31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir çarşamba biterken


Nihayet en büyük derdimin katlanmamış çamaşırlar olduğu günlere geri döndük. Şuan bebe içeride mışıl mışıl uyuyor. Acısı dinsin, onu oyalasın diye günde 445 saat çizgi film izlediği için, bu akşam ekransız- yarı oyun- yarı sarılmalı, tatlı bir gün finali yaptık. Hatta instoşdan takiplediğim pastoral beslenen hatunlar duysa, kederlerinden kusarlar ama eve pizza söyledik, hasta çocuğa yedirdik. Çünkü acılarından sonra bebemin iştahla bir şeyler yemesi hepimizin boynunun borcu. İki dilimi sevinçle coşkuyla yedi. Bir dilim ısırıp, salonun ortasında yerli dansı yaparak kutladı pizzasını.

Çocuklu hayattan sonra iş yaşamında kazandığım üstün güçler konusunda, hala aynı fikirdeyim. İşin garip yanı, evdeki kaos (belki kafamdaki?) beni nasıl dövüyorduysa, o kadar stresli/yoğun ve patronların 'bugün halletsek çok iyi olur G. hanım' dediği bir ofis ortamı bana kısırlı börekli piknik gibi rahatlatıcı geliyor. Bellerimin ağrısı, omuzlarımın sertliği geçti. Akşam evde buluştuğum ailemle raks eder oldum. Hele bir de bebenin gündüzlerini tam da idealimdeki gibi bir düzene geçiriyorken şu aralar, yeniden aynalarda cildime bakıp kafaya takabilirim. Öyle bir sorunsuzum, öyle bi serseriyim. Mutluluk bu olsa gerek. Cildindeki gözenekleri dert edinmek. Batıklarına ağlamak. Ya da her gün çorap değiştirmekten sıkılmak.

Çalışırken hissettiğim


?


Dünyanın aslında küre olmadığını iddia eden, flat earth muhabbetlerine ne diyorsun? Valla biz başta totomuzla tısladık ama sonradan bizi bu konu bir sardı? NASA'ya verip veriştiriyor, aya adım atmanın fake olduğunu geçtim, evren diye bir şeyin bile belki de var olmadığını gonuşuyorlar gız! Hatta o kafayla izlediğimiz tüm klasik uzay filmlerine dönüp bakınca (Gravity, Interstellar vs.), hepsinin dünyayı kurtarmayı konu edinerek tıpkı Hristiyan propagandası yapan Hollywood filmleri gibi NASA alkışçıları olduğundan dedikodu ediyorlar.

Sen de mi ayaksın yoksa
astronot sektörü?
Şeytan çıkarma filmlerinde konuyu hep Hristiyan dindarlarıyla çözerler ve finalde tanrıya 1, şeytana 0 puan derler ya. Onun gibi. NASA da sanki toplumlara, kitlelere, nesillere forwardlanan bir kült kurum gibi sanki. Dinin uyuşturması gibi, uzay bilgisiyle de bizi sakinleştirerek uyuşturmuşlar gibimsi. Tabi bunları konuş konuş, elinde patlıyor. Gel de üstele. Nasıl kanıtlayacaksın, kime kanıtlatacaksın? Anca birkaç kuzen, eş, dost ortamında sabahlarken iyi malzeme çıkar. Sonrası yine pazartesi sendromu. Dünyanın yuvarlak olmadığını öğrenmeye hazır mıyım bilmiyorum. Bu bence dünya tarihinin en büyük magazin haberi olurdu.

Hangisi beni korkutur düşünüyorum. Koskoca bir evrende herhangi bir gezegenin herhangi bir canlısı olmak mı... Yoksa yalnızca bir kara parçasındaki tek evren olmak mı? Gökyüzü bile sınırlı. Tıpkı Truman Show gibi.


Bundan gayrı her gün notlar almak isterim hafiften şuralara. Gün sonu raporu gibi. İşalağ evladım.

30 Mayıs 2017 Salı

Bir koca gıybeti de benden.


Madem Başakito, gıybete başlamış, ben neden katılmıyorum? Gerçi onunki eğlenceliydi, benimki fabl tadında.

