15 Ocak 2019 Salı

Kış, yağmur, uyku ve eylemler.

Yine yağıyor. İzmir, sana ne oldu?

Bu aralar ev, yarı açık cezaevinden hallice. Ne dışarı çıkabiliyoruz. Çıksak bile azcık kalabiliyoruz. Dışarı çıkamamak 5 yaş çocuğunun tüm düzenini etkiledi. Uykular, ne uyku- beslenmeler ne beslenme. Yani, yorulmayan çocuk uykuya aç olmuyor, masalarda da hiç afiyetle yiyemiyor. Napsın garibim? Ev kuşu oldu. Artık bebeyi kreşten alırken, hazırlıklı gidiyorum. Akşamın planı hazır oluyor ki, içimde neşe olsun. Çeşitli oyun hesaplarından bir oyun belirleyip, akşam oyun odaklı takılıyoruz. Herkes için heyecan oluyor. Zaman geçiyor. Saçmalamak ile eğlenmek arasındaki ince çizgideyiz. Sanki gerçek bir işimiz varmış gibi hareket yaratıyor. Dünkü oyunumuz bir kelimeyi hecelerine ayırıp, kaç hece olduysa o sayıda top fırlatıp tutma temalıydı. Bence dünyanın en saçma kurgusu. Ama eve hapis ve can sıkıntısından ölecekmiş gibi hissediyorsan, inan eğlenceli geliyor. Oyuncak tren ya da arabanın başına oturmaktan bin kat iyidir.

Erken yatağa gitme konusunda yeni teşviklerim oldu. Mesela yatak odasını özenli şekilde topluyorum. Yatak takımlarını daha şirin renklerde seçiyorum. Kahve ve çayla işim öğlenden önce bitiyor. Uyku öncesi kremlenmelerimi savsaklamıyorum. Dişlerimi çok erkenden fırçalıyorum. Bunun da olumlu etkisi oldu bak. Mesela akşam yeme içme işleri komple saat 7'de bittiyse, hemen dişlerimi fırçalıyorum. Tüm ses çıkaran elektronik cihazlarla ilişkimi kesiyorum. Ev çocuğunun uyku saati geldiğinde, ben de kendimi hazır hale getiriyorum. Çocuk yatırır gibi kendimi de giydiriyorum; bellerimi içime sokuyor, pijama altımı göbeğime kadar çekiyorum.

Belki biraz bir şeyler okuyorum ya da dün yaptığım gibi, ev çocuğuyla beraber sızıyorum. Sonra da kendi yatağıma geçiyorum. Dün bu şekilde saat 20:30'da sızdım ve alarm da özellikle kurmadım. Kaçta uyanırsam, odur ihtiyacım diyerek. 06:22'de uyanmıştım. İyi geldi. Çok uyumanın verdiği büzüklükle güne hiç zımba gibi başlayamadım gerçi. Ama beynim bir karyola ise, sanki karyolanın altını, ta gerilere kadar temizlemişim gibi, pırıl pırıldım sabah. Bazı günler, günü harcamaya kıyabilirsem yapmak istiyorum bu şekilde. Çünkü her bir gün insanın elinde şahane bir malzeme aslında. Kıyabilirsen kıy. Sıkıyorsa uykuya ver.

Böyle dediğime bakma. Artık sağlık denen mekanizmanın, sadece seçtiğimiz temiz gıda ile değil, başka eklentilerle çalışabildiğinde olan inancım gelişti. Uyku mesela çok önemli bir takviye. Öyle hafife alınacak bir mesele değil. Sosyal ilişkiler de öyle. Seks filan. Birine sarılmak. Kasiyerle olan diyaloğun. İşlerle ilgili aldığın geri dönüşler. Uzun süre, gıda seçimi ile hepsi hallolur sanıyordum. Çok ilkel bilgi.

Bazen depolar projemi düşünüyorum. Zıbam diye güçlü bir etkisi olmamış ama nasıl derinlikli çalışmış içimde. Bazı şeylerimi ebediyen değiştirmiş. Nasıl oldu? Ne oldu? Düşünmeye zorladı çünkü. Düşünmeye.

