23 Eylül 2019 Pazartesi

Yapılacak işler listesinin kabarıklığı ciğerine oturan var mı?


Senin de 'yapılacaklar listen' kabarık mı benim gibi?

Sadece gün içinde yapılacaklar, alışveriş listeleri, yıllık kontroller değil ki. İş, aile, çocuk, sağlık, okuma, sosyal medya... Çok fazla kategori, çok görev var. Bunları yapmak zorundayım, o sorgulama aşamasını geçiyorum izninle, çünkü yapmayınca da kimlik bunalımına giren bir yapım var. Bunu tartışmak başka bölümün konusu olsun (aslında tartışmaya bile kapalı bende).

Özellikle sezon başında, sonbahar sinyallerini gösterdiğinde benim için takvim zamanı gelmiş oluyor. Hangi başlıklar var, önce onları alt alta yazıyorum. Sonra içlerini dolduruyorum. Örneğin 'ehliyet almak' diyelim. Bu amaç için yapmam gerekenleri sıralıyorum:

  1. Sürücü kurslarıyla görüş, fiyat al.
  2. İstenen evrakları toparla.
  3. Fotoğraf çektir.
  4. Derslerde not almak için kırtasiyeden defter seç.

Sonra bu görevleri dağıtıyorum.

  • Pazartesi- kurslarla görüş.
  • Salı- evrakları topla, fotoğraf çektir.
  • Cuma- Defter al.

Şu an uydurdum tamamen, aslında ehliyet alma sürecini böyle planlamamıştım tabi ki. Kurslarla görüşmem 1 haftamı almıştı. İçinden fiyat karşılaştırması yapmam, düzgün iletişimi olanları elemem derken baya sürdü; ama esnek olabilir bu listeler. Görevin türüne göre değişir. Ben bir çok konuda kendime genel başlıklar belirliyorum:

Aile, Sağlık, Mesleki Gelişim vs...

Ve bu seneki başlıklarım toplam 10 tane(oha) olunca; belirlediğim alanlar günlük tempomda 'zorlayıcı' görününce, yeniden kendime 'bullet journal' hazırladım.

Benim bullet journal'ım her zaman sade oluyor. Ne çizim, ne bir şey. Ajanda mantığında değil, süreç mantığında hazırlıyorum. Mesela 3 aylık bir süreç var önümde diyelim. Bu sürede ben belirlediğim alanlarda bazı görevler oluşturuyorum ve onları önce haftalık sonra günlük olarak dağıtıyorum.

Listeler ve planlar, benim için A noktasından B noktasına gitmenin bir aracı. Yani, planlı yaşamak benim amacım değil, aracım. Örneğin şu ara hem ev çocuğunu aksatmadan, evde bazı sınavlara hazırlanmam ve aynı sürede de firmanın işlerini eksiksiz tamamlamam gerekiyor. Ve bu arada ev işleri, yemek pişirmek, ev erkeğiyle zaman geçirmek, okuma yapmak ve sosyal medya içeriklerimi oluşturmak var. Nasıl yani? Bu kadar dağınıklığı nasıl organize edicem; tabi ki yazarak!

Günün en korkutucu sorusu: Bugün ne yapmalıyım?

Ajanda sayesinde, ben o gün ne yapmam gerektiğini biliyorum. Bir akışım var. Yoksa serbest çağrışıma müsait olan zihnim, beni alır nerelere götürür bir bilsen. Alakasız şekilde, internette gezinirim, çene yaparım, girer mutfağa kek yaparım!

Her zaman programa sadık kaldığım olmuyor ama en azından sadık kalmadığım bir programım olmuş oluyor. Bir ileri iki geri, süreç içinde gelişim oluyor mu, vallahi oluyor.Tabi bazı dönemlerde dengeyi kendiliğinden kurabilirsin, liste yok- madde yok. Benim ajandam, süreçler ve yeni görevler söz konusu olduğunda faydalı. Yoksa hayatımın her bölümünü planlayabilen bir değilim.