Bu yazıyı belki imha ederim sonradan bilmiyorum. Çünkü aile olmak demek, asil durmayı da bilmek demek. Gıybet yapmak değil gözlem yapmak demek. Tadında eleştiri, kıvamında yorumlama demek. Sorunları gül satan çingene işveliğinde masaya yatırmak demek. Ancak sabahın şu saatinde evde herkes uyurken, ben sorunları bu bloga bir damacana gibi yatırmak istiyorum. Anlıyor musun blog?

Malum ev bebesi hastaydı. Ağrı acı eşliğinde kıvranan minik canlının kusması oluyor, ilaç verilmesi gerekiyor bilmem ne. Tek kişi bakmak -söz konusu bizimki ise- şahsen zor. Geçen mesela anneannesi, babası ve annesi olarak ben bi damla verelim derken itiştik. Ben ev erkeğini, annem beni, ev erkeği de ev çocuğunu bi tepiştirdi. Koca evde koca salonda minicik bir alanda tepe tepeye çıkıp birbirimizi ittik. Bir sağa bir sola gidip geldik beraber. Neden? Küçük dilden içeri damla girecek çünkü. O damlanın büyük miktarı birinin koluna döküldü.

İşte böyle günlerde ben nedense evdeki Firdevs Yöreoğlu duruşumu bozmak zorunda kalıyorum. (Türk dizilerine 70 sene ara verince aklıma örnek de gelmiyor) Çünkü dibine kadar savaşçılık. Amazon kadınlığı. Hayatta kalma mücadelesi oluyor bizde. Çocuk aniden kusabiliyor, diğeri hop kalkıyor kap/peçete/bez getiriyor. Öteki çocuğu kucağında sakinleştiriyor.

Ev erkeğine kırg(z)ınım çünkü...

Pazar akşamı ben ve ev çocuğu kıvranırken, sadece acıya odaklanmış haldeyken stüdyosunu ertelemeyi düşünmedi. Neyse ki basçı hatun aşırı hastaymış ve stüdyo sahibinin de başka programı çıkmış da bana müjdeyi vermeye geldi:  'Tesadüfe bak görüyor musun, gitmeme gerek kalmadı'

Orda laf soksam neye yarar? Kendi düşünmeli, kendi gönül matematiği buna karar vermeli. Laf söylesem hıdırlaşıcam, latife edemiycem. Çünkü gerginim, espirili havamda değilim. Bana gelip 'çak' der gibi sevinmiyor mu bir de?

Bir başka mesele ise, gerçekten erkeklere koordinatları tam girmeden harekete geçmemeleri... Tamam bunu zaten ilk ergenlik yaşlarımdan beri gözlemlemiş, işletim sistemime yüklemiştim. Alınmıyor, bozulmuyorum. Ama gergin günlerde haliyle sistemde donma yaşıyorum, sayfalarım açılmıyor ve bir yardım gerekiyor.

Örneğin, ateşten yanan çocuğu ılık duşa sokacağız. Çocuk isteksiz. Napmalı? Salonda ekran karşısında ona minik havuz hazırlayalım, eğlenerek girsin. Ben bu öneriyi sunuyorum ve kabul ediliyor; hemen harekete geçiyorum. Salona 'dertsiz örtü' dedikleri örtüden serilecek, leğen getirilecek, su ısıtılacak, su ılıtılacak, çocuğun giysileri çıkarılacak, çizgi film ayarlanacak...

Abi bu işlerin içinde herif sadece çocuğun kilodunu çıkarmaya yardım etmiş oluyor. Ben ter içinde. O sırada aklıma gelmiyor koşmaktan, ona koordinat yüklemek çünkü.

Neyse yavrum sudan çıkınca, havlusuyla koltukta kurulanırken; ortada kalan leğenli ve ıslak görüntüyü kaldırmak aklına bile gelmiyor. Ben çocuğu giydirirken orası öylece bekliyor. İlkinde kibarca 'şurayı sen hallediversene V.' dedim.

İkincisinde baktım yine koltuğa oturmuş, oradan bizi izliyor; bu kez söylendim. 'Bir kez de ben söylemeden halletsen şu ortadakileri?'