Şimdilerde elimde yine plan program işleri. Napayım. Olmayınca kayboluyorum. Bu sene benim inşaat senem. Bugüne kadar hep tadilat dönemleri yapardım. Şimdi baya, baştan sona inşaat var. Çünkü bu kez yeni şeyler öğreniyorum. Elimdekini iyileştirme işi değil. Yeni, bunlar. Bu nedenle, günü doğalında- gelişine göre yaşama şansım yok. Her günün ödevleri var. Bu ödevler, daha önceki yazıda yazdığım gibi, kavramsal değil, baya uygulaması olan- direkt bir konuda yol almayı hedefleyen basit görevler. Benimkiler daha çok işsel.

Depolarda ise durum farklıydı. Daha çok takıntı haline gelen isteklerimle yüzleşmeye çalışmıştım. Onlarla yüzleşmek kirden tıkanmış boruları açmış, gerçekten faydası olmuş. Olgusal bir değişim yaşamışım. Şimdi onun verdiği ferahlıkla yeni eylemler üzerinde çalışıyorum. Demek ki neymiş, senin zihnini meşgul eden objeler, önünü tıkıyor, yeni akışlara izin vermiyor. Yenisinin gelmesi için, alan açmak lazım. Gelişim de bu değil mi zaten?

Bugünün ödevleri de işler de bitti sayılır. Yürüyüş yapıcam, biraz ıslanayım. Yavrumla akşam buluşmamız için hazırlanmam lazım. Menüde karnabahar var. Ona marketten meyve de alayım. Güzel sayılabilecek bir gün. Zorlasam, mükemmel bile diyebilirim.




11 Ocak 2019 Cuma

Gök Gürlemesi.


Tam bir kış pornosu çekiyorum. Belden aşaamla değil. Yağmur var. Evde yalnızım. Sessizlik, gece. Çay var, taze demli. Üzerimde polar gecelik. Kitaplarım baş ucumda. Sesler var. Gök gürlemesi, bulaşık makinesi ve pıtır pıtır yağmur.

Keyifoğlukeyif.

Aslında domuz günlerimden birini yaşıyorum. Sebepsiz domuzluklar. Mesela, bugün şeye sinir oldum. Daha Avrupa'ya taşınalı yarım sene olmuş bir tanışımın, çevrecilik konularında Türkiye'yi ayar vererek sosyoş medyoşundan eleştirmesi. Ya pardon ya? Noldun hemen dötüm, diyesim geliyor ama ona da mecalim yok. Çok pis Avrupa ağzı yaparak konuşabiliyor bir de. Beni yerle bir edebilir. Yıllardır Avrupa'da yaşayan, oraları köyü bellemiş başka kişiler de tanıyorum. Onlarda yok o ağız. Bazı üsluplar vardır, bilirsin sende. Aşırı idealist, aktivist, laf ebesi ve ted talks tınılarıyla dolu. Sen ne desen çok mahalleli durur. Yoruluyorum bundan.

Mutfağın lavabosu damlatıyor. Ona da aşırı öte sinir oldum. Ev erkeği 5 litrelik su şişesini kesip koyuvermiş, sorun çözülmüştür, dedi. Baktım nerden olduğu belli olmayaraktan, yine damlatıyor. Mutfak lavabosunun değişmesi lazım. Geçen seneden beri sıkıntılı. Ev sahibi tadilata yanaşmaz. Parasızlığından dert yanar. Ev erkeği, kira eve para harcamaz. Derme çatma yöntemlerle geçiştirilecek. Geçiştirme iş hiç sevmem. Yıllar önce, henüz ev erkeği ile flörtlüyken, Ayça Şen telefon şakaları yapardı. Yıl 2009 filan. Biz de tabi o zamanlar sevgilimize çiçek yaptırıp yollamıyoruz, o işleri hafife alıyoruz. Şaka yaptırıyoruz kjasakgf.. Mail attım Ayça Şen'e. Dedim ki kendisine yılın en iyi kiracısı ödülünün verildiğini söyleyin (beraber yaşıyorduk) Ev sahibiniz sizin için yarışmaya katılmış diyin. Ayça güzel geyik çevirdi bu kurgudan. Ev erkeği de kısa bir anlık da olsa yedi. Yer. Çünkü kendisi örnek kiracı. Kirayı saat gibi vakitlice yatırır (en büyük korkusu borçlu kalmak- memur çocuğu) ve evle ilgili hiçbir aksaklığı iletmez. Kendisi halleder. Biz kendi bünyemizde o sıkıntıyı çevirir çevirir şişeriz. Kiracılıkta toprak gibi olur, akarsu gibi olur, gece gibi olur.

