6 Aralık 2017 Çarşamba

Candan Erçetin'den geliyor; Meğer...


Okulun psikoloğunu çok sevdim. Hatun, beni klişe paragraflarla uğurlamadı. En son oyun oynarken burnumun kırılması ve ev çocuğu ile ilgili sorgulamalardan bahsetmiştim. Şu yazıda var, nasıl kafamın karıştığı. Okul psikoloğu bana ev çocuğunun aslında şok tepkisi verdiğini açıkladı. Benim gözlemlediğim 'umursamazlık' göründüğü gibi değilmiş. Kendisi veledimi tanıyor, biliyor. Söylediği şeyi kendi dilimde özetlersem; bizimki yaşına göre sosyal ve duygusal açıdan herhangi bir sorun yaşamıyormuş- disiplinsiz bir çocuk değilmiş ve bu olaydan da aslında sandığımızdan fazla etkilenmiş.

Her gün beni öpüp öpemeyeceğini sorması, 'anne hala kan var mı?' diye merak etmesi de bu konuda konuşma isteğinden kaynaklanıyormuş. Yanında annesinin burnundan kanlar gelmesi, onu hiç bilmediği bir durumda bırakmış. Yabancı bir konuyu işleyememiş o anda. Ev çocuğunun özelinde yorumlar da yaptı biraz. Anne ve babadan bol sevgi ve oyun arkadaşlığı aldığı belliymiş, o şekilde bir özgüveni varmış. Bu da zaten bu yaşlarda temel ihtiyaçmış, yani sevgi ve beraber oyun. Fakat elbette benmerkezcilik kaçınılmazmış.

Tabi ki oğlumla ilgili bu yorumlara çok sevindim. Sadece çok sevgi aldığı belli kısmı bile, kırık burnumun direğini sızlatmaya yetti. Fakat işin diğer kısmına da geldik tabi ki. Ben birkaç gün yavruma mesafeli davranarak, onu tuhaf bir konuma soktum. Aslında o kendini suçlu görmeye çok hazır bu olaydan sonra. Şimdi bir başka seferde, yanlışlıkla bir arkadaşına zarar verse, istemeden bile olsa artık kendini 'zarar veren, saldırgan' biri olarak mimleyebilirmiş. Annesini üzdü, burnunu kanattı, annesi çok hasta oldu. Böyle görecek olayları. Bu nedenle çalışma yapılmalıymış. Bu çalışma da ikimizin hatta ev erkeği de olabilir, çok yakın olduğu bir anda, o olay hakkında yeniden konuşmamızla gerçekleşecekmiş. Olayı onun nasıl hatırladığını, aslında o anda çok eğlendiğimizi, ikimizin de istemeden böyle bir kaza yaşadığımızı, ama burnumun iyileştiğini, ortada bir suçlu olmadığını, birbirimizi ne kadar çok sevdiğimizi konuşmalıymışız. Hatta burnumun alçılı görüntüsüyle dalga geçebilir, bir hikaye uydurabilirmişiz geyik.

Sonra bana kişisel bir soru sordu, psikolog. Daha önce bir darbe almış mıydınız, acaba neden sizi bu kadar etkiledi bu burun meselesi, dedi. Evet, dedim. Öğrenciyken, bir saldırıya uğramıştım. Burnuma darbe almıştım, çok kanamıştı ve -çatlamıştı. Meğer, ben de bilmeden, travmatik bir duygu üretmiş olabilirmişim bu olayda. Sonuçta burnuma beklemediğim bir anda darbe aldım. Sersemledim ve eski olayla birleştirdim. Hakikaten de fizikselden ziyade duygusal bir kaşıntı yaşadım ben bu olayda aslında. Beklentiliydim. Küçücük çocuk evde bağdaş kurup, ellerini kafasına kavuşturup 'anaam kadın anam' diye üzülsün istedim heralde, ne bileyim?

Ah be blogcum, daha kendimizin ebeveyni olamıyoruz, evdeki bebenin nasıl olalım? Vay zavallı ev gadınım, burun travman mı varmış senin, garibanım, yazık gız.