İmdat dostlar. İyice klişe kadın tipine dönüyorum. Aynada kendimle karşılaştım da korktum. Kızgın bir teyze vardı. Yakın gelecekte söylenmekten popom leğen gibi büyüyecek, memelerim göbeğime değecek, gıdım dekoltem olacak ve mutsuz mutsuz fasülye pişireceğim sanırım.

Not: Bebe uyanmadan fişşşek hızıyla yazdım. Görsel koyma zamanı yok. Şimdilik içimi kaşıyan bu 'goca' dedikodusunu yaparak rahatlamakla yetiniyorum.


29 Mayıs 2017 Pazartesi

Çaresiz günler


Annelik evreninde gündeminde ne varsa, oradan canın cimciriliyor. Şuanda bu evrenin kendi çapımda en çaresiz yerindeyim. Canım yanmaktan uyuştu, dondum kaldım. Her şey şu şikayet(!) mailiyle başlamıştı:

Merhaba,

27 Mayıs 2017 tarihinde saat 17:00 sularında 3,5 yaşında oğlum Doğu Aköz'ün boğazında şişme ve kendisini rahatsız eden bir şey(!) şikayetiyle Ege Üniversitesi çocuk aciline geldik.

İlk muayene yerinde 37,4 ateş tespti edildi. Telefon ışığıyla muayene edilen oğlum gayet başarılı bir şekilde ağzını açtı. Şişme ve kızarıklık olduğu söylendi. Ancak ben şişmenin yanı sıra minik pütürlü bir doku daha gördüğümü önceden söylemiştim (evde bakmıştım) O pütürlü diye bahsettiğim yapıyı net göremediler. Ve içerideki doktora sunmak üzere raporda 'yabancı cisim' notu düşerek bizi içeri aldılar. 

İçerideki doktor yine telefon ışığını kullanarak muayene etmeye çalıştı. Ancak yine yaşından beklenmeyecek şekilde sabırlı ve doğru şekilde ağzını 5-6 kez açan oğlumun boğazında bir şey görülemedi. İşin içinden çıkamadığını düşündüğüm doktor bizi kulak burun boğaza yönlendirdi.

Kulak burun boğazda yeniden oğlumun ağzını sabırla açması bekleniyordu ama artık yoruldu ve sıkıldı. Babasıyla zorla kollarını- kafasını baskılayarak, 2 kez daha görmelerini sağladık. 

Bu da yetmedi. Kamera ile içeri bakmaları gerektiğini bizlere ilettiler. Orada artık bu akışa müdahale etmem gerektiğini anladım. Herkese bu kadar ilginç gelen şey neydi? Önce, bu işlem acıtır mı diye sordum. Tamamen görevini yapmaya odaklanmış doktor bey 'evet acıtır, oğlunuzun burnundan sokacağız' dedi.

Bu noktada hasta/ebeveyn olarak daha fazlasını öğrenme hakkımız olmalı ama gündemim şuanda bu değil.

Her şey 'yabancı cisim' ifadesi yüzünden oldu, bunu o anda bir şekilde anlamış bulundum. Benim eğitimsiz halimle şikayetlere eklediğim 'pütürlü yapı' ifadesi, yabancı cisim olarak anlaşılmış ve işin uzmanları çocuğumun boğazında bir obje aramaya, dahası 'bulmaya' niyet etmişlerdi. Elbette mesleğin gereğini yerine getiriyorlar, amacım dramatik hale getirmek değil. Ancak raporda kullanılan hatalı ifadenin konuyu nerelere getirdiğini fark etmemek? Mümkün değil.

O günün devamı çok kötü bitebilirdi. Travmalı bir çocuk, komplikasyonlar, vs. vs. Bilemiyorum. Neyse ki anladık ortadaki yanlış anlamayı ama şuan bunu 'olağan' kabul edemiyorum.

Bir şikayet değil ama en azından durum bilgilendirmesi diyelim.
İyi niyetli bir mail.