Bugün canım yemek pişirmek istemedi. Hatta yemek fikri bulmak bile istemedi. Ev erkeğine dedim ki, bugün fikir senden. İşin bel büken kısmı o zaten. Lahmacun söyleyelim, dedi. Hesapladım, 5 lahmacun toplam 57,5 oluyor. Çok pahalı. Biz, eskiden lahmacunu ucuza yerdik. Tanesi 11,5 lahmacun mu olur? Zaten boş bir gıda. İçeriğinde ne var allasen? Lahmacun ikonumuzla da oynadılar. Ne ucuza yiyebiliyoruz, ne de besin değerini beğeniyoruz. Valla artık lahmacun yerken yanına kova kova salata yapıyorum. Lahmacunun arasına dürdüğümüz rokayı yeşilden saymıyorum ha. Adeta salatanın içine lahmacun dürüyorum. Yine işin çoğu bende anlayacağın. Lahmacun başrolde değil. İnce ince tüm bun ayrıntıları hesaplayıp, akşam yemeğinde yine insan gibi yemek pişirdim. Peki ya maddi yönden avantajda olduğumu düşünüp, ek bir zafer duygusu yaşamam? ajgsjagfaj.. 

Yaşlanmanın bir olayı var, blog. Eskiden 'iyi olur' diye mecburen yaptığın şeyler, artık 'bazen de yapmayıver canım' desen de hiç alınganlık yapmadan- yapmaya devam ettiğin şeylere dönüşüyor. Bu lahmacun meselesi, böyle de yorumlanabilir.

Daha ileri yaşların da başka bir olayı var. Örnekle anlatayım: Dün ev çocuğunun dönem sonu gösterisi vardı. Anneler, babalar, anneanneler, babaanneler ve dedeler gelmiş. Dikkat ettim, sahnede yapılan konuşmaya, anneannelerden (ya da babaanne) cevap gidiyor. Mesela okulun müdürü, 'geldiğiniz için teşekkür ederiz' diyor ya, arkadan bir ses duyuluyor 'biz teşekkür ederiz'.

Bunlar hep anneannelerden çıkıyor :D

Öğretmen, sahnede şöyle diyor; 'Bu sınıfımda velilerim çok ilgililer'.. Yine ses geliyor, 'sağol yavrum'..

Bu ne, bu?

Bir de annemlerin yaş grubunda yumuşak geçişler bitmiş. Annem telefonu dan diye kapatıyor örneğin (o yaş grubunda çok gördüm bunu) Bendeki gibi 'tamam.. görüşürüz.. görüşürüüüz. oldu, iyi eğlenceler, çok öptüm' geçişi yok. Anneminki şöyle;
Annem: 'Ben yemek yaptım, siz direkt gelin'
Ben:'Tamam, anne. Var mı bir ihtiyaç?'
Annem: 'Yok'
Ben: 'Tamam, hadi görüşürüz'
'...'
Ben: 'Anne?'
'...'

Kapatmış.

Çok şiddetli gök gürlüyor. Yırttı ortalığı. Gök nasıl gürlermiş diye baktım internetten. Çok ilginç olaylar değil mi? Kitaplarıma döneyim bari. Çay da ısıtayım. Güzel bir akşam. Koltuk da benim, gök de benim.

9 Ocak 2019 Çarşamba

Ordan buraya çene.


Anacım bu ne yoğunluk. Ateş oldum cürmüm kadar yer yakıyorum. Neler yapıyorsun gız, toplantıdan toplantıya mı koşuyorsun, diyar diyar mı geziyorsun dersen, vallahi de şu masamdan ayrılmıyorum aslında. 2019 çalışma senem olacak, beynim kanayana kadar çalışmam gerekecek demiştim ama sanki demesem de evren üzerime bir takım yüklü iş listesiyle gelecekmiş. Ben leb demeden leblebiyi görev edinmişim anlayacağın.

Bak sana anlatayım.

Malum evden çalıştığımı biliyorsun. Geçenlerde en çok işini yaptığım firmadan tipik bir çağrı aldım. Toplantı yapılacakmış. Öf pöf diyerek gittim. Kurumsal karşıtıyız ya, toplantıları filan çok nanay buluyorum. Toplantıların hiçbir verimliliğini görmedim şahsen. Eğer gün toplantısı değilse. Orada yine bi altınlar birikiyor, kısırlar yeniyor. İş toplantılarında ise, herkesin yazışmayla halledebileceği vasat işler, sonradan kaybedileceği garanti olan kağıtlara not ediliyor.