Psikoloğun dediklerini yaptım. Konuştuk, sarıldık, geyik de yaptık. Ve dün akşam bana ne dedi, biliyor musun blog. Kendi kendine, durduk yere, tam yatarken:

'Anne, senin oyun oynarken burnun kanadı ya, anne ben çok üzüldüm'

Yavrum benim. Şuracıkta öleyim mi yoksa paket mi istersin kalbimi? Ah.. nasıl bittim, tahmin edersin. Sarıldım hemen ve bol kepçe sevdim yine.

Bu olaydan ne çıkar? Valla çok şey. Keşke her zaman bu kadar berrak görebilsek sevdiklerimizi. Bir de travmama dokunmayan bin yıl yaşasın. Ee ne demişler, travmanın üzerine travma kurulmaz. Damlaya damlaya travma olur. Travmalar içinde bir seni sevdim, kalbimi sana....




5 Aralık 2017 Salı

Ne Çektin Be?

Şimdi bir bakalım.

En son burnumu kırmıştım. Üzerine de salya sümük hasta oldum. Çok iyi. Burnumu akıntılardan arındırabilmek için, hem şu hortumla çekiyor (işe yaramıyor), hem de pasifçe hıhlıyorum. Bazen de zorda kalırsam, deliklere kıvırıp tolaet gağıdı sıkıştırıyorum. Fakat, acıyor. Acıması kırıktan ziyade, akıntının olması bence. Bir de sol gözle, sol ağız kısmıma da acı vurdu- nedense.

Geçecek. En çok 2 gün daha süründürür. Sonra bir tutam iyileşeceğim ve gerisi gelecek, biliyorum. Hatta yarın bilgisayar başında çalışmaya devam edebilirim bile.

Bu sürede boş geçmiyim, dedim. Bağırsaklarımla hesaplaşma içindeyim. Çünkü bağırsaklar, kader ağlarımızı örmede tek büyük güç. Toplam 4 gündür nefis bir beslenmeyle en azından vücuduma yatırım yapayım, hücrelerime zenginlik katayım dedim. Şimdi de diyorum ki, neden şimdi, hep olsa ya? Bazı sağlık sorunlarım vardı, önceki postlarda bahsettiğim. Onların çoğundan cacık çıkmayacağından (hala tetkikler sürmekte) neredeyse eminim (büyük kısmı temiz çıktı) Geçmeyen kabızlığın ve eklem ağrılarının, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu, ayrıca aniden cortlayan anksiyete semptomlarının ana kaynağını bulabileceklerini sanmıyorum. Yani modern tıbbın ilgi alanına girmez. Yine de ilaç vermeye üşenmeyeceklerdir.

Bence benim hikayem bağırsaklarımda başlıyor. Hepsini teker teker açıklayan tek şey bağırsaklar. Bunu kanıtlayacak bir uzmanlığım yok. O sebeple bazı besinlere yol vermek ve fakat bazı diğer şık besinlere gönül vermek gibi bir döneme girdim. Henüz daha çok erken, bir rapor vermiyim şimdiden. Herhangi bir aşama kaydedersem, elbette severek-sevinerek buraya sunacağım.

Bugün okul psikoloğuyla randevu var. Galiba gariplik yine bende. Çocuğumun gözünün önünde geçirdiğim kazada, kendisinden biraz derbeder olmasını bekledim. Bir yerde sapıklık yapıyorum. Çünkü ev çocuğunun aslında tek derdi beni öpmek. Her gün bana 'bugün de mi beni öpemeyeceksin' diye soruyor. İlk birkaç gün 'öpemicem tabi anasınko satanko, dikkatli olacaktın' gibi kindar hisler dürtse de, şuan tamamen ona karşı 'gurban olurum sana bee' moduna döndüm. Ki kurban olma konusunda şaka yapmadığımı kanıtladım sanırım.