Saygılar

Elbette geri dönüş yok. Daha sonra günlerden Pazartesi olunca, bir çocuk hekimine gittik ve meğerse bahsi edilen o 'şey' boğazdaki aft olarak kendini tanıttı. Aftı belki damağımda birkaç kere yaşamıştım, fakat boğazdaki versiyonunu ev çocuğumun durmaksızın bir yavru kedi gibi acıdan kıvranmasını izlerken öğrendim. Önce bir türlü düşmeyen yüksek ateş. Ilık duşların, malum ağrı kesici nöbetlerinin ya da kompreslerin yeterli olmamasıyla başladı şenlik.

Daha sonra başrol 'aft ağrısı' çıktı meydana.
Su bile içemiyor. Hiçbir şey yiyemiyor. Ağzındaki ağrıdan yutkunamıyor ve salyalar akıtıyor. Uykuya dalamıyor. Dalsa da acıdan uyanıp duruyor. Ev çocuğum gözümün önünde cehennemde. Ve bunun bir 'iyileştirici' ilacı yok. Doktor, 1 haftaya geçeceğini söyledi. Ağrı kesiciler de işimize yaramıyor. Rahatlatan bir damla daha verdi. Tahmin edin? Evet yavrum onu asla kullandırmıyor. Ağlatarak yapıyoruz.

İç şişmesi, yürek kabarması, deride cimcirmeler yaşıyorum.

Tahminimizce bir gün ağzında fıstıkla koşarken(ağzında fıstıkla koşulmaz evladıım uyarılarıma rağmen) dilini ısıran bebe, yeniden parmak emmeye dönmesi sebebiyle mikrop kaptı. Olaylar böyle gelişti.

Çaresizim blog. Pekmezli su içti dün, azar azar da normal su. Sütlü bisküvi filan yedirebildim çok minik miktarda. Smoothie içmiyor. Ve bu özel gücüm bu kez patladı. Halbuki smoothie'nin envai sağlıklı çeşidiyle ne zorluklardan çıkmıştık biz. Muhallebi, meyveli yoğurt yemedi. Neyse ki iyi bir gelişme olarak, ateş düştü bu gece.

Bir kez daha görmüş olduk. Dünyada bir cismin/duygunun ağırlığı her ne ise, annelik dünyasında onun 33 katı filan. Konu sivilce kadarcık bile olsa.

Özetle her şeyin başı ısrarla, defalarca sağlık. Ve içimdeki toplumsal kalın ses şunu diyor; 'Şikayet etme. Daha kötüsü olabilirdi'

21 Mayıs 2017 Pazar

Laf lafı cimciriyor.


Şuan ev çocuğu öğlen uykusunda, ev erkeği de 'kaşlarımı dinlendiriyorum' diye güya bana ayak yapıyor. Basbaya dalmak üzere. Evlilikte, ten uyumundan ziyade uyku uyumunun önemini yazmıştım, daha önce. Sabahçı bi insansanız, erken uyanmadan 'uyanmış' gibi hissedemiyorsanız, sabah en geç 09:00'da çayı demliyorsanız, öğlenci biriyle evlilik sizi uzun vadede yıpratabilir. Neticede insan kahvaltı sofrasını paylaşamıyorsa, neden evlensin qi? Bu uykucu eşlerin bir de nereye döşünü serse, uyuklama davranışları oluyor. Bu da hayat yıldıran başlıklardan biri benim için.

**
Eve ikinci klimayı aldık. Geçen sene aldığımız aşırı yakışıklı, erotik bir şeydi. Aman teeanrım, çimdikleyen yaz sıcaklarında, o ne serinletmeydi be? Orgazmın yeni formu. Şimdi de yatak odasına ikinciyi aldık. Nazar boncuğu asalım diyoruz üzerine. Kurban kesmeyi düşünüyoruz. Halaylara doyamadık çünkü. Zevkten biri ölecekse, o benim bu yaz.