Geçen sene, depolar projesiyle 100 günde bütün vicdan azaplarımızdan kurtulalım, yıllardır ertelediğimiz her şeyi 100 günde yapmaya- eritmeye çalışalım diye bir blog açmıştım. Bir sürü de katılımcısı olmuştu. Amacı farklı olsa da ona benziyor. Bu seferki tamamen kişisel, 'handmade' bir takvim. Yeni görevleri organize edebilmek; vicdanım yerine- gelecek planlarıma hizmet etmek için. Ve yine 100 gün (bu tamamen tesadüf) kjsahakjgf. Bugün başladım programıma- sene sonuna kadar sürecek. Sayınca, 100 gün oluyor yahu!

Bir de ajandaya ek olarak GeCe'nin tavsiye ettiği family organizer'ı kurdum, onu da doldurdum. Çok pratik, işe yarar ve kolay. Ev erkeğiyle bize böyle bir 'yardımcı' lazımmış gerçekten.

Zorlu günler için benim bulduğum çözümler böyle. Her gün insan motivasyon dolu olmayabilir ama bu tip küçük parçalara böldüğün görev dağılımlarında, her gün iyi hissetmesen de eyvallah. Hava tadını kaçırdı, reg oldun, gocana gıcık kaptın diye ertelemeye son. Neden? Çünkü görevler basit. Sonunda tamamlanıp bir manzaraya varıyorlar. İlla da 'möhteşem' anı beklemen gerekmiyor.

Tıpkı benim bugün 'üşengeç' bir pazartesi gününe başlamam gibi. Yine de ertelemiyorsun işte. Sessizce geçip çalışma masana, başlıyorsun yazmaya.
(bugünün 3. görevi- bloğa 'yapılacaklar listesi' hakkında yaz 😉) (check)
(molamda önceki yazıma gelen yorumları cevaplamak için yine gelicüm anacıım)


21 Eylül 2019 Cumartesi

Varlığı dert, yokluğu yara.




Sevgili beyim- saygıdeğer ev erkeğiyle ilgili dev dengesizlik yaşıyorum.

Varlığında körlük, yokluğunda aşıklık.

Yahu?

Kıymet-savar mıyım neyim? Üniversite sınavı 3 yanlış 1 doğru muyum?

Yan yanayken, bolarmış bir alışkanlıkla, pek 'özen' göstermediğim, kısmen anlattıklarından sıkıldığım- çoğunlukla da sonsuza kadar istediğim oranda berabermişiz gibi bir savruklukla kıymet bilmediğim bir hal.

Biraz ayrıyken, görmedikçe özleyen yerlerimin kaşındığı, dayanamayıp aradığımda ses tonunun bile birdenbire çok çekici geldiği, uzaktaki gelecek aşırı güzel günlerimin eşlikçisi.

Buraya en son aramızdaki tamiri mümkün olmayan ilişkiyi yazmıştım. O günden bugüne, ev erkeği, kendi 'öfke' duygusuna o kadar çok yaklaştı ki, bilge adam gibi takılıyor. Ben mesela azcık ev çocuğuna 'e hadi dedim ama diş fırçalama vaktiiii' diye ses yükselteyim, fırsatı kaçırmıyor:

'bir dakika Kahve.. dur şimdi.. burda neden yükseldin? bunu düşün, düşün bunu?!'

şeklinde beni 'bayan' ancak, kendisinde bizzat gelişimi gördüğümde, heyecan duyduğum günlerden geçiyor. Geçen hafta bir park gününde, banka oturduk ve 'kızgınlık' davranışını baya baya açtık önümüze. Kızmak, sanki biz bir el bombasıymışız da öteki bireye 'bak çok kızıyorum dişlerimi sıkıyorum patlıcam şimdiii sakınn yapmaaa' tehditi olarak 'kendimizi' uluorta atıvermeye benziyor. Nasıl yorucu bir iş, oha? Ben kızgınlığımın durduğu yeri biliyorum mesela. Tam midemin üstü, göğüsün altı. Kızdığımda oraya bıçak saplanıyor (sanki defalarca), canım acıyor, kendimi dövmekten beter ediyorum.

Bir bunu konuştuk.