Ev erkeği de korktu. Duygusal Zekası Olan Çocuklar Yetiştirmek isimli bir kitap buldu, onu okuyor(gerçi kitabı kesinlikle sevmedi) Eğer çocuumuzun duygusal zekasına yatırım yaparsak, 10 numara insan olurmuş. Gördüğün gibi blog, biz modern ebeveynler için her şey kitapların sihirli dokunuşuyla çözülmeli. Ya da olmadı, çok klas bir okulla. Hiçbir şey yoksa, organik gıdayla.

Ben de bu ara geleceğin bağırsaklardan geçtiğine bir 'din' gibi inanıyorum. Ancak çok abartı geliyor. O yüzden susuyorum. Konu hakkında önce hislerim, sonra okuduklarım, ardından kendimde gözlemlerim önemli. Hedeflerim blog, şöyle:

- Geçmeyen kabızlığımı sonlandırmak
- Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonlarına yol vermek
- Eklem ağrılarımı geri postalamak
- Yorgunluğumu gidermek
- Sık hasta olmamak
- Cildimdeki kızarıklıkları ilaçsız iyileştirmek
- Son smear taramamda çıkan iyi huylu bir HPV virüsünü bedenimden defetmek (korkulcak bişi yok)
- Kaygısal halimden arınmak

Aklımı yitirdim gibi gelebilir ancak, sanırım hepsinin suçlusu bağırsaklar (HPV hariç). Ben genel anlamda çok yoğun ekmek-börek-kurabiye-şeker-simit-işlenmiş gıda ile beslenen biri olduğumu da eklemeliyim bu arada. Özellikle hayatımdan sigara ve alkolü çıkardığımdan beri. Seks gibi şeyler de azaldı tabi. Bu arada hayat şartları ile beraber kötü-çok vasat beslenme de beraberinde geldi. Elbette sebze ve doğal beslenmeye aşırı ilgim, hevesim hep vardı. Ancak uygulamada? Evet yılın bazı dönemleri kendime iyi bakıyorum, sonra tırt. Kolay, ucuz ve 'anlık' olanı seçiyorum. Farkındaysan kilodan hiç bahsetmiyorum, çünkü 52 kilo- gayet zayıf bir insan evladıyım. Hamur yiyerek de zayıf kalınıyor. Ve maalesef sağlık bu şekilde kandırılamıyor. Yani kısacası, şüpheleniyorsam bir sebebi var.

Elbette, stres de büyük faktör. Ancak vücut stresle başa çıkabilmek için yine bağırsakların iyi çalışmasına, bağırsaktaki iyi bakteriye ihtiyaç duyuyor, çok ilginç değil mi? Ve benim gibi idrar yolu enf. çok sık geçirmiş birinin, onca kutu ilaçtan sonra bağırsaklarını küstürmesi de hiç garip değil.

Ben iyi haberler oldukça, yazarım. Bağırsaklarım nolur beni yeniden sevin.

Hadi o zaman, kahve?


1 Aralık 2017 Cuma

Kan revan içinde annelik!


Yine bir fıkradan bildiriyorum ahanda buraya.

Son haftalarda ev çocuğu ile yaşadığımız aşk başka, bambaşka. Bir keyif, bir aile saadeti, bir neşe aramızda. Fakat yine de bazı soru işaretleri yok değildi.

Örneğin, aramızda 'sarı çizgiyi geçmeyiniz' ibaresi yok. Anne-baba olarak rahatça ağzımıza sıçabilir sanki. Bundan kıllanıyorduk. Mesela okulda yaptıkları bir kelebeğe bayılıyor şu ara. İşte mutlaka o kelebek sinir bozucu bir şekilde bir yerlerimize konuyor. Yani ev çocuğunun oyunu bu kurguda. Ev erkeği de 105 kez burnuna konan kelebekten artık sıkıldığını söylüyor. Bizimki tınmıyor. Gerçekten bizi tınmıyor. Oyun oynarken, bazen coşkudan naptığını bilmiyor ve canımızı yakabiliyor. Sonra da rahatsız olmuyor.