**
Ev çocuğu parmağa geri döndü. Yeniden başlayınca bir daha bırakmak zor olacak onun için sanki. Yine de ses etmiyorum. Çünkü kendi kendine çelişkide kalmayı azcık hak ediyor. Geçen tuttum bunu aldım, kuaföre götürdüm. Her gören 'prenses naber' diyince, siniri bozuluyordu. Bir kere ben de öyle sinirlendim ki 'hayır prens' diyiverdim. Prens ne hacı? Tepkim prenses diye çocuğun etrafını çevreleyen teyzelereydi. Neyse kuaförde, benim yavru bir usluydu. Sanki nişanına saç yaptırıyor, sonuna kadar ses çıkarmadan bekledi. Görenler çıldırdı şaşkınlığından. Ben de 'çünkü onun benim gibi bir annesi var' duruşumu aldım. Aslında bana da sürpriz oldu. Yanımda çocuğu zaptetmek için çantama tıkıştırdığım abur cubur ve önceden hazırlanmış çizgi filmlerin olduğu çantayı hiç açığa çıkarmadım elbette. Saçlar kötü oldu gerçi. Kısa kadın saçı gibi oldu. Prenseslik bitti ama kraliçelik geldi. Çok rahatsız edici. 30 TL çöp oldu gibi hissediyorum çünkü görüntü olarak harbiden emekli kadın saçını andırdığı yetmiyor gibi, çocuğu daha da rahatsız ediyor bu saç. Önceki toplanıyordu en azından. Parmaktan konu nerelere geldi. Kısacası bu çocuğum, parmağa geri döndüyse vardır bi bildiği. Bırakır yine. Çünkü herif azcık laftan anlıyor, uslu, süzgecinden geçiriyor. Aslında şuan tamamen saçmalıyorum, şimdi fark ettim. Çünkü basbaya bokum ödüme karışıyor. Neden yeniden başladı ki? Sordum birkaç kez, kafasını çevirdi başka yöne. Yine de susmalıyım.

Bahsettiğim kraliçe saçı bu


**
Chris Cornell'in ölümü beni çok pis göt etti. 52 yaş umrumda değil, herif bence gencecik delikanlıydı. Onun müzikleri daha yolun başındaydı. Ev erkeğine aşık olma günlerim, Kıbrıs hayatım, hamileliğim, bebemin ilk 3 senesi hep onun sesinden. Müzikten Chris'i alın, geri neyi kalır ki? Bir de Kurt Cobainli atıflara aşırı kılım. Kusura bakılmasın ama Kurt kim Chris kim? Kurt müzik dehası filan değildi ki. Chris ölünce konu neden yine Kurt' geliyor. İkisi de grunge başlığı altındalar diye, olayları birbirine bağlamak, içinde çiğ et var diye sushi ve çiköfteyi aynı masada servis etmeye benziyor.
**

Saçımın önündeki yeşiller akınca, gittim mor-maviye boyattım. Nasıl klişe bir kadınmışım, yeni anlıyorum. Kuaförden çıkınca, aşırı uçarı pozitif olmalar, oğlumla abartı sarmaş dolaş haller, ev erkeğine liseli sataşmalar filan. Klişenin dibiyim. Ne oluyorsa bilmiyorum, o kuaför aynasından kendime bakarken, fiziksel olarak kendimde dert ettiğim yönlerim birden 'aman yaa ben de ne büyütmüşüm' seviyesine geliyor. Dal gibi, fıstık gibi, manken gibi gadınım diye kıro laflar dönüyor kafamda. Sonra eve gelince yine dizilerdeki esas kızın frijit halası gibi görüyorum kendimi aynada. Hayat çocuum.

**
İş hayatım tüm hızıyla sürüyor. Hala tam rayına oturtamayarak. Ev çocuğu ile zerre kaliteli zaman geçiremeyerek. Anca öpüş kokuş, hızlı kitap okumalar, beraber geyik çevirmeler. Öyle oyun oynıyım, bir şeyler keşfedelim, yeni aksiyonlara girelim diye bir şey yok. Haftasonu full ona ayırayım, göz göze olalım diyorum ama yüzey tozu almak gerekiyor, banyo ovmak gerekiyor. Birkaç kez hafta içinden yapayım dedim, onda da yorgunluktan beynim aktı. Baktım sinirli bi insana dönüyorum. Sonunda şu fikri geliştirdim. Ev erkeği cumadan yerleri hallediyor. Ben de haftasonu banyoya ek olarak bir de neresi acilse orayı yapıyorum. Bu hafta yatak odası komple temizledik örneğin. Bebemi de kattım göreve. Fakat diğer mevzular? Örneğin bir filmi 3 geceye bölüp izlediğimiz oldu. Dizilere elveda ettim bir süreliğine. Kitap mı, paragraf okuyabiliyorum anca. Blogları metrolarda, asansör beklemelerinde vs. Arkadaş görüşmeleri? Her mevsime birini serpiştirsem, yılda 4 fena değil. Kısacası alışmaya çalışıyorum- çalışmaya alışıyorum.