Bir de düşünsene dedik, sırf sen kızdın diye adamın biriyle trafikte kavga ettiğini. Adamın terso biri çıktığını. Çocuğun arabada endişeyle seni bekliyor o sırada.. düşün ki adam sana vurmaya kalktı (olur mu olur), olacakları düşün, çocuğunun gözünden izle. Çok arabesk senaryo gibi gelebilir ama bu ülkenin günlük yaşamında olmayan şeyler değil. Hatta daha da abartayım, bu kadar salak meseleden cinayet işleniyor, bir tanesine ben lise yıllarımda şahit oldum, durum bu. Şu Macar muhabiri konuştuk. Hani savaşta çocuğunu kucağına almış- kaçan Suriyeli bir babanın ayağına çelme takarak, onları düşüren o yaratık-muhabir? O sırada adamın öfke sorununa yenik düşüp, her şeyi bırakıp muhabirle tartıştığını düşünsene. Yani orada gerçek bir durumla, çocuğuyla kaçma ve hayatta kalma haliyle mi ilgilenecek yoksa boş egosuyla mı?

Ev erkeğinin, ders çıkarma huyu var. Dersini çıkarmış görünüyor da, istikrar beklemiyorum tabi ki. Arada kendini tazelemesi gerekecek. Diyetini bozmak gibi, bir şekilde yine, ani yükselmeler yapar, sonra yine toparlar, bir ileri iki geri, böyle böyle 'iyiye' niyet ederek- ve savaşarak, uyum sağlarız gibime geliyor. Ondan fazlasını beklemiyordum, 'çaba' göstermesi bile yeterliydi, o daha çok yaptı. Onun ani öfkelenme sorununu konuşurken, günler içinde bu davranışları gözlerken, filtreye benimkiler de takıldı. Ben de şimdi kendi magazinel sinirlenmelerimi görüyorum mesela, çok boş yapıyormuşum ya :D

Şu günlerde, ayrılmak fikrinden aşırı uzağız ama gel gelelim benim kıymet-görmezliğim ne olacak? Sadece bende mi? Muhtelemen sende de var? Eşine var, çocuğuna var, arkadaşına var.. kendimize var?

Kabul edelim, üstünde durulmayan becerilerden biri de 'hayatımızdaki iyi şeylerin farkında olan bir akılla davranmak, düşünmek'.

Bu konuyu çimdiklemeli!


19 Eylül 2019 Perşembe

Oğlum için nasıl bir hayat hayal ediyorum?



Ev çocuğu dünyaya gelmeden, ben anneliğin kulisine girmeden; az gelişmiş bir ülke vatandaşı olarak duyduğum ifadeler:

'Bu ülkeye çocuk mu doğurulur?'
daha da ilerisi-  böyle dünyaya çocuk mu getirilir?

Bugün hep kötü, gündem hep felaket, ülke desen çamur, dünya namert, eğitim sistemi bok, domatesler GDO'lu :D

Sürekli aynı duyguya zoom yapıldı:

'Çocuğunu bunca kötülüklerden nasssıl koruycaksın?'

Bazen gerçekten aklımın karıştığı da oldu. Harbiden nasıl koruyacaktım? Bu soru benim için yeterince samimi gelmemiş olacak ki, sonunda denkleştirmeye çalıştığım cevap parçacıkları konudan uzaklaşıp amaçsızca savruluyorlardı.

Benzer soruları, kreşin bahçesinde, çocuklar kaydıraktan sırt sırta kayarken, biz anne-veliler de sohbet ederken duyabiliyordum:

'İlkokulu nabıcaz hanımlar, içime sinmiyor hiçbiri yhaa, siz karar verdiniz mi?'

Aslında soru gibi görünüyor ama içeriğinde sormak yok; yermek var, kaygı salmak var, felaket tellallığı var. İki sene var daha amugo, ne ilkokulu?

Oğlumla avcı toplayıcı çağında da anne-oğul olabilirdik. İkinci dünya savaşında da. Ne bileyim ben coğrafyamız, çağımız, iklimimiz bile dışarıdan 'felaket' tasviri yapmaya yetebilirdi. 2013 Türkiyesi'nde birbirimize denk geldik. Ve çocuk sahibi olmanın bu konuyla essahtan ilgisi yok.