İşte dün de bu temada bir fıkra yaşadık. Yatmaya ramak kala, ev çocuğunun 'anne kitabını kapa da benle oyna' çağrısına kulak verdim. Tamam dedim, hadi gel. Geçtik kışlık kitap okuma köşesi dediğim yere (nalet olsun o yere). Birden arabalarla oynadığımız oyun, nasılsa takla atmacılığa dönüştü. Ve benim dangoz oğlum, 'dur anne, sen bi yat ben atlıcam' dediğinde, ona güvendim. Teslim olarak yattım. Ve bu oğlum geldi yüzüme atladı ya dostlar?

Baya yüzüme atladı- ya da hedefini şaştı bilemiyorum. Burnumdan kanlar tam tabiriyle oluk oluk akarken ve hatta bir yandan da ben kan yutarken, ev çocuğu bana dehşetle bakmıyordu. Sanki her şey normaldi onun için. Ev erkeği panikle ev çocuğunu giydirmeye başladı, mont vs. Acile gidiyoruz ya hani. Ev nasıl da birden kana bulanmış, hiç anlamadık. Dedim, dur şimdi. Siz kalın, ben gidicem. Acile gittim, röntgen çekildi, harbi kırık varmış, yuh, oha!

Neyse doktor ameliyatta olduğundan, beklemem gerekti epey KBB'de. O arada ağrım yoktu (kırıkta ağrı olmadığı da oluyor dostlar, kesin bilgi) Beklerken düşünmeye fırsatım oldu. Evden çıkarken ev çocuğuna sormuştum, 'oğlum nasıl yüzüme atlayabildin?'... O da bana 'gücümle yaptım anne gücümle' diyerek böbürlenmişti. Gurur duyuyordu sanki. Ona 'vay be nasıl çıkabildin onca merdiveni' diye gaz verdiğimiz sıradan bir sohbetteymişiz gibi. Farkında bile değildi. En azından kanları görünce şaşırması gerekmez miydi?

Burun kırıklarında sıkıntı yok da, burnuna çeki düzen verip alçıya alırken baya bilim kurgu gibi işlemler gerekiyor. O kısmını da atlattım, ilaçlarımı aldım, eve geldim. Velet uyumuş. Ev erkeği beni bekliyordu. Konuştuk biraz. Güya ev erkeğinin yorumu şöyle... Aslında panik olmuş ama her şey yolunda gibi davranarak, geçmesini beklemiş. Karar aldık, artık bir sarı çizgi alanı yaratıcaz aramızda. Hatta, sadece bize değil, tüm arkadaşlarına da zarar vermemeye çalışarak coşmalı-kudurmalı. Rahatsız olduğumuz / sıkıldığımız yerlerde ve bunu da ifade ettiysek, durmayı bilmeli. Empati kuracak yaşta olmasa da belli kuralları öğrenebilmeli. Bir insanın yüzüne zıplanmaz mesela, bunu bilmeli!

**

Ben bunları yazarken uyandılar. Yaptık o konuşmayı ev erkeği ile... Ev çocuğu da dinledi sonuna kadar (bu arada neşesi gayet yerinde) Ve bana ne dedi, biliyor musun ey blog?

'Ama anne, sen de yüzünü korusaydııın, neden korumadııın?!'

Abi ne yetiştiriyoruz biz? Bu konuda gerçekten uzman görüşe ihtiyacım var. Okul psikoloğuyla görüşeceğim bu salı.

Neyse, biraz daha açıkladım. Korumadım çünkü, seninle oynuyorduk ve üzerimden atlayacağını düşündüm. Birinin yüzüne direkt atlamayı hedef alabileceğini düşünemedim. Ama haklısın, yine de korumalıydım kendimi tabi, dedim.