**
Zamanı kullanmak ve hayat hakkında düşünüyordum. Tesadüfen karşıma çıkan önce Nil Karaibrahimgil'in, sonra GeCe'nin yazılarını okuyunca, birden kendimde bir duygu elime geldi. Aslında iki yazı birbirinden farklı görünse de, biri işin teori diğeri de uygulama kısmı, bana göre. Elime gelen bu duygu şuydu: Gerçekten yaşadığımı hissetmek, o günü 'olmuş' saymak için, bazı şartlara ihtiyacım var. Çalıştırılmış bir beyin, konu her ne olursa olsun- bir şey üzerinde emek vermek. Mutlu edilmiş, sevilmiş, güldürülmüş bir çocuk. Yorulmuş bir beden. Ve günün sonunda küt diye dalınan o uyku.

Galiba bu aralar böyle bir hayatın bağımlısıyım.

Yarın yeni hafta başlıyor. Çok tatlı olsun. Kahveler, tam zamanında dolsun.



13 Mayıs 2017 Cumartesi

G.Ö.T.




UYARI!
BU YAZI FAZLA GÖT KELİMESİ İÇERMEKTEDİR.

Modern yaşam insan bireyinin alt üst olma eşiğini iyice vasat yerlere çekmiş durumda. Yürüyen merdivenlerin baş döndürücü performansına ne kadar alışsak da yolda yürürken gördüğümüz bir göt hepimizi alaşağı edebiliyor.

Dün de öyle oldu işte. Ev erkeği ile akşam bira-kahve yapmış, eve dönüyorduk. Derken o manzarayı gördüm. İlk gören bendim. Paylaşmakta tereddüt ettim. Ev erkeğine göstersem... tepkisinden, yavşakça bir söylemden, ya da en fenası benim gibi sersemleyip, derin boşluğa düşmesinden çekiniyordum. İnsan bireyinin görmezden geledurduğu ancak başına geldiğinde asla geçiştiremeyeceği ve hiçbir şeyin bir daha eskisi gibi olamayacağı 'şeyler' vardı. Bu şeylerden biri de buydu işte. Bir göt.

Tanımlamaya çalışayım. Önümüzde sarmaş dolaş yürüyen bir çift... İkisi de ne obez ne zayıf ama dombili diyebileceğimiz bir klasmanda. Çakır keyiflik ve henüz çiftin arasında bir dargınlığın son bulduğunu ispatlayan tarz yakınlık vardı aralarında. Karanlıkta çifti zar zor seçebiliyordum ama erkeğin sıyrılan pantolonundan ay gibi parlayan göt detayını apaçık görüyordum. Görüntü çatal aşamasından daha ileriye gitmişti. Bir götün yüzdesel olarak yarısı olduğu gibi açıktaydı. Özür dilerim, kimseyle dalga geçmiyorum ya da eleştirmiyorum, fakat nasıl desem. Bunu görmeye hazır değildim.