Neyseh, işte ben bu kafada söylene söylene toplantıya gittim. Ve fakat... En son belki de lisede müdür odasında yaşadığım döt büzüşmesini yaşayacağımı nereden tahmin edebilirdim ki a dostlar?

Kapitalizm sineği reklam ajanslarından biri beni ve yaptığım işi mercek altına almış. Ta 1 senedir yaptığım tüm içerikleri inceleyip, içlerinde 3-5 tane hatalar bulup, bir güzel sunum hazırlayıp firmaya yollamış. Demiş ki sizin işlerde biz hatalar bulduk, biz size talibiz. Vay yavşakoğlu vay. Sen kapitalist canavarı halinle, gariban freelance ekmeğine göz mü diktin dötoğlanı? Burda böyle dediğime bakma, aslında orda kendimi gayet hüzünlü hissettim. Mesajınız Var filminde, Meg Ryan'ın kitapçılar lobisi karşısında tek başına kalıvermesi vardı ya? Heh işte öyle bi hüzün. Bir de hatalar aşırı dandik, resmen kasmışlar bulmak için. Çok saçmaydı ama arkamdan iş çevrilmiş. Bana pusu kurulmuş. Ay salak kapitalizm. Sen işleri kurumsal yoldan halledebileceğini mi sandın? Kötü niyetinle kal.

Bizim müdürler bende ısrarcı. Çünkü ajansların insanı soyup sovana çeviren o korkunç bütçelerini ben onlara çıkarmıyorum. Yaptıkları işlerin ne seviyede olduğunu da biliyorum aslında. Kendime güvenim tam. Müdürler de o nedenle beni, ajansa karşı savunmuşlar. Bana da sadece bilgilendirme olsun diye bu sunumu izletmişler. Tabi ki kimse o kadar masum değil. Sanırım biraz da ücret talebim nedeniyle benimle devam ediyorlar. İşimden de memnunlar. Hata diye sunulan maddeler, hata gibi görünmüyor. Günün 24 saati bana ulaşabiliyorlar. Aklın yolu bir. Hata dediklerim mesela 500 içerikte bir tane buldukları minik bir harf hatası. Ya da normalde yapmadığım, sadece o içeriğe özgü (çünkü benden öyle istenmiş) bir biçim farklılığı.

Açıkçası firma benle çalışmak istemeseydi de sorun değildi. Her ayrılık yeni bir başlangıçtır derler. Buna inanıyorum. Zaten hani ayırıyorduk yolları? Şimdi bana bağlılık sözleri ettiler, hiçbir şey anlamadım. Bu sene de çalışıyoruz anlayacağın.

Bu sunumun bana farklı etkileri oldu ama. Ekmek resmen aslanın ağzında. Millet para kazanmak için vızır vızır çalışıyor. Ayak kaydırmak gibi bir kavram var mesela o dünyada. Ben de masamda çay mı içsem kahve mi içsem rahatlığında yayılıyorum. Bu böyle olmaz, dedim. Biraz hayatıma rekabet sokayım. Ama kimle rekabet edicem mınako? En iyisi, yeni sorumluluklar alayım. İşte öyle başladı her şey. Şimdi 2 ayrı iş daha üstlendim. Kazancı az ama beni ısıtıyor. Başka türlü kaslarımı çalıştırıyor işsel. Bu nedenle, masa başında aralarda youtube takılarak çalışma lüksüm bitti. Baya ofis etiği koydum kendime. Bakalım nereye varacağız?

Davul da minik minik ilerleme halinde. Hemen ritmler atınca havaya girmiştim. Şimdi adam gibi yavaş metronomda egzersizler yapıyorum. Çok sıkıcı. Bende hiç sabır yok. Yavaş çalmayan hızlı çalamazmış. Mecburen o egzersizleri yapıyorum, her gün. Sabırlı biri olmayı öğrenebilir miyim acaba, 35 yaştan sonra? Bana sabır lazım. Sabırsızlık edip hemen yapar halde olmak istiyorum.

Yapar halde dedim de, aklıma ne geldi. Depolar projesinin bana çok ilginç bir katkısı olmuş. Artık kendime hedef koymadığımı fark ettim. Bir şeyleri yapmanın programını hazırlıyorum sadece.

