16 Temmuz 2018 Pazartesi

Tatiller ve yaz (2)



Tatil denildiğinde aklında hiçbir şey canlanmayan bir memur gızı olarak, başka bir memur evladıyla yaptığım izdivacın yayın akışında tatillere pek yer vermiyorduk- ki çocuumuz 4,5 yaşına geldi. Bu aşamalardan geçenler bilir ki çocuklu yaşamda tatilsizliğin lafı bile edilemez. Hem ebeveyne nefes hem çocuğa mutlak eğlence. Çocuklar ve tatil denildiğinde genel çoğunluğun aklına gelenler; çocuk havuzu, kolluk, dondurma, patates kızartması, yeniden dondurma, fosforlu renkte mayo, animasyon ekibi, mini club, çok sevilen çizgfilmin kovalı oyun seti, dondurmayı söylemiş miydim ve plaj kültürü gibi item'lar. Anne olurken kendimi böyle bir dünyanın içinde elbette görmüyordum. Şezlonga uzanmış kendinden emin görünen itaatkar annenin  'Kayracaan gel hamburgerin geldiii' diyerek çağırdığı sevimli ıslak ve 'anne hamburgerden sonra büyük boy drajeli çiklot dondurma alacam' diyen 'günümüz' çocuklarını uzaktan ayrı bir canlı türü olarak görüyor, 'çocuk' diyince bu tip kareler hayal etmiyordum. Onlar vardı elbette ancak benim başıma gelmezdi.

Nedense kafamdaki çocuk tipi nasıl bir dar kafalıysam, sessiz - sakin- uyumlu hatta hafif gariban - mazlum bir veletti. Çocuklu tatil ise; sessiz sedasız plaja gidip, kumla oynamak, denize girip çıkmak, evden getirdiğimiz atıştırmalıkları yemek, çocuğun bana 'anaa bi domatis daha nolur anaa' diye çocukça yalvarması, benim onun bu 'çocukluğuna' gülmem ve 'ah seni minik, gel sana bi domates bir de peynir madem' diyip onu sevindirmem, en çok ıslak mayoyla oturmamaya özen göstermek, hadi bi kıyak olsun çocuğa kova kürek almak, simitle yüzdürmek ve o günü asla unutmamak, günlerce hatırlamak, fotoğrafları açıp özlemle o günden konuşmak vs.

Tabi ki her yetişkinin yaptığı hatayı yapıyor, kendi çocukluğumdan kalma alışkanlıklarla bugünü kurgulamaya çalışıyordum. Annem plaja giderken yanına haşlanmış patates alırdı ve gerçekten bayılırdım ya. Aklıma başka şey istemek gelmezdi jsgahgsdg. Çok mutlu olurdum, hele üzerine tuz serpince off nasıl sevinirdim :D Neyse, benim nostaljik planım tutmuştu. Başlarda ev çocuğu palazlanmamıştı. Sade ve nostaljik deniz hatıralarımız oldu. Sessiz plajlara gittik. Özellikle yaptık çünkü plajın paralısına gitmeyi reddediyordum. Plaja para vermek ne? Yanıma atıştırmalıklar alıyordum. Elma, sebzeli poğaça, kuruyemiş ya da sandviç. Ve kesinlikle sağlık - güvenlik kuralları çerçevesinde günler düzenleyip, tadı damağımda kaldı kıvamında noktalıyordum. Bizim için her bir deniz günü tatlı hatıra oldu, hiç sorun yaşamadık. Deniz soğuk da olsa, çok rüzgar da olsa, yağmur yağsa, ev çocuğu arkadaş bulamasa da hiç önemi olmuyordu.

Sonra ultra her şey dahil dibine sıyırmalı bokunu çıkarmalı köküne kibrit suyu sıkmalı otellerden birine tatile gitme fikri çıktı. Çok heyecanlandık. Cuma çıktık ve işte bugün döndük. Ve toplam 3 buçuk günde çocuumun nasıl Kayracan'a… benim de Kayracan'ın annesine dönüştüğümü anlayamadım blog.

