22 Mayıs 2017 Pazartesi

Öfkeyle kalkanın yazısı

Ölmeden önce insanlığa diyeceğim son bir sözüm olsaydı, yaşadığım ülkenin boklu donu gibi gördüğüm müzik zevkine değinirdim. Üzerime benzin döküp yakar, avazım çıktığı kadar da bağırırdım.

Ev çocuğunun okulunda doğum günü vardı bugün. Anneler grubu vatsaptan video paylaşmış. Videoyu ilk gördüğümde komikli skeç filan sandım ilk saliseler. Beynim kavrayamadı. Ve yavaş yavaş görüntü netleşti, neler olduğunu anladım.

Demet Akalın şarkısında mini yavrular dans edilmeye yönlendiriliyordu. Deliler koğuşu gibiydi. İticilik had safhada. Ev çocuğunun o müzikte ritm tutmaya çalışması içler acısıydı. Birden ateşlendim ve çığlıklarla gülmeye başladım. Ev erkeği korktu halimden. İnleme, zılgıt atma, kahkaha, böğür haykırışı ve çaresizlikle çıkardığım sesler bir araya gelmiş - bir türlü sona ermiyordu. Ev çocuğu henüz uykuya dalmıştı. Onu uyandırmaktan çekincem kalmamıştı. Güle güle eriyebileceğimi bile düşündüm. Kaslarım artık acıyordu. Sonunda videodaki bir ayrıntı beni durdurdu.

Öğretmen küçük kızlardan birine kıvırma figürü gösteriyordu.

İşte orada net bir şekilde durdum. Hızla anneler grubuna 'kına gecesi mi bu, neden demet akalın?' tadında bir şeyler yazdım. Alkolü fazla kaçırmış bekar dayı gibi dayanmıştım gül kokulu anaların vatsapına. 'Dur ben çocuk şarkıları hazırlayıp, okula vereyim' gibi çözümler de sunarak, tepkimi gevşekçe belli etmiştim. Sessizlik. Kimse bana katılmıyordu. Her cümlesine ikişer ikişer hayırlısı ve kısmet yazan analar bana susuyordu.

İçlerinden biri konuştu:

'bence çocuklar eğlendiyse sorun yok yane'

Bağrımdaki ateş, hemen cevap verdi:

'3-4 yaş çocuklarına Türkçe pop? Yapmayın? Müzik osuruk tonlarında, sözler desen varoş olmaya ramak kala... Bu bebelere rakı koysan yine eğlenirler? Onu neden yapmıyorsak, Türkçe popu da bu yüzden vermemeliyiz'

demedim tabi ki.

Daha light şeyler söyledim.

İçlerinden başka ses şöyle dedi:

'O zaman okul psikoloğu söylesin. Ben şahsen demet akalını seviyorum ama sizin şarkı hazırlayıp götürcem demeniz, bizim fikrimizi almamanız, ondansonracıma, böyle çok bilirkişi olmanız yannış anlamayın yani fikirlerinize çok saygım var ama olmadı bence yani demokratik ve Atatürkçü olmadı bence yani'

Diğerleri susuyordu ve bu susma, nedense bana hak vermeyen bir susmayı anlatan şekildeydi. Demet Akalın, okeydi. Kendimi o anda geri çekmem gerektiğini bilecek kadar sosyal ilişki deneyimlemiştim.

'Haklısınız, düşünemedim' diyip genel yuvarlak sözlerle bu diyaloğu kapadım. Bir daha da o gruba emoji bile katkıda bulunmayacak şekilde bildirimlerini kapadım.

Bildirimler tamamdı da, boklu müziği nasıl kapıycaktık acaba ?







21 Mayıs 2017 Pazar

Laf lafı cimciriyor.


Şuan ev çocuğu öğlen uykusunda, ev erkeği de 'kaşlarımı dinlendiriyorum' diye güya bana ayak yapıyor. Basbaya dalmak üzere. Evlilikte, ten uyumundan ziyade uyku uyumunun önemini yazmıştım, daha önce. Sabahçı bi insansanız, erken uyanmadan 'uyanmış' gibi hissedemiyorsanız, sabah en geç 09:00'da çayı demliyorsanız, öğlenci biriyle evlilik sizi uzun vadede yıpratabilir. Neticede insan kahvaltı sofrasını paylaşamıyorsa, neden evlensin qi? Bu uykucu eşlerin bir de nereye döşünü serse, uyuklama davranışları oluyor. Bu da hayat yıldıran başlıklardan biri benim için.