Yani, önceden maddeler 'bilmemne ol'.. 'şöyle davran' gibi olurken, şimdi direkt somut ve plana yönelik. Mesela, 'işle ilgili şu kitabı bitir, şu uygulamayı işlerinde kullan' gibi. Hani soyut evren, somut oldu sanki. Hani vardır ya. Hayalindeki sen... Kendinin en iyi versiyonu... Bunlarla işim bitmiş gibi görünüyor. Bu romantiklik, ben kendi depolarımla yüzleşip, afedersin ümüğümü sıkana kadar geçmek bilmiyordu. Hep ben o üst halim olacağım sanıyordum. Öyle bir şey yokmuş. Olmaktan çok yapmak varmış. Ya, bunu da yeni öğrendim. Belki sen daha erken yaşta öğrenmişsindir.

Ev çocuğunun her yaş gününde, ona mektup yazarız. Bu sene de mektuplar yazıldı. Ona gelecekte nasıl bir üslupla sesleneceğim konusunda kararsızım. Bazen sislerin arkasından sesi gelen perimsi anne sesimi kullanıyorum. Sanki ölmüşüm de töbe töbe. Bazen de çocuğunun dötünü yiyen o pijaması bolarmış anne samimiyetinde yazıyorum. Çocuğa baya daşşak geçme malzemesi veriyorum, hadi bakalım hsjgajgf.

Şubat sonuna kadar büyük maratondayım. Daha sık yazmaya çalışırım. Hatta iyi geliyor ya, yazayım! Her gün minik bir not belki. Hadi hıyarlısı.

30 Aralık 2018 Pazar

Roman adı gibi: Son Pazar Yazısı


Pazar sabahının olmazsa ayıp olur kahvaltısından sonra soluğu burada alasım geldi. Aslında klasik pazar kahvaltısı anlayışım aşırı değişti. Peynir mesela masamdaki lüks gıda haline geldi. Eskinin sucuğu - nutellası bugünün ezinesi oldu, ne acaip.

Şu serpme kahvaltı lafına güldük geçen. Ne demek serpme? Masaya zeytinleri mi serpiyorlar nasıl oluyor yani? ajksjkaf.. Hiç sevemedim dışarıdaki o serpme kahvaltıları ben. Sen sever misin? Ne zeytinin tadı ne peynirin, hiç damak tadıma uymaz. Kahvaltı konseptinde bulunan kızartmalı mevzular fazla gelir, ağır bulurum. Reçel - bal zaten asla yemem. Ee ne kaldı geriye? Kokuşuk yumurta :/ Onu da ev dışında hiç yiyemem. Çünkü özde yumurta sevmeyen, anca kendi yaptığım yumurtayı yiyebilen biriyim. Bir de bence kesin başkasının tabağında arta kalanları da kakıtıyorlardır. Çöpe gönderdiklerini sanmam. Şu an sırf kahvaltı tercihlerimden, kaç kişi beni gıcık buldu? Gıcığım, kabul. Masada çocukluğumdan beri gıcığım. Annem ne çekmiş. Aslında çok da s.klememiş. Yemiyorsam, yemiyorumdur. Hiç seçenek çoğaltmamış. Ne kadın ya. Ben çiroz gibi, zapzayıf çocuk.

Çay içiyorum bir yandan. Ne güzel his. Sabahları ev erkeğini uyandırmanın en garanti yöntemi bu: 'Çayı koydum, kalk'.. Bu bizim Türklere özgü bir çeşit çağrıdır değil mi? Çayı koydum gel. Yataktan çıkmayan nice yiğitleri kaldırır demlenen çay. Kışın hele.

Yavşaklığımı mazur gör blog. Bu haftayı atlattım, onun mayışıklığındayım. Nasıl stres yaptıysam şu okul partisini, aynı gün regl oldum. Erken geldi bu kez. Fakat iyi oldu, güzel oldu. Çocuklarla eğlendik. Hepsi birbirinden tatlı oğlumun sınıfındaki çocukların. Çok şanslı bir veledim var gerçekten. Okul konusunda şanslı, arkadaşları ve öğretmeni sevgi dolu. Daha ne isterim ki bir kreşten? Aslında daha isterim bıraksan ama bence en önemlisi sevgi titreşimlerinin havada uçuştuğu bir yer olması.