Şöyle dedi:

'Ama anne ben hırsız gibi olurum o zamaan' (hırsızdan kastı suçlu)

Tabi modern-korkak ve ne bok yiyceğini bilemeyen ebeveynler olarak orada vicdan yaptık ve hemen yine onun kendini suçlu hissetmemesini sağlamak için çaba harcadık. Gerçekçi düşünürsek, neşesi yerindeydi blog. Yüzünde de herhangi bir karmaşa görmedim ne olay sırasında ne konuşurken... Sanırım biraz da olsa üzgün olmasını beklerdim.

Ben kendi anneme 4 yaşındayken bunu yapabileceğimi sanmıyorum. Bir yerde çok pis hata yapıyoruz, ama nerde?

We Need To Talk About Ev Çocuu


28 Kasım 2017 Salı

Diplerden...

Blog yazmamak bir kara delik. Yazmadıkça yazmıyorsun, yazmadıkça yazmıyorsun, yazmadıkça ya...

Bu aralar kurşun kalem - çizgili harita metod defteri ile yaşıyorum. Çokacaipdatlı. Duygu durumu raporları, izlenecek filmler / içlerinden izlediklerim, akşam yemeği fikirleri, haftasonu yapılacaklar, önemli randevularım, kitaptaki o satır gibi tüm iç baloncuklarımı oraya aktarıyorum. Yeni bir şey değil. Ömrümüz kurşun kalemle kağıda yazmakla geçmiş. Birden nasıl kaybolabildi? Kurşun kalem varken, her şey daha anlaşılırdı.

Yazmadığım günlere gelince... Birazcık anksiyete, kaygı bozukluğu, kafayı yeme deneyimlerimden bahsetmiştim. Çok geçmeden aynı şeyleri psikiyatriste de anlattım. Elbette, hemen kafa ilacı yazmakta tereddüt etmedi. Almadım, almayı da düşünmüyorum. Peki ne yapacaktım? Eğer tıbbi otorite size ilaç yazdıysa ve siz kullanmıyorsanız, kendinize çok işe yarar bir alternatif sunmalısınız. Bak yine hırslanıyordum. Hırslanmadım. 'Dur bakalım ev gadını' dedim. Madem yeterince diplere indin, dinle bakalım kendini.

Marketten en ucuz büyük boy çöp poşetlerinden aldım. Evin en arka odasından toplamaya başladım. Tam 9 büyük çöp poşeti, kullanılmayan eşya ayıkladım. Konmari yöntemi evet. Kitabı okurken çok salakça bulduğum bin beş yüz kısım olmasına rağmen, yine de evi hafifletme fikri çok içime sindi. Evi çöplerden arındırdıktan sonra, tüm kullanım alanlarımızı derledim. Dolaplar, çekmeceler, raflar... Çokacaipdatlı oldu. Evde bir sürü düzen değişikliği yaptım. Bunların hepsi toplam 5 gün sürdü. Yaparken bir yandan radyo tiyatrosu dinliyordum. Kaç oyun dinledim, bilmem. Sonuçta ev, bize sanki yeni bir hayat sözü vermiş gibi oldu. Ev çocuğunun evde oyun oynama iştahı, öte şekilde arttı. Bıkmadan kendi kendine 2 saat filan oyun oynuyor? Hö? Salona yaptığım 'kışlık kitap okuma köşesi' sayesinde her gün kendi isteğiyle bizi kitap okumak için çağırıyor. Hatta biz bile daha çok okumaya, film izlemeye başladık. Bir de evde sağlıklı yemek pişirmek gibi zevkler, arzular geri geldi. Konmari yapalı 4. hafta oluyor, durumlar hala güncelliğini koruyor. Nasıl yani? Gerçekten motivasyonumuz bu kadar 'ortam odaklı' olabilir mi? Düzenlemeyi yapan benim çünkü. Benim 'arınmış' hissetmem normal. Ev erkeği ve ev çocuğunun da belirgin şekilde günlük yaşamdan daha çok zevk almaya başlaması ne peki?