**
Eve ikinci klimayı aldık. Geçen sene aldığımız aşırı yakışıklı, erotik bir şeydi. Aman teeanrım, çimdikleyen yaz sıcaklarında, o ne serinletmeydi be? Orgazmın yeni formu. Şimdi de yatak odasına ikinciyi aldık. Nazar boncuğu asalım diyoruz üzerine. Kurban kesmeyi düşünüyoruz. Halaylara doyamadık çünkü. Zevkten biri ölecekse, o benim bu yaz.

**
Ev çocuğu parmağa geri döndü. Yeniden başlayınca bir daha bırakmak zor olacak onun için sanki. Yine de ses etmiyorum. Çünkü kendi kendine çelişkide kalmayı azcık hak ediyor. Geçen tuttum bunu aldım, kuaföre götürdüm. Her gören 'prenses naber' diyince, siniri bozuluyordu. Bir kere ben de öyle sinirlendim ki 'hayır prens' diyiverdim. Prens ne hacı? Tepkim prenses diye çocuğun etrafını çevreleyen teyzelereydi. Neyse kuaförde, benim yavru bir usluydu. Sanki nişanına saç yaptırıyor, sonuna kadar ses çıkarmadan bekledi. Görenler çıldırdı şaşkınlığından. Ben de 'çünkü onun benim gibi bir annesi var' duruşumu aldım. Aslında bana da sürpriz oldu. Yanımda çocuğu zaptetmek için çantama tıkıştırdığım abur cubur ve önceden hazırlanmış çizgi filmlerin olduğu çantayı hiç açığa çıkarmadım elbette. Saçlar kötü oldu gerçi. Kısa kadın saçı gibi oldu. Prenseslik bitti ama kraliçelik geldi. Çok rahatsız edici. 30 TL çöp oldu gibi hissediyorum çünkü görüntü olarak harbiden emekli kadın saçını andırdığı yetmiyor gibi, çocuğu daha da rahatsız ediyor bu saç. Önceki toplanıyordu en azından. Parmaktan konu nerelere geldi. Kısacası bu çocuğum, parmağa geri döndüyse vardır bi bildiği. Bırakır yine. Çünkü herif azcık laftan anlıyor, uslu, süzgecinden geçiriyor. Aslında şuan tamamen saçmalıyorum, şimdi fark ettim. Çünkü basbaya bokum ödüme karışıyor. Neden yeniden başladı ki? Sordum birkaç kez, kafasını çevirdi başka yöne. Yine de susmalıyım.

Bahsettiğim kraliçe saçı bu


**
Chris Cornell'in ölümü beni çok pis göt etti. 52 yaş umrumda değil, herif bence gencecik delikanlıydı. Onun müzikleri daha yolun başındaydı. Ev erkeğine aşık olma günlerim, Kıbrıs hayatım, hamileliğim, bebemin ilk 3 senesi hep onun sesinden. Müzikten Chris'i alın, geri neyi kalır ki? Bir de Kurt Cobainli atıflara aşırı kılım. Kusura bakılmasın ama Kurt kim Chris kim? Kurt müzik dehası filan değildi ki. Chris ölünce konu neden yine Kurt' geliyor. İkisi de grunge başlığı altındalar diye, olayları birbirine bağlamak, içinde çiğ et var diye sushi ve çiköfteyi aynı masada servis etmeye benziyor.
**

Saçımın önündeki yeşiller akınca, gittim mor-maviye boyattım. Nasıl klişe bir kadınmışım, yeni anlıyorum. Kuaförden çıkınca, aşırı uçarı pozitif olmalar, oğlumla abartı sarmaş dolaş haller, ev erkeğine liseli sataşmalar filan. Klişenin dibiyim. Ne oluyorsa bilmiyorum, o kuaför aynasından kendime bakarken, fiziksel olarak kendimde dert ettiğim yönlerim birden 'aman yaa ben de ne büyütmüşüm' seviyesine geliyor. Dal gibi, fıstık gibi, manken gibi gadınım diye kıro laflar dönüyor kafamda. Sonra eve gelince yine dizilerdeki esas kızın frijit halası gibi görüyorum kendimi aynada. Hayat çocuum.