Pastam da beğenildi. Tadı umduğumdan iyiydi. İnce bir dilim de ben yedim ve her çatal darbemde, kendimi tebrik ettim. Olmuş. Eminim bir dahakine daha iyisi olmayacak, çünkü tarif unutan biriyim. Yaptığım hiçbir yemeği bir sonrakinde hatırlamadığım gibi, bazen yapabildiğimi bile unutuyorum. Mesela senin kaçıncı kez yapmış olman gerekiyor, bir yemeği artık mutfak hafızana almak için? Ben 45 kez yapsam bile fark etmiyor. Unutuyorum. Ertesi gün, reglin ikinci günü, yani bendeki en ağır geçen gün, ev erkeği ile şehir randevumuz vardı. Ona çaktırmadım pek ama gerçekten evden çok isteksiz çıktım. İyi ki de çıkmışım.

İzmir'in kurtarılmış tek tük etkinlik yerlerinden biri olan Karaca Sineması'na gittik. Karaca'nın özelliği, diğer sinemalara gelmeyen sanat /festival ya da sıradışı filmleri gösterime sokması. Yani eğer Müslüm filmi dışında seçenekler görmek istiyorsanız, gideceğiniz yer orası. Biz de çok enteresan bir filme girdik. Zaten sırf o filmin hatrına bile, gün kendini kurtardı. Sonrası kahvedir, yemektir, sohbettir- detay hep. Fakat linke tıklar da, filmi görmek istersen, aman dikkat! İyi bir ruh halinde olmanı tavsiye.

Yarın yılın son günü. Bugün de depolar projesinde son gün.
Akşam final bir depo yazısı yazayım.

İyi pazarlar.

25 Aralık 2018 Salı

Son günlerden kısa kısa...


Az sonra ev erkeğiyle film randevum var. Hızla yazabildiğim kadarını yazayım. Bu aralar fişşek hızıyla günler geçiyor çünkü bizim evde her yılın son haftası fırtınadır. Bir kere ev çocuğunun doğum günü var. Ki burada, ele güne karşı durumları devreye giriyor çünkü okulda mecburi bir kutlama yapmak lazım. Ev yapımı atıştırmalıklar ve tamamen ev yapımı pasta ile tüm sınıfı tatmin etmek lazım (okulun ricası) Ele güne karşı dediğimiz aslında tam da bu. Çünkü bizim ev çocuğu, kakaolu suya bandırılmış bisküviyle bile doğum günü pastası tatmini yaşayabilir. Fakat okul partisi?

Kendime güzel bir eylem planı hazırladım. Yardımcılarım da var (ev erkeği ve annem). Parti masasındaki kahramanlar belirlendi, malzemeler toparlandı, tarifler çalışıldı, işin imaj kısımları tasarlandı (pasta üstü süsleri, renk kombinleri gibi detaylar)… Yani o gün sitcom dizisi tadında aksilikler çıkmazsa, biz Perşembe günü güzel bir doğumgünü anısıyla, o günü kapatıcaz gibi duruyor. 5 yaş, sana hazırız!

Bunun dışında yılın son haftasının benim için olmazsa olmazı, dirlik-düzen içinde yeni seneye girmek. O dolaplar temiz olacak, o çöpler ayıklanacak, her yer mis kokacak, sade görüntü olacak, hoş bir müzik tıngırdayacak ve mumlar yanacak. Annem Trabzonlu değilmiş de Brooklyn'liymiş gibi, evin içinde asil bir 'şarap kadehi tutan kadın' figürü şeklinde gezerek, pembe güzel cildimle sarışın çocuğuma kibar kibar gülümseyeceğim. Fakat ne ben pembeyim ne oğlum sarı. Neyse hallederiz. Yarın temizlikte son gün, kısmetse evladım.

Parti ve temizlik dışında, ev çocuğunun kreş yaşamı başladığından beri biz her yılın son haftasından bir gün ev erkeği ile başbaşa serserilik yapıyoruz (sanki 15 senedir yapıyormuşuz gibi, daha bir kez oldu ayol) Yani yapmayı kararlaştırdık aslında. Evden çıkıyoruz, sabahtan. Veledi kreşe bırakıp, haydi şehir turu. Ev erkeği çalışmıyor yılın son haftası. Geçen sene aşırı yağmurluydu hava. Sinemaları gezdik, kafamıza göre bir şey bulamayınca, minnoş bir cafe bulup, uzun uzun sohbet + kahve şeysi yapmıştık. Ordan öğle birası, arkasından köfte gömmece. Finalde alışveriş ve yeniden bebeyi almaca. Amaç beraber tüm gün, şehirde takılmak. Bir de bu planın erotik alternatifi var ama arasında seçmek gerekse galiba dışarda yemeli içmeli planı tercih ederim. Bakalım bu Cuma, gerçekten yapabilecek miyiz? Olağan dışı bir aksilik olmazsa!