İlacın alternatifi çöp toplamak mı, gerçekten durum bu kadar basit mi? Hayır ev gadını belki de durum bu kadar karmaşık. Depresyon tıpkı nezle gibi ruhumuzun basit bir hastalığı. Onun da şiddetleri var. Mesela benim durumumda olan birine ilaçlı tedavi vermek, burnu akıyor diye burnunu cerrahi yöntemle almaya benziyor.

İyi bir haberim var. Bunu da yakın zamanda keşfettim.
Eğer kafan karışıksa, günlük sorunlar gözünde büyüyorsa, kendine olan inancın azalmışsa, sık sık kaygı senaryoların oluyorsa, merak etme sen 'duygusal, hassas, karamsar ya da depresif' biri değilsin. Bu saydığım şeyler yakın bir zamana kadar yaşadığım ve beni kör olmuş gibi hissettiren beginner seviyesindeki depresyon semptomları.Ve bu seviyedeki depresyonun ilacı, haplar değil. Düşünce cerrahisi.

Çünkü her şey en başında bir düşünce bulutuydu.


Cennetten bir kare

Cennetten bir kare: Siz kitap-kahve eylemindeyken, evdeki çocuğun coşkuyla kendi oyununda kaybolması ve evi saran mutluluk titreşimi.

Diplerden kurtulma yolculuğumdan bildirmeye devam edeceğim.

4 Kasım 2017 Cumartesi

Var mısığız genşler?


Gecenin şu vakti, eski bloğumu karıştırdım ve acaip eğlendim yahu! Sonra işin tadı nostaljiye kaçtı. Çünkü 2010'lara filan geriledim, okudukça. Tarihteki ilk blog yazımla karşılaşınca, içimi bir heyecan sardı. Argadaşlar, haydin gelin hepimiz kayda alınmış ilk blog yazımızı post'layalım. Herkesin bloğunda zaten apaçık duruyor ilk post, ne gerek var diyorsan- belki apaçık durmayan, bir şekilde uzaklaştırılmış olanlar da vardır. Ya da apaçık dursa da bir hikayesi vardır?

Benim blog camiasına adım attığım ilk yazım aşağıda. 2010'da eylülün bir pazar akşamında oturup yazmışım. Hayatımda hiç blogger tanıdığım / okuduğum / takip ettiğim yokken... Ve beni de kimsecikler okumazken.. Kimselerin beni okumaması aylar sürdü gerçi. Yazıyı bırakıyorum, hem de hiçbir imla düzeltmesi yapmadan.

Bir İstanbul eseri (Başyapıt)


İzmir'den taşınalı -yuvarlak ağız bile değil, kesin olarak- bir sene oluyor. Taşınma gibi başlamasa da zaman ilerledikçe biraz daha eşyalanarak, hatta kendi evime çıkacak kadar ileriye giderek, İstanbullu oldum.
Şimdi bu "İzmir bırakılır mı be" sohbetlerini bilenler bilir. Söz şurdaki meclisten dışarı, bu İzmir'i bırakmanızı, sanki hınzırlık yapmışsınız gibi eleştiren İstanbul yerlileri, aslında samimi değildir kanımca. Çünkü ben bunları izledim, bırakın İzmir'e yerleşmeyi, İzmir'deki akrabasına kısa süreli ziyarete gitmenin bile bedelini ağır öderler/ödetirler. "Yani şimdi bu Kıbrıs Şehitleri bizim İstiklal'in çakması mı oluyo" ile başlayan karşılaştırma listesi kentkart-akbil, barlar sokağı, ulaşım imkanları, metronun gocamanlığı, ünlü görme sayısı, kızların giyim tarzı, konser mekanları, evlerdeki ısıtma sistemleri, kaldırımlar, kaldırımda takılanlara kadar uzar gider. İzmir'e buyur edilen İstanbullu, İstanbul Belediyesi'nden milenyum kıyafetleriyle gönderilmiş, şehirde gözüne çarpan eksiklikleri ajandasına not alan modern kişi olarak buyrolur. Bunlar, anladığım o ki içlerinde iyice büyüyen İstanbul fanatikliğiyle evlerine dönerler. Ve Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, bu kişilerin yüzde 60'ı hayatında en az 3 kişiye Sirkeci'yi övmüş, yüzde 25'i İstanbul'un en iyi balık yapan yerini bulmuş, geri kalanlarda hala Avcılar'dan karşıya geçmeye çalışıyormuş.
Sorulunca, "İzmir'den geldim" desem, "Aaa orayı nasıl bıraktın, valla iş güç olmasa hiç durmam oraya yerleşirim" diyen arkadaşların "ben aslında jazz severim ama fırsat yok. ondan ferhat göçer dinliyorum" dediğini biliyorum ya da ahkam kesiyorum.
İstanbul, burada yaşayan için de yaşamayan içinde bankadan henüz çekilmemiş kredi gibi köşede duruyor. İstanbul vaatler veriyor, göz kırpıyor. İstanbul'dan vazgecmek, kendinden vazgecmeyle eşdeğer birşey gibi görülmüyor mu? Çünkü İstanbul'un bi kenarında durmak bile seni "online" yapıyor.
İstanbullular. Şu anda 70 milyon okuyucu bunları okurken söyliceklerimi sonlandırıyorum. İstanbul sizin olmasın. Bence özgür kalın. Ne demiş fayt cılap, "sahip olduğun şey gün gelir sana sahip olur".