**
İş hayatım tüm hızıyla sürüyor. Hala tam rayına oturtamayarak. Ev çocuğu ile zerre kaliteli zaman geçiremeyerek. Anca öpüş kokuş, hızlı kitap okumalar, beraber geyik çevirmeler. Öyle oyun oynıyım, bir şeyler keşfedelim, yeni aksiyonlara girelim diye bir şey yok. Haftasonu full ona ayırayım, göz göze olalım diyorum ama yüzey tozu almak gerekiyor, banyo ovmak gerekiyor. Birkaç kez hafta içinden yapayım dedim, onda da yorgunluktan beynim aktı. Baktım sinirli bi insana dönüyorum. Sonunda şu fikri geliştirdim. Ev erkeği cumadan yerleri hallediyor. Ben de haftasonu banyoya ek olarak bir de neresi acilse orayı yapıyorum. Bu hafta yatak odası komple temizledik örneğin. Bebemi de kattım göreve. Fakat diğer mevzular? Örneğin bir filmi 3 geceye bölüp izlediğimiz oldu. Dizilere elveda ettim bir süreliğine. Kitap mı, paragraf okuyabiliyorum anca. Blogları metrolarda, asansör beklemelerinde vs. Arkadaş görüşmeleri? Her mevsime birini serpiştirsem, yılda 4 fena değil. Kısacası alışmaya çalışıyorum- çalışmaya alışıyorum.

**
Zamanı kullanmak ve hayat hakkında düşünüyordum. Tesadüfen karşıma çıkan önce Nil Karaibrahimgil'in, sonra GeCe'nin yazılarını okuyunca, birden kendimde bir duygu elime geldi. Aslında iki yazı birbirinden farklı görünse de, biri işin teori diğeri de uygulama kısmı, bana göre. Elime gelen bu duygu şuydu: Gerçekten yaşadığımı hissetmek, o günü 'olmuş' saymak için, bazı şartlara ihtiyacım var. Çalıştırılmış bir beyin, konu her ne olursa olsun- bir şey üzerinde emek vermek. Mutlu edilmiş, sevilmiş, güldürülmüş bir çocuk. Yorulmuş bir beden. Ve günün sonunda küt diye dalınan o uyku.

Galiba bu aralar böyle bir hayatın bağımlısıyım.

Yarın yeni hafta başlıyor. Çok tatlı olsun. Kahveler, tam zamanında dolsun.



13 Mayıs 2017 Cumartesi

G.Ö.T.




UYARI!
BU YAZI FAZLA GÖT KELİMESİ İÇERMEKTEDİR.

Modern yaşam insan bireyinin alt üst olma eşiğini iyice vasat yerlere çekmiş durumda. Yürüyen merdivenlerin baş döndürücü performansına ne kadar alışsak da yolda yürürken gördüğümüz bir göt hepimizi alaşağı edebiliyor.

Dün de öyle oldu işte. Ev erkeği ile akşam bira-kahve yapmış, eve dönüyorduk. Derken o manzarayı gördüm. İlk gören bendim. Paylaşmakta tereddüt ettim. Ev erkeğine göstersem... tepkisinden, yavşakça bir söylemden, ya da en fenası benim gibi sersemleyip, derin boşluğa düşmesinden çekiniyordum. İnsan bireyinin görmezden geledurduğu ancak başına geldiğinde asla geçiştiremeyeceği ve hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olamayacağı 'şeyler' vardı. Bu şeylerden biri de buydu işte. Bir göt.

Tanımlamaya çalışayım. Önümüzde sarmaş dolaş yürüyen bir çift... İkisi de ne obez ne zayıf ama dombili diyebileceğimiz bir klasmanda. Çakır keyiflik ve henüz çiftin arasında bir dargınlığın son bulduğunu ispatlayan tarz yakınlık vardı aralarında. Karanlıkta çifti zar zor seçebiliyordum ama erkeğin sıyrılan pantolonundan ay gibi parlayan göt detayını apaçık görüyordum. Görüntü çatal aşamasından daha ileriye gitmişti. Bir götün yüzdesel olarak yarısı olduğu gibi açıktaydı. Özür dilerim, kimseyle dalga geçmiyorum ya da eleştirmiyorum, fakat nasıl desem. Bunu görmeye hazır değildim.

