dakika sürdü bu bekleyiş.

Gerçi burada tam belli etmiyor kendini durumun gıcıklığı...


En sonunda ev erkeğine dedim, 'bak gideyim bulurum ben plakayı anons yaptırmanın bi yolunu'. O da ısrarla reddediyor, polisi aradığı için havadan gelecek bir çözüm bekliyor. Oldu canım. Bizim için helikopterler indirecekti zaten 155. Polisi aradı, aracın fotoğrafını çekti ve tatmin olmuş şekilde bekliyor orda. Arada da sayıklıyor; 'bu resmen insan haklarını gasp etmek'..

Bu kadar medenilik bana fazla geldi ve sonunda ev erkeğidir demedim, bastım gittim. İleride bulduğum bir zabıtanın yanına yaklaştım. Kendisi çok ciddi bir şekilde telefonda konuşmayı sürdürdü. Bi 10 dakika kadar da öyle bekledim. Önemli bir görev konuşmasıdır diye düşünerek, bölmemeye çalıştım ama ona 'acil bir durum' titreşimimi de yaydım. Sonunda pes etti ve 'anne ben seni sonra ariyim he mi' dedi. Höö anne mi? Annesiyle konuşuyormuş. Bitkisel hayata girsem anca bu kadar tepki vermezdim çünkü aceleyle derdimi anlatmayı tercih ettim. Adam da sağolsun, hemen bi araç gönderdi de anons edildi plaka.

Biz aracın sahipleri olarak- pazardan alışverişini yapmış, aheste aheste yürüyen amcayla teyze beklerken, karşı dükkandan mahalle delikanlısı çıkmaz mı, dik ve jöleli kellesiyle. Meğer o durumda, o sabırla, küçük bir çocukla, elimde korkunç bir balkabağı çorbası olan o yollukla yaklaşık 1 saat beklediğimiz, bir mahalle sohbetiymiş. Özür diledi, küfür eder tınısında. Arabasını çekti. Sinir olmaktan o kadar yorulmuştuk ki, yalnızca burun deliklerimizi şişirmekle yetindik. Belki arada birkaç 'ya hastamız olsaydı', 'insan bi telefon yazar' lafları etmiş olabiliriz. Çünkü karşı taraf altına çiş kaçırmış gibi sürekli 'çok pardon, çok özürdilerim' diyip durdukça insanın söylenme ve hesap sorma isteği de fos çıkıyor. Ve nihayet yola çıktık. Ev erkeği, hala olayın benim sayemde çözüldüğünü anlayamamış şekilde, 'sen gitmesen, polisler gönderiyordu ekibi' diye sayıklamaya devam ediyordu. Peki dedim. Osho olsam anca bu kadar hoşgörülü olabilirdim, dedim içimden.

Sonrası ne mi? Korkunç AVM kalabalığı. Çünkü alınacaklar vardı. Önce Gaziemir'de Optimum'a gidildi. Aman Yeeaarabbim. Gerçekten o gördüğüm insan kalabalığı sadece batı Türkiye'de mi? O halde dünyanın geri kalanı daha ne kadar kalabalık olabilir ki? Ardından bir de Forum Bornova'ya fırladık. Ikea hazretleri için. Önce bir yerde oturduk yemek yiyelim diye. Menüde ne vardı dersin? 'Dil Şiş'. İyi şakaydı dedim içimden. Süheyl-Behzat olsa bu kadar güldürebilirdi, dedim.

Alışveriş merkezlerinde sevdiğim tek şey, yanımdan yürüyüp geçen insanların diyaloglarını dinlemek. Hoşuma gidiyor başkalarının hayatlarından satır başları yakalamak. Başka da bir şeyini sevmiyorum. Etraf çok çocuk. Çok hamile. Çok kadın, çok anne. Sanki bütün çocuklar ve ebeveynlerine hapishane.

Bugünü, ev çocuğunun karnı doymuş, mutlu edilmiş, tüm çişleri ve kakaları iyi yönlendirilmiş ve tertemiz yatağında uyutulmuş atlatmanın şaşkın bir rahatlığını yaşıyorum. Üzerine Başak tavsiyeli efsane dizi THE NIGHT OF' un son bölümünü de izledik. (Bundan sonra bahsedicem)

Olan bir tek balkabağı çorbasına oldu. Çöpe atıldı. Gurme olsam, belki anca bu kadar içemezdim bu çorbayı dedim ve attım gitti.


Çorbayı atma dansım




Pazar akşamı, mutfak masasında.

Yazmak için mutfağa yerleştim. Henüz balık kokusu çıkmamış sindiği yerlerden. Fırında tavada kızarmış gibi pişen balık tarifi okuyunca, d...