İlk yazımda kullandığım görselim de şu olmuş:



Bu yazıyı yayınladığımda hemen yorumlar gelir ve kısa sürede yazımdaki aşırı müthiş tespitler hakkında halk münazara yapar filan sanmıştım. Hatta bir süre yakınlarımdan bir bloğum olduğunu gizlemiştim bile. Çünkü gizemli yazar olmak sahgdjhgdaj. Maalesef ilk yorumumu aylar sonra spam bir hesaptan alacaktım.

Her neyse benim tarihteki ilk post hikayem bu.
Var mısığız siz de?

2 Kasım 2017 Perşembe

Uykuya yığılmadan önce...

Şuana inanamıyorum.

Bir vakit buldum ve buraya koştum!

Günlerim, hastane - bizim ev ve metronun herhangi bir kabini arasında zıpçıktı gibi geçiyor. Sanki bir haftadır değil de aylardır böyle yaşıyormuşum gibi, hastanede en sevdiğim koridor, güneşi alan favori köşem, oturup kahve içtiğim koltuğum filan var.

Annem dolu dolu 4 gündür orada. Ameliyat dün gerçekleşti. Standartlarına uyan bir operasyondu. Sessiz sakin bitti gitti işte. Annem hastane odasında azimle pırt yapmaya çalışırken, koridorda başkalarının deyimiyle 'maşallah tazı gibi' yürüyüşünü yaparken, hala anacığının acısından kaçıyor. Bir kapılsa, iyileşemeyecek. Hastane ona nasıl dar geliyor, kim bilir. Canım annem, önce annesini, sonra da virüsün teki yüzünden sapasağlam rahmini kaybetti. Normalde annesinin ağzına zıçmak için her yolu deneyen ben, ömrümün geri kalanında annemin ben cepheli mutluluğu için elimden geleni ardıma koymamaya niyetlendim. Bana baktığında içinde güneş açsın istiyorum. Artık dert ettiği hiçbir şeyi kalmasın, sadece kendini kalkındırsın. Çekirdek ailemiz kalbinde yıldız gibi parlasın, birbirimizi saralım, sarmalayalım.

Eve geldim bi koşu. Tarhana pişirdim. Koydum kavanoza, kalanı da evdekiler için tabaklara. Koştum yine hastaneye. Annemin pırtı bizim için şuan oldukça önemli. O sebeple tarhana istedi. Karton bardaklara koyduk içtik. Çok keyifli oldu bu şekilde çorba içmek. Havalı durdu. Tarhanadan beklemezsin. Bu kış bol bol film karşısı bardakta tarhana içmeyi planlıyorum.