Bir kere bu tip otel tatillerinde her yerde 'tüketmek' üzere sunulmuş çok aşırı seçeneklerde aktivite / gıda vs. var. Her yer çok renkli, sulu ve yüksek ses müzikli. AVM'nin sulu hali gibi aslında. Sadece çocuklar değil yetişkinler de durmaksızın tüketmek üzerine eylemdeler. Kahvaltı, öğle yemeği ve akşam yemeği hariç 3 farklı atıştırmalık saatleri var. Zaten kahvaltı ve ana yemekler ağır hamur, şeker ve işlenmiş besinler üzerinden hazırlanmış- atıştırmalıklar da aynı çizgide. Çocuk menüsünde kızartmalar, pis nugget ve sosisler var. Bir de onlarca tatlı seçenekleri. 20 farklı çeşitte ve renkte tatlı. Çocuklar ve yetişkinler, tabaklarını normalde yiyebileceklerinin 5 katı filan gıdayla dolduruyor. Yese de çöp (vücuda), yemese de çöp (çevreye) Ve maalesef insanların yüzde 80'i obezite sınırındaydı (oran bile veririm) İlginçtir ki en çok kızartmalar ve tatlıları tüketen bizim törkler değil, almanlardı! Buna çok şaşırdım. Sadece patates kroket, mayonez ve kolayla kahvaltısını yapan 0-12 yaş arası alman çocuklar çok gördüm. Ev çocuğu kızartmalardan hiç tatmasa da, tatlılardan hiç alışmadığı kadar tüketmek istedi. Yaptı da... Ömründe ilk kez girdiği havuzda, tam bir piç gibi keyif yaparken kafasını çıkarıp 'anne hani benim sevdiğim fıstıklı yeşil keklerden?' diyip, yanına da ömrü hayatında hiç içmediği fosforlu renklerde meyve suları için bana bir sürü puştluk yaptığı; benim de artık sıtkımın sıyrıldığı ve 'hadi gel ev çocuğuhan, atıştırmalığın geldiii' diye itaat ettiğim oldu elbette. İtaat diyorum çünkü ev çocuğu bizi ustalıkla yönetti. Mızıklanma ve tatminsizlik silahlarıyla hem de!

Sadece yeme içme değil konumuz. Denizi beğenmeme, dalgasına bile bok atıp durma, yok üşüdüm diye pislik çıkarma, havuzdan başka yerde mutlu olmama, orda da sürekli insanlardaki renkli su oyuncaklarına yavşaması, neyi ne kadar tüketeceğini ayarlayamayıp (aktivite olarak) serseme dönmesi, biz yemek - duş - uyku saatlerini hatırlattığımızda çıngar çıkarıp kabadayı gibi hırtlık yapması... Yani çocuklu yaşama dair, kendime ne kadar uzak gördüğüm şey varsa, hepsinin dibini sıyırdım. Ne saçmalıklar yaptım anlatamam. Yok işte havuzun etrafında scooter'la kaymasın diye dondurma almayla yalvarmalar (çünkü çocuk asla ama asssla ikna olmuyor, yok böyle bir şey abicim, çocuğumu tanıyamadım), ikinci dondurmayı istemesin diye yemekte çizgifilm izletmeye söz vermeler, havuzdan zamanında çıksın diye ikinci dondurmaya izin vermeler... Çocuk zıvanadan çıktı, uçkuru düştü. Bu espiriyi ev erkeğine yaptım. Güldük ama çok sürmedi. Çünkü ev çocuğu mutlaka tatmin edilmiyorsa o sırada mızıklamayla diyaloğumuzu kesiyordu. Derler ya hani, sevgilinle yolcuğa çık, onu anca öyle tanırsın. Ben de kendi çocuğumu tatilde tanıdım.

İlk 2 gün böyle mücadele içinde geçince, 'Bağırmayan Anne Baba Olmak' kitabındaki, 'çifte ebeveynlik' bölümünü okudum tekrardan. Bir iyi geldi anlatamam. Yeniden aklı başında davranmaya başladık. Biz de sersemlemişiz normal olarak. Ancak bizim aklı başındalılığımız yine her şeyi ideal hale getirmedi. Sadece kimin patron olduğunu hatırlatmış olduk. Kendimize de son zamanlarda ev çocuğunun 'şımarık' diyebileceğimiz fazla ihtiraslı davranışları konusunda fatura çıkardık. Bu konuda daha yazmak istiyorum.

-

Yarın devam ederim, aşırı uykum geldi blog. Fotoğraf yok şimdilik, bunu böyle yayınlıyorum, yoksa taslaklarda çürüyecek.

-

Aaa bu arada. Ben HPV sebebiyle biyopsi oldum ya. Sonuç çıktı. Temiz : ) Onu da haber eyliyim. Yarın devam ederim.

Bunun dışında, benden mesaj bekleyen - daha doğrusu rahadıynan yazmak için beklettiğim- birkaç kişime de yazıcam ve bloğa gelen yorumları yanıtlıycam. Özledim bilgisayar başında, yazmayı ve çene çalmayı.

C ya!

10 Temmuz 2018 Salı

Tatiller ve yaz (1)


Hayat mı hızlı, ben mi yavaşladım anlamadım? Bir şeylere her şeyimi ayırıyorum, bir bakıyorum yine hiç şeye zamanım yetmemiş. Basit ayrıntılar da olsa araya gün sayısı girdikçe düşüncelerde koku yapan eylemler. Örneğin, bir maili atmamak, çamaşırları katlamamak gibi. Sahi sen hemen anında çamaşırları katlayabiliyor musun? Kurur kurumaz. Bizimkiler bir süre bekliyor, yığdığım yerde. Bu 'zamanın yetmemesi' mevsimlerle de ilgili. Yaz mevsimi uzun günler verse de malzemeden çalıyor, kesin. Verimsizlik, dağınıklık garanti.