Oğluma sade, düz ve yüksüz bir hayat hayal ediyorum. Fakat yaşadığım ortamın koşulları için yapabilecek pek bir şey (hiçbir şey) yok. Ben elimdeki malzemelerle kendime uygun kombinler yapar, yaşama salarım.

Türkiye'de eğitim hayatı bok, lanet. Eee? Daha fenası da olabilirdi. Laf olsun diye demiyorum, daha beterinde de buluşmuş olabilirdik oğlumla. Sistemi reddedip, çocuğu evde pamuklara mı sarmalıyım? Bana göre plan güzel: Orta halli bir devlet okulu + yapmayı sevdiği bir sanat / spor dalında haftada birkaç gün aksiyona girmek. Bu aksiyon bence çok çok çok önemli. Tabi severek gidiyorsa.

Dünyanın neresinde olursa olsun, tarihin hangi çağında, doların kaç TL olduğu dönemde, hangi hükümetin dominantlığında- ne olursa olsun, bir çocuk için gerekli malzemeler: (tamamen bence)

  1. Sevgi
  2. Anlayış
  3. Oyun

Ve bence evrensel 'iyi eğitim' için gereken tek malzeme:

  1. Öğrenme merakı

Başka bir eyleme girmeli artık. Ne kendimize acımak, ne de boktan saydığımız eğitim sistemine çocuğu kaptırmamak için ütopik kurumlara ütopik paralar vermek.

Daha basit ve sade olmalı. Ve bunu hep birlikte yapmalı.
Ama nasıl? Onu ben de düşünüyorum işte.



18 Eylül 2019 Çarşamba

5 buçuk yaşa yer açmak


Öğretmeni, 'sınıfta çok takla atıyor, parende deniyor, kendine kendine gülüyor' dedi.

Hafta sonu atletizm hocası, 'antremandan geri kalıyor, yerde gördüğü bir şeye takılıyor, onunla oyun oynuyor' diye ekledi.

Yaz başında piyano denemesinde, 'istekli evet ama parmak kasları çok zayııııf' şeklinde yol verdi.

Mahallenin hırslı İngilizce kursu, 'aklı oyunda olan çocuklarımızı maalesef kabul edemiyoruz' demeye getirdi.

Öteki, 'çok ses yapıyorsun' dedi; beriki 'koşmasana burda' diye ünledi.

Kuaför, saçını kesmekten kaçındı, doktor tedavi ederken surat yaptı.

Okulun ilk günü gösteriye gelen animasyon ekibi bile, sıkıntıdan sürekli saatine baktı.

Bazen ben de 'kafa dinlemek, çalışmak, sessizce öyle oturmak için' ondan kaçıyorum ya, düşününce şimdi içim sızladı.

Dünyanın 5 buçuk yaşında bir oğlan çocuğuna hiç mi hevesi yok yani?
diye silkelendim bu sabah.

Canım oğlum rahat rahat 5 buçuk yaşında olabilsin diye ona yer açmaya karar verdim. Hala yatağındaydı, tüm neşemle yanına 'günaydın' demeye gittim.

Ve gece bıraktığımız 'kedicilik' oyununa kaldığı yerden devam ettim.




17 Eylül 2019 Salı

Sosyal medyaya anlatma isteği...


Ortaokulda, best firendimle bahçede kol kola salınırken, ona şöyle dediğimi hatırlıyorum;

'Okuduğum kitabı bir başkasıyla paylaşamayacaksam, o zaman anlamı ne?'

Bunu düşünürken; blogger'dan habersiz, link vermekten uzak, görsel iliştirmeksizin- tam da şu an burada yaptığım şeyi kastediyordum. Bir duygu, fikir, analiz, yorumun benden veri olarak çıkıp başkasına ulaşması, o kişiden feedback almak ve o 'şey' üzerine etkileşim ortamı yaratmak.