Bugün benim de son noktayı koyan bir tetkikim vardı. O da olmasın mı tam annemin yoğun bakımdan çıkarılacağı, o hassas dakikalarda? Tüm hafta beklediğim tek an. Annemin ameliyattan çıkacağı an. Daha annemin ameliyat olacağını öğrendiğim günden beri bu anı beklemişim. Nasıl olmam orada? Hem ya bir ihtiyaç olursa. Yoğun bakımda aklına üşüşmüş olabilir, anacığı mesela. Kötü hissediyor olabilir. Asla ameliyatın kötü geçeceğini düşünmedim bile. Tek düşündüğüm annemin enkaz duygusu. Koştum ürolojiye, açıkladım. Dedim, şimdi napayım ben? Maalesef, anca birkaç ay sonraya yeniden randevu verebiliriz. Ya da gel seni erkenden sokalım tetkike, koş al malzemeleri hemen- dedi. Ayh reçetede kateter filan yazıyor, hani şu alt takımlara sokuşturulan ince çubuklar. Oyfff!! Hemen koştum alayım diye, baktım birincisi kalmamış hastanede ama ikincisi var. Hem de annemin ameliyat olduğu kadın hastalıkları katının bir alt katında. Aldım malzemeyi ancak, bi çılgınlık yapıp yeniden ameliyathanenin önüne gideyim dedim. Şansıma, doktorun yoğun bakımdaki hastaları ziyaret ettiği o alarmlı ana denk düşmüş oldum. Bu, annemin her an oradan çıkacağı anlamına geliyor. Uyanıklık edip ürolojiyi aradım. Uyanıklıktan kastım aslında dürüstlük. Rafet el roman, romantikliğinde durumu izah ettim. Dedim, kapısındayım. Çıkacak şimdi. Kal dedi, tamam. Dedim, ay çok teşekkür ederim. Çat dedi kapattı. Duyduğum en kibar çattı.

Annemi gördüğümde bir güzeldi. Ona aldığım mavi geceliği giydirmişler. Bayıldım tatlılığına. Beni gördüğü ilk an, yüzü titredi, duygulandı. İyiydi, kafamdaki ağırlık uçtu gitti, hafifçik oldum. Sarıldım, öptüm. Odasına yerleşti yeniden nihayet.

Neyse az biraz gecikmeyle tetkike yetiştim. Dünyanın en uyuz işlemi fakat en şahane sonucundan sonra, biraz da mutluluktan ağladım. Haftalardır nörolojik mesane denen ve omurilikle ilişkili görünen sıkıntının, sebebi fiziksel bir olay çıktı. Operasyon kararı alındı. Aralık ayında... Halaylarla çıktım doktorun odasından. Hemen ev erkeğini aradım, ağlamaklı mutluluktan. Pek duygusal tepkiler vermeyince, ben de 'neyse kapıyom' diyip kapadım.. Gıcık bile olmadım. Anneme koştum, biraz da ona mutluluk çıldırması yaptım. Annem önce sevincime katıldı ama sonra deli miyim diye baktı, gördüm. Kimse benim kadar korkmadığı ve gugıllamadığı için sanırım, benim bunca sevinç kudurmama 'kısakes' muamelesi yapmış olabilir asajdakj : ))

Bu hafta her bir gün, sabahtan gece uykuya kavuştuğum ana kadar topuklarıma dek yorgunluk, stres ve beklemeyle geçti. Yorgunluğumdan yorulmayı unuttum, o derece. Fakat olaylar zarif bir şekilde iyi ilerliyor diyebiliriz.

Ve tabi her şeyin aynı anda iyi olması mümkün değil. Bu akşam da ev çocuğu öksürmeli hasta oldu. Gelsin ulan. Sorunların böylesi gelsin.

Kahve?

Candan Erçetin'den geliyor; Meğer...

Okulun psikoloğunu çok sevdim. Hatun, beni klişe paragraflarla uğurlamadı. En son oyun oynarken burnumun kırılması ve ev çocuğu ile ilgili ...