Tatile ihtiyacım var cümlesini anlayan var mı? Ben uzun süre anlamamıştım, sanırım şimdi anladım. Bir insanın tatile ihtiyaç duymasının, yan gelip yatması- plajda şekerli bişiler içmesi ve Eda Taşpınarlık yapması zannederdim. Neyse ki hayat bana sonunda 'tatile ihtiyacım var' deme ruh halini hediye etti. Ömrümde ilk kez kendime 'ultra her bişeycik dahil otel' tatili hediye ediyorum. Meğer 12 yaşa kadar çocuklara ücretsizmiş, neden söylemiyorsun? Ailecek aldığımız çok radikal bir karar bu. Ayrıca, bu tip 'ekmek elden su gölden' hizmetin olduğu bir otele tatile gitme fikri biraz bana çocukluğumda ebeveynlerimle çıktığım yolculukları hatırlattı. Bu kendine ve eve yemek pişirme / evi temizleme olayı nasıl bir yetişkin problemiyse, parasını ödediğin bir hizmet bile olsa, insan müteşekkir oluyor.

Meraba, oteliniz her şey dahil mi acaba? 
Evet hanfendi, her şey dahil. 
Ay çok teşekkürleeeer.

Biz beyimgille genelde her şeyin zorlusunu ve perişanlısını seçmeye ailedeki genlerden dolayı yatkınız. Mesela kamp yapalım dedik geçen hafta sonu. Öyle acemi, öyle korkunçlu bir yer seçmişiz ki, perişan olup döndük. Sahilde uzanıp kitap okuma ve şöyle bir doğa terapisi yapma fantezimiz popomuzda patladı. Dinlenmek için 4 buçuk yıldızlı bir otelden rezervasyon yaptırdık. Çünkü bir şekilde kampta kaldığımız hafta sonu, onca mangalcı - boşaltılmayan çöp kovaları - yerlerdeki yivrenç izmaritler - cam şişeleri ve adeta barakayı andıran ve kaka izinden göz gözü görmeyen tuvaletlere rağmen, gerilerde bir yerde- içimize işleyen deniz mavisi, konforsuzluğun konforu, şehirdeki silüetimizi minicik görebilme esnekliği, bizi baştan çıkarmış olmalı. Yani laf laf nasıl açıyorsa, sanırım tatil de tatili açıyor. Çok gezen ve sık tatile çıkan, hatta borç harç içinde olup- bunu umursamayan tatilcileri şimdi anlayabiliyorum. Bir süre sonra el alışkanlığı oluyor? (elin sürekli 'nereye gitsess' diye gugıl yapması)

datlı çadırımıs


Bu ara otel tatilinden sonra, güçlerimizi toplayıp her hafta sonu daha akıllı araştırmalarla seçilmiş yerlerde kamp yapmak için hazırız. Tabi ki bizden daha önce ev çocuğu hazır. Cuma günü çıkılacak tatil için salı gününden itibaren kapıda ayakkabılarını giymek için bekleyebiliyor. Ebeveynlik derslerine bir yenisi daha: Herhangi bir planı günler öncesinden haber verme.

Ebeveynlik dersi filan demişken, sanki dersine çok iyi çalışan biri izlenimi vermek istemem. Ben genelde çuvallayan modellerdenim... Gündemimizde şuan, ev çocuğunun parkta fanatikçe bağlandığı- kendisinden 6 yaş büyük bir 'abi' ile kurduğu arkadaşlık var. Çocuk, kendi akranlarıyla oynamıyor. Nedenini bilmiyorum. Hep bizim veledin arkadaş grubuyla takılıyor, onlara liderlik yapıyor. Başlarda bu durumun herhangi bir olumsuzluğunu görmedik de... Baktık sonradan bizimki garip kelimeler öğrenmiş, konuşma tarzı değişmiş. 'Len, ulen' filan diyor.. Cıvık cıvık konuşuyor. Annem, birgün bizimle parktaydı, hemen uyardı. O ben küçükken de beni büyüklerle oynatmazmış parkta. Yanlış dedi, en ilkokul öğretmeni haliyle.

Bir şey demedim. Baktım haftalar içinde birkaç aile daha rahatsız çocuktan. Kimisi çocuğa sorgulayıcı sorular sormakta: 'Ailen nerede? Hangi okula gidiyosun bakıyım?' tarzı.. Kimisi çocuğa bir şey söylemiyor, arkasından şikayet ediyor. Biz söylemiştik, 'sen daha büyüksün, kendi arkadaşlarınla oyna, iyi bir abisin ama