Düşünsene, hayatında ilk kez Demi Moore'un 'ghost' filmini izlemişsin. Sene doksanlar. Türk televizyonları, filmin gönüllü elçisi gibi, her hafta filmi yayınlıyor. Ve o zamanlar Patrick sana hiç de antipatik gelmiyor. Whoopi'ye sanki öz halanmış gibi bayılıyorsun. Filmi, ergen-çocuk  halinle ilk kez seyretmişsin, döşüne yerleşmiş ergenoviç hormonlarınla, içeriğindeki cinsellik kapalı halde sunulan bu ölümden sonraki aşkın ve onunla paket halinde gelen şarkının, odandaki duvarın boş kalan yerine 'Sam and Molly, forever' yazdıracak kadar seni etkilediği o sonbahar akşamını düşün. Bu etkilenmeyi, en yakın arkadaşın ve onun arkadaşları, sonra onların ortak arkadaşı ve komşunun bizden biraz daha büyük kızıyla paylaşmadan, bünyende tutamıyorsun.

Paylaşmak, seni kaşındırıyor. Çünkü anlamalısın: Bu filmden payın ne? Seni neden etkiledi, sana ne hissettirdi, seni hangi yerinden yakaladı, sen olsan napardın, sana o saç yakışır mıydı? Konu hep ben. Beni, bir yere- birilerine anlatmak. Belki taş devrinde yaşasaydım, o gün çıktığım avdan sonra, nasıl dötüm dötüm tırstığımı ifade etmek için tek göz mağarama bir şeyler çizerdim; ama 90'larda- izlediklerim, yaşadıklarım, okuduklarım ve düşündüklerimden kendime bir 'network' yaratma çabasıyla, anlatıyor, daha çok anlatıyor, bazen bunları kağıtlara yazıyor, günün sonunda kendimi ortaya koyuyordum.

Geçmişten bugüne, hem yazının hem de matbaanın gelişmesinde, mahallecek korkmuşlar. Şeytan işi demişler, bizi günaha sokar, aman ha demişler, bu işten zararlı çıkarız. Yüz yıllar sonra, kaydetme- yayınlama ve kitlelere bunu ulaştırma işi çıkmış. Mahalleli herhalde aklını yitirmiştir. Radyo ney gız, tööbe?

Benzer bir mahalle korkusunu cep telefonları ve onu hızla takip eden dijital medya ile yine yaşamışlar. Kör eder, topal eder, yuva yıkar demişler, aman ha şeytan işi. Tabi, sonra tüm mahalleli 'facebook' ile tanışmış :D

Konu, anlatmak. Şeytan içimizde. Şeytanın sadece, kullandığımız plaftormla teknik bir ilgisi olabilir. Sosyal medyaya gelince; elimizdeki tüm dijital alanlar bizim kendi medyamız. Mahallemiz... Etkileşim alanlarımız. Hepsi aynı amaca hizmet, dolayısıyla biri diğerinden daha şeytan işi değil. İstersen sadece LinkedIn'den makale yayınlıyor ol, istersen youtube'a 'bugün hangi rujumu sürdüm?' videosu çek...

Sosyal medyada anlatıyorsak, blog yazıyorsak, gittiğimiz gölün fotoğrafını koyuyorsak, çocuğun ilk doğum günü fotoğraflarını upload ediyorsak, havanın güzel esintisini bildirim olarak not düşmek istiyorsak, hepsi iki lafın belini kırmak için. Bazen mahalleliye, bazen ortaya öylesine.

Çünkü bünyede durmaz bu 'ben'.
Dünya, beni anlattığım sürece dönüyor :D



16 Eylül 2019 Pazartesi

Hiçbir işe yaramayan tavsiye: Heyecanlanma! (direksiyon sınavından heyecanla geçmek)


Türkiye'de üniversiteye yerleşme, düğüne hazırlanma ve askere gitme sürecine ek olarak yeni bir 'stresten sıyırma' dönemi başladı: direksiyon sınavına girme dönemi.

direksiyon sınavından önce stres seviyem


Fikir olarak hepimizi heyecanlandıran yeni sınav sistemi; kazaların azalmasını, sürücülerin bilinçlenmesini ve trafik diline pelesenk olmuş 'abi bi sinyal ver be, yuh öyle de dönülür mü, kendi şeridinden gitsene ayı' repliklerini sonlandırmayı hedefledi. Fakat, bu öyle bir sınavdı ki sürücü adaylarına başarılı olabilmek için verilen 'heyecanlanma sakın' tavsiyesi, kulaklarda 'heyecanlanma ma ma ma ma' şeklinde yankı bırakarak, adaylara sınavı geçme yolunda hiçbir katkı sağlamadı.