Biri adına yerin dibine girmenin yetersiz kaldığı bir duygu eşliğinde yürürken ben, elim kolumun bağlı olması işleri iyice zorlaştırıyordu. Gidip adamı kibarca uyarsam; 'afedersiniz götünüz görünüyor' desem? Olmazdı. Bakalım o bununla yüzleşmek istiyor muydu? Hem dışarısı serindi. İnsan götüne kaba et diyen otoriteleri düşündüm bi an.. Acaba kaba et, kaba olduğundan yel almıyor muydu? Dışarıdaki esintiyi hissetmiyor muydu? Rahat yürüyüşü, hissetmediğini söylüyordu. Bu durumda göt yarısının olduğu gibi dışarıda olduğunun kendiliğinden farkına varması ihtimali çöpe gidiyordu. Bakmıyordum. Kafamı çeviriyor, bu fikirle savaşıyordum. Fakat... Daha fazla dayanamadım ve ev erkeğine söyledim. O an bu durumla birilerinin adice daşşak geçmesi, olayı normalleştirmesine ihtiyacım vardı. Gülsek, dalga geçsek, üzerimdeki bu ağırlık hafiflerdi, kimbilir.

Ev erkeğinin ilk tepkisiyle tosladım. Dalga geçmedi. Gülmedi. Biraz inceledi ve arabayı park ettiğimiz sokağa girdiğimizde paniklemeye başladı. 'Umarım herif bu şekilde araba kullanmaya yeltenmez' diyiverdi. Yutkundum. Onu o şekilde kafamda izledim. Dayanılacak gibi değildi. Göt yarısı, ya tamamına ererse? O zaman nasıl hissedecektim? Görmesem de olayları çizmiştim aklımda bir kere.

Buraya kadar olanlar, sadece ben, ev erkeği ve göt yarısı ile aramızda geçiyordu. Başka bilen, gören yoktu. Keşke her şey bununla kalsaydı. Girdiğimiz sokağın sonunda İzmir'in meşhur sokak arası kına gecelerinden biri vardı. Havaların ısınmasıyla insanlar sokağa sandalyeleri atmış, alkışlayacak ve arabesk müzik dinleyecek bir sebep çoktan bulmuşlardı bile. Ev erkeğini durdurdum:

'Lütfen devam etmeyelim, görmek istemiyorum' dedim.
'Sakin ol, halledebiliriz, alışırız, her şey yine düzelir' dedi.

Çift, arkalarındaki göt yarısından habersiz, kalabalığın önünden geçtiler. Göt yarısı yanlarındaki üçüncü kişi gibiydi. İçimizden biri gibi.
Vızıldanan kalabalık, birden, bıçakla karpuzu ortadan yarmış gibi şak diye suskunlaştı.
Herkes sustu.
Önüne bakanlar oldu, uzaklara dalan, tırnak yiyen, telaşla sigarasından fırtlayan.
Ama bir kişi, bir münasebetsiz çocuk, bir gevşek genç çıkıp da gülmedi. Keşke... keşke.. biri çıkıp gülebilseydi. Biri de çıkıp göte göt diyebilseydi.
Derin bir suskunluk.

Sokağın en sonunda park halindeki arabamıza gelmiştik. Az ilerde çiftin arabası vardı. Derken erkek olan bir an duraksadı, elini beline attı. Elindeki poşeti sevgilisine verdi ve tıpkı benim ev çocuğunu hoplatarak pijama giydirişim gibi pantolonunu çekiştirip beline oturttu. Yavaşça dönüp etrafına baktı. 'Gören oldu mu amuğa goyim' bakışıyla bizi de yokladı ama biz çoktan 'biz bişey görmedik' duruşumuzu almıştık.
Derin bir nefes çektim.
Ev erkeği de kendine gelmişti.

Dönüp baktığımda, kına gecesi de olayı sessizce kapamış, neşeli gürültüsüne devam ediyordu.
Yine hayat normale dönmüştü işte.
Hepimiz yine götümüzü güvene almıştık. Aslında kendi götümüzle yüzleştiğimizi umursamaksızın, kaldığımız yerden devam edebilirdik.

Bu yazının mottosu: Hepimiz karanlıkta kendi götlerimizle baş başayız ama yokmuş gibi yapıyoruz.

Bu götten yazıyı sabırla okuduğunuz için teşekkürler. Ayrıca göt denmez popo denir. En azından biz çocuklarımıza böyle öğretiriz.



Var mısığız genşler?

Gecenin şu vakti, eski bloğumu karıştırdım ve acaip eğlendim yahu! Sonra işin tadı nostaljiye kaçtı. Çünkü 2010'lara filan geriledim, o...