Tüm bu günleri hasarsız atlattıktan sonra, başka bir maraton haftasonu + Pazartesi günü çılgınlığı var ama ondan burada bahsetmek artık çene düşüklüğü olacak. Şimdilik yılın son haftası çenemi burada tatlılıkla keseyim.

***

Evimizin bir tek hırsızı yoktu. Artık o da var. Ama çok orijinal biri. Kendisi düzenli olarak her mevsim sadece bizim kata çıkıyor ve ev erkeğinin spor ayakkabılarını çalıyor. Bu bazen baharlık spor ayakkabı olurken, mevsime göre bot-spor ayakkabı da olabiliyor. Ev erkeği gibi malı aşırı kıymetli birinin, bu sabah sinirden nasıl küçücük bir oğlan çocuğuna döndüğünü kendi şaşkın gözlerimle gördüm! Gerçi hırsızımızın sadık şekilde yeniden gelmesi daha şaşırtıcıydı. Ayakkabıları artık başka türlü muhafaza etmeliyiz, ders 1. Buna ikna olduk.

Ben ev erkeği sinirden içine kapanırken, boş durmadım. Apartmanda kısa bir araştırma yaptım. Aldığım bilgilere göre, bu hırsız bizden önceki kiracıların erkek yetişkin spor ayakkabısını çalmış. Ayak numarası ev erkeği ile aynı olan diğer komşuların, pahalı- kaliteli ayakkabıları aynı saatlerde kapı önlerinde olduğu halde, onları çalmamış. Çünkü onlar spor ayakkabı değil! Demek ki hırsızın bir tarzı var.

Apartmana düzenli girip çıkan biri, onu da apartman kapısının herkese açılmıyor oluşundan çıkardım. Durum şu, ev erkeğinin güzelim yeni kışlık spor botları çalındı ve kendisi şu an hırsıza kızgınlığından kendisine başka bot almıyor. Ne tuhaf bir adam?

***
Diğer blogda davul aldığımdan bahsettim. Baya elektro davul aldık, koyduk salona. Bunun hikayesini bir ara anlatırım. Asıl bahsetmek istediğim... Yeni bir ritm öğrendim ve 2018'ime damga vuran şahane bir şarkıya eşlik edebiliyorum. Şu anda kendimi davulda zirvede görüyorum jagsjfga :D Bence burda olmak bile bana yeter. Şarkı ŞU LİNKTE!

Tabi şarkıdaki artistik hareketleri (atakları) yapmıyorum, yalnızca ritmini çalabiliyorum ha, yanlış olmasın!

Google'a sarımsağın faydalarını sorduğum gibi, davulun faydalarını da soracaktım tabi ki. Çünkü ben faydası olmayan hiçbir şeye el sürmeyen orta yaşlıyım! Yahu nörolojik mevzulara ve içsel huzura ne faydaları varmış be davulun. Bence üşenmeyen çalsın!

***

Çevremde çok boşanma hikayesi duyuyorum. Herkesin teker teker kalın kaş modasına geçmesi gibi, her geçen gün biri daha boşanma haberiyle çıkageliyor. Ve ilginç olan ne biliyor musun? Eskinin hüzünlü 'dul' bireyleri, oldukça eski artık. Günümüzde single ve neşeli, olgun, kendini bilen, ayakları yere basan bir sürü genç boşanmış çift var. Çocuklarına daha faydalılar, kendileriyle barışıklar. Boşanmak iyi geliyor sanki. Çocuklar da çiçek gibi.

Bu ortamda şu an evli, çocuklu ve mutlu olmanın otantik olduğunun farkında mısın gız? Neler oluyor?

***

Bu arada saçlarımı kestirdim, beyazlar fırladı saklandıkları yerlerden. Herkes boyuyor mu? Ben salmayı düşünüyorum kendi haline, sende durumlar nasıl?