Bu gibi sınavların en büyük çelişkisi, daha önce hiçbir direksiyon tecrübesi olmayan bireylerin;

  • heyecanlanmamasını
  • acemi gibi sürmemesini
  • ve bu 2 maddeyi, yani heyecanlı ve acemi olduğunu belli etmemesini 
istemesi diyebilir miyiz? Bence, diyebiliriz.

Zombie'lerin dikkatini çekmemek için, zombie taklidi yapmakla yarışır cinsten bir challenge?

zombiyle göz göze gelme!

Bu sisteme göre yetişen sürücülerin yaklaşık 20 sene sonra, tüm trafikte asayişi sağlayacağını öngörebilir miyiz? Trafikte tamamen kendi kurallarını ciddiye alan eski nesil sürücülerin azalarak bitmesi için kaç sene lazım ya da yeni nesil sürücüler, eski nesillerden kötü davranış kapar mı, ay yoksa her şey sadece sınavdan geçmek için miydi, bizim kültürümüzde trafik 'bilinçli' sürücüyü ishalli şekilde sisteminden atar mı, özümüzde ayılık var mı bilemiyorum.

Avrupa normlarına uyan sınavdan geçtikten sonra gerçek trafik meydanı
Bildiğim, yeni direksiyon sınav sisteminin 'trafikte fark yaratmayı' amaçladığı. Çünkü 6 yıldır uygulanan yeni sistemde henüz sürücü adayı; koltuğuna oturduğunda aynalarını düzeltmiyor, emniyet kemerini takmıyorsa bile sınavı başlamadan sona eriyor. Sadece bir kez sinyal vermemek, aracı geri viteste kullanamamak, paralel park yapamamak, hız kurallarına önem vermemek, şerit takip edememek ikinci bir şans verilmeden kalma sebebi.

Dediğim gibi fikir olarak güzel, peki uygulamada?

Direksiyon sınavından 3. seferde geçebilmiş biri olarak, bu sınavın hayatımdaki diğer hiçbir sınava benzemediğini söyleyebilirim. Belki de hayatım boyunca bir daha hiçbir zaman yanıma oturan bir insanevladı için böyle deliler gibi heyecanlanacağımı, yutkunmayı bile unutacağımı sanmıyorum. Sırf yanımda oturan 'müfettiş, denetçi, sınav gözlemcisi' var diye vücut kimyamın ne biçim değiştiğini, değil ki araba kullanmak, vites kolunu bile bulamayacak hale geldiğimi sana nasıl anlatsam. İşte sınavlardan kalma nedenlerim:

Birinci sınavda kalma gerekçem: Vites koluna bakmak

İlk sınava girerken, sıkıntı yaşadığım hiçbir aşama yoktu. Park yapabiliyorum, ki en zor kısım- hiç stop ettirmiyorum, direksiyon hakimiyetim iyi, tamam olur bu iş.

Fakat gel gör ki sınav sırasında, nasıl bir heyecan tiki geliştirdiysem her vites değiştirmede, vites koluna dönüp bakış atıyorum. Saliselik süren bir bakış, ama sonuçta gözünü yoldan kaçırma gerekçesiyle seni sınavda bırakmaya yetiyor mu, yetiyor.

Vites koluna bakış atmak ne canım be? Noldun sen?

İkinci sınavda kalma gerekçem: Yanlış alana park etmek

Paralel parkta kendime müthiş güvenim var blog. Yani, ben öğretmenin stiliyle öğrenmedim. Ev erkeğinin internetten bulduğu 3 hamleli, gerçek hayatta da rahatça kullanabileceğim, aşırı iyi bir sistemle her yere paralel park yapabilecek seviyedeyim. Öğretmen 2 hamleli bir sistem öğretti ama o şekilde işim şansa kalıyordu. 10 seferin sadece 6'sında filan park edebiliyordum, komisyonun 'park sınavından geçme' kurallarına takılabiliyordum. Ama bu sistemle (merak eden yoruma yazabilir) her türlü toparlama manevrası yapabiliyorum. Ev erkeği sağolsun, manevraların inceliğini onun sayesinde kavradım.