Biri adına yerin dibine girmenin yetersiz kaldığı bir duygu eşliğinde yürürken ben, elim kolumun bağlı olması işleri iyice zorlaştırıyordu. Gidip adamı kibarca uyarsam; 'afedersiniz götünüz görünüyor' desem? Olmazdı. Bakalım o bununla yüzleşmek istiyor muydu? Hem dışarısı serindi. İnsan götüne kaba et diyen otoriteleri düşündüm bi an.. Acaba kaba et, kaba olduğundan yel almıyor muydu? Dışarıdaki esintiyi hissetmiyor muydu? Rahat yürüyüşü, hissetmediğini söylüyordu. Bu durumda göt yarısının olduğu gibi dışarıda olduğunun kendiliğinden farkına varması ihtimali çöpe gidiyordu. Bakmıyordum. Kafamı çeviriyor, bu fikirle savaşıyordum. Fakat... Daha fazla dayanamadım ve ev erkeğine söyledim. O an bu durumla birilerinin adice daşşak geçmesi, olayı normalleştirmesine ihtiyacım vardı. Gülsek, dalga geçsek, üzerimdeki bu ağırlık hafiflerdi, kimbilir.

Ev erkeğinin ilk tepkisiyle tosladım. Dalga geçmedi. Gülmedi. Biraz inceledi ve arabayı park ettiğimiz sokağa girdiğimizde paniklemeye başladı. 'Umarım herif bu şekilde araba kullanmaya yeltenmez' diyiverdi. Yutkundum. Onu o şekilde kafamda izledim. Dayanılacak gibi değildi. Göt yarısı, ya tamamına ererse? O zaman nasıl hissedecektim? Görmesem de olayları çizmiştim aklımda bir kere.

Buraya kadar olanlar, sadece ben, ev erkeği ve göt yarısı ile aramızda geçiyordu. Başka bilen, gören yoktu. Keşke her şey bununla kalsaydı. Girdiğimiz sokağın sonunda İzmir'in meşhur sokak arası kına gecelerinden biri vardı. Havaların ısınmasıyla insanlar sokağa sandalyeleri atmış, alkışlayacak ve arabesk müzik dinleyecek bir sebep çoktan bulmuşlardı bile. Ev erkeğini durdurdum:

'Lütfen devam etmeyelim, görmek istemiyorum' dedim.
'Sakin ol, halledebiliriz, alışırız, her şey yine düzelir' dedi.

Çift, arkalarındaki göt yarısından habersiz, kalabalığın önünden geçtiler. Göt yarısı yanlarındaki üçüncü kişi gibiydi. İçimizden biri gibi.
Vızıldanan kalabalık, birden, bıçakla karpuzu ortadan yarmış gibi şak diye suskunlaştı.
Herkes sustu.
Önüne bakanlar oldu, uzaklara dalan, tırnak yiyen, telaşla sigarasından fırtlayan.
Ama bir kişi, bir münasebetsiz çocuk, bir gevşek genç çıkıp da gülmedi. Keşke... keşke.. biri çıkıp gülebilseydi. Biri de çıkıp göte göt diyebilseydi.
Derin bir suskunluk.

Sokağın en sonunda park halindeki arabamıza gelmiştik. Az ilerde çiftin arabası vardı. Derken erkek olan bir an duraksadı, elini beline attı. Elindeki poşeti sevgilisine verdi ve tıpkı benim ev çocuğunu hoplatarak pijama giydirişim gibi pantolonunu çekiştirip beline oturttu. Yavaşça dönüp etrafına baktı. 'Gören oldu mu amuğa goyim' bakışıyla bizi de yokladı ama biz çoktan 'biz bişey görmedik' duruşumuzu almıştık.
Derin bir nefes çektim.
Ev erkeği de kendine gelmişti.

Dönüp baktığımda, kına gecesi de olayı sessizce kapamış, neşeli gürültüsüne devam ediyordu.
Yine hayat normale dönmüştü işte.
Hepimiz yine götümüzü güvene almıştık. Aslında kendi götümüzle yüzleştiğimizi umursamaksızın, kaldığımız yerden devam edebilirdik.

Bu yazının mottosu: Hepimiz karanlıkta kendi götlerimizle baş başayız ama yokmuş gibi yapıyoruz.

Bu götten yazıyı sabırla okuduğunuz için teşekkürler. Ayrıca göt denmez popo denir. En azından biz çocuklarımıza böyle öğretiriz.