19 Aralık 2018 Çarşamba

Annelere el vermeyin!

Sana da oluyor mu bilmem. Çocuklu kadınım diye bana bi panik, bi hassasiyet.

'Çocuk var tabi canım ya, yapamaman normal'
'Annesin sen, yorma kendini'
'Bak Kahve sen hiç kıpırdama, ben geleyim tamam mı? Otobüse binme sen, çocuk var'
'Hayatım kolay mı senin işin, yazık sana da ya, ağlasana biraz, rahatlarsın'

Hayır hiç de yakınan biri değilimdir. Pardon, arada yakınırım tabi ama konu genelde çocuk, koca, ev işleri üçgeninde olmaz. Hatta son 2 senedir, sohbetimde çocuğu malzeme olarak bile kullanmıyorum. Hiçbir yerden geri kalmıyorum, her boka burnumu sokuyor, canımın istediği planı yapıyorum. Yine de kutsalım yine de demincek doğum yapmış taze anne yaftasını alnımda taşıyorum. Yani, şey desem yerler: 'Çocuk uyutmadı akşam hayatııım, ay memeden ayrılmadı, canım da çok fena erik aşerdi, alıp gelsen, biraz da çocuğu kucağında sallarsın?' 

Belki hemen taksiye atlayıp gelmese de 5 yaşına gelmiş danacıkla ilgili böyle konuştuğum için beni delirmiş bulmaz.

Ne zaman böyle olduk diye düşünürken, kendime tahmini bir tarih verebildim. Anneliği trend mesleğe oturttuğumuz yıllarda başladı bu. Benim lise yıllarım. Bu temada karikatürler, istatistik bilgiler (bir anne günde kaç saat çalışıyor?), şiirler ve ciddi uzman demeçlerinin medyada yer almasıyla bizlere anneliğe saygı duymanın, namaz kılmakla eş değer sevap puanı kazandıracağı fikri aşılanmıştı. Çünkü ülkede konuşulmayan konu başlıklarından en büyüğü, kadınlardı. Derin bir boşluk... Konuşuldu ama yine acıklı ve dramatik tonda. Aslına bakarsan, blogcu anne'ye kadar bu konuda gerçekçi içerik üreten kimse olmadı. Bence. 

Bir toplantı yapıcaz örneğin. Ama senin çocuk var, zor olmayacak mı senin için? Şimdi bu sorunun empati yapmakla ilgisi olduğuna ben inanmıyorum. Karşında engelli bir birey olsa da aynı şeyi söyleyebilir misin? Ailesi çok muhafazakar biri olsa? Anksiyetesi olan biri?

Canım sende panik atak vardı, tutmasın orda krizin?

Arkadaşlarınla oturmuş, geyik çeviriyorsun. Sonra konu, içinde kalan- yapamadığın birkaç hayaline geliyor. Bu hayalini yapamadıysan anne olduğun için değil, totonu kaldırıp gerçekleştiremediğin için yapmamışsın. Ama içlerinden biri dudak büzüp, sana güya el veriyor: 'Canım ya, annesin sen, tabi ki yapamaman kadar doğal bişi yok hödö hödö'

Birine saygı duymak, ondan öyle bir talep gelmediği halde, o kişiyle ilgili yersiz kibarlık yapmak değil, unutalım bunu. Saygı duymak, karşındakini yetişkin yerine koymaktır. Bırakın, insanlar kendi yapabilecekleri / yapamayacaklarıyla ilgili gereken bilgiyi, ihtiyaç varsa, paylaşsınlar. 

Hepimizin hayatı öyle ya da böyle zor. Baş etmek ya da zorlanmak, kendi merdiven altı çabamızla ilgili. Bugüne kadar olanın tam aksini söylemek istiyorum: Anne olana el vermeyin. Anne olana gün verin. Yani normal randevu. Kime nasıl uygunsa öyle buluşun. Kimse kimseye lüzumsuz kibarlık yapmasın. Virüslü değil o, çocuklu.


annelerin de boş geçen, anlamsız zamanları vardır. bazen de böyle boş ve anlamlı!

Kış, yağmur, uyku ve eylemler.

Yine yağıyor. İzmir, sana ne oldu? Bu aralar ev, yarı açık cezaevinden hallice. Ne dışarı çıkabiliyoruz. Çıksak bile azcık kalabiliyoruz. ...