Fakat sınavda işler hiç öyle olmadı. Heyecandan annemin adını unuttuğum bir andayken, dubanın yanlış yerine yanaşmışım. Ve maalesef hareketimi başlatmış oldum. Çok kısa bir sürede, hatamı fark edince, dünyamın başıma yıkılmasıyla kafamı direksiyona gömüp 'ben bunu nasıl yaptım, bu yüzden mi kalıcam, nasıl olur' şoku yaşamakla, komisyona 'nolur bir şans daha verin, ben parkta çok iyiyim, geri dön tülay' şeklinde yalvarmak arasında gittim geldim. Yapacak bir şey yok. Kaldım.

ikinci kez kaldığımı beyefendiliğimle kabul ettim


Sınav sisteminin çiğ kalan yanları:


1- Sürücü adaylarının trafiğe çıkmaya hazır olana kadar bekletilmesi, elbette mantıklı. Fakat her seferinde ödenen sınav harcı ve öğretmen ücreti, çok fazla. Hatta hazır olmadığım için bana ehliyet vermediniz, size teşekkür ederim, beni benden çok düşündünüz filan demek gerekir ancak olaya para karıştırmasak? Ya da bu kadar yüksek bir meblağ belirlemesek?

sınav harcına giden paracıklar
2- Bir de gerçek hayatta, ben park ederken yanlış yerde dursam, yeniden vitesi 1'e alıp azcık öne gitme şansım var. O hamlem yüzünden kimse zarar görmedi, hiçbir yere çarpmadım sonuçta. En sıkışık yerde bile çarpmazdım. Sınavda, bu hakkın verilmemesi, dev haksızlık. İnsanı delirtir o derece.
şunu yapmadım mesela?

Ki bana da öyle oldu. Üçüncü sınava kaldığım gerçeğini kabul edince, nur topu gibi stres, kaygı, endişe bulutunun içine yerleştim. Ama nasıl... Bir de ev çocuğunun okulu başlıyor, ilk haftası. Başka türlü aksiyonlarımız da denk geldi o haftaya. Ne bir şey okuyabiliyorum, ne çalışabiliyorum, evde yer bile silemiyorum, hiçbir şeye odaklanamadım.


Bütün başarısızlık korkularım tetiklenmesin mi? Karanlıklarda uyanıyorum, ya çok yiyorum ya iştahtan kesiliyorum hiçbir şey yemiyorum. Bildin değil mi o stres halini? Basit bir sürücü belgesi almak gibi görünebilir ama aslında herhangi bir şeyden 3. kez 'test edilme' psikolojisi üzerimde ağırlık yaptı. Babam da annem de sürücü değildi, acaba benim gen haritamda mı yok? Belki de sonum trafikte olacak, bazı gizli güçler sürücü olmamı engelliyor? Başarılı biri değilim, basbaya onu demek istiyor işte hayat bana? Beceremiyorum, beceriksizin tekiyim, çok aptalım?

Acil Durum: Bu Sınavdan Mutlaka Geçmeliyim!


Bütün haftam bu sorgulamalarla geçerken bir yandan da neler yapabilirim, sorunumu nasıl çözebilirim diye ayakları yese basan işler de yaptım. Mesela:

  1. Sürücü okuluma, hocamdan memnun olduğumu ancak başka iki hocayla daha çalışarak, farklı açılardan değerlendirilmek istediğimi söyledim.
  2. Ders sayımı çoğalttım. 
  3. İşi heyecan faktörüne bırakmamak üzere, tamamen oturmuş refleksler kazanabilmek için çok egzersiz yaptım.
  4. Trafiği, kullandığım aracı bütünsel ele aldım. Dubaları inceledim, elimle dokundum :D Alışveriş sepetini markette nasıl kullanıyorsam, arabayı da o şekilde sakince yönlendirebileceğimi gözlemledim. Mekan ve hareket arasındaki ilişkiyi anladım.
  5. Bazen stresimin beni boğazlamadığı anlarda, kendimle gurur da duydum aslında. Sonuçta iyi sürücü olmaya yatkındım. Kendimde bunu görüyordum, benimle çalışan tüm hocalar beni iyi buluyordu. Her seferinde daha iyi oluyordum ve bütün bunları 36 yaşımda yapıyordum. Endişe sisinden arındığım zamanlarda, başarısızlık sandığım şeyin 'mükemmel olma yolunda yapılan hazırlık' olduğunu düşündüm.
Bu konuda çevrem ne yaptı?

Annem de ev erkeği de, stresimi görüp 'ya boşver 3. seferde kalırsan 4. var, alana kadar denersin' diye beni güya rahatlatmaya çalıştılar. Ama bu tavır bende kısacık bir an bile olsa 'ne kadar iyi ailem var, onları hak etmiyorum, tam bir denyoyum galiba' şüphemi tetikledi. Beni anladıklarını gördüm. Ezber şekilde bir anlayış değil, kararında- nazik bir anlama hali. Ev erkeğinin ciddi ciddi düşünüp 'yahu bu sınava ben bile girsem, bir yerde patlayabilirim' demesi- annemin son sınav harcını ben ısmarlıcam, zinhar başka türlü olmaz ben ödücem girişimi filan, çok içtendi essahtan.

Bu iyi geldi.

Düşünsel olarak sınava nasıl hazırlandım?

Eylemi yavaşlattım kafamda. Heyecanımın geçmesi için çaba harcamadım. Sadece ekrana iki parmakla zoom hareketi yapar gibi, sınav sürecinde kendi davranışlarıma odaklanmaya karar verdim. Şöyle ki, ben mesela yanımda bir müfettiş var diye, o kişi adına panik oluyor, o sanki çok sinirlenecek diye korkup, acele acele davranıyordum. Halbuki bana ayrılan 35 dakikalık bir sınav süresi vardı. Neden acele, neyin acelesi? Trafikte mıy mıy 20'de gitmediğim sürece, kimse bana 'elin çok ağır bacım, hantallık mı var birasss?' diyemezdi.

Bir de şöyle küçük bir oyun kurdum. Ben taksiciyim :D Komisyon üyeleri ve öğretmen de müşteri. Nasılsa yolda- sınav güzergahı boyunca, toplam yarım saat süresince herkes susuyor. O sırada, ben test edilmiyorum da, sürüşüm çok önemsiz bir detaymış gibi, herkes sadece bir yere ulaşmak için arabama binmiş, hımm bugün de hava güzel, akşam bi balık bira mı yapsam kafasına geldim. Bak bu da iyi geldi :D

En çok işe yarayan faktör, yukarıda yazdığım gibi, kendi gelişimime bakmak oldu. Daha düne kadar, arabada arkaya otururken bile yabancılık çeken, kapıları dan dun diye açıp kapatan birinin geldiği seviyeye bak diye gururlandım kendimle. Bu yola baş koydum, illa ki o ehliyeti alacaktım.

gelişimim var, arabayı öteye yürüttüm


Özetle, heyecanımı sorgulamadım. Heyecanın altında yatan 2 büyük neden:

  1. Başarısızlık korkusu
  2. Çalışmamak
kısımlarını açtım önüme. Sıkı çalıştım ve kafamdaki başarısızlık korkusunun yalnızca hayalet olduğunu kendime kanıtladım. Ve da da daaa artık sürücü belgesi almaya hak kazandım :D Henüz, duygu yoğunluğundan sıyrılıp kendime gelemedim gerçi. Neyse- Albert Camus ne demiş, yollar bizi kendimize getirir.


kutladık be!






Yapılacak işler listesinin kabarıklığı ciğerine oturan var mı?

Senin de 'yapılacaklar listen' kabarık mı benim gibi? Sadece gün içinde yapılacaklar, alışveriş listeleri, yıllık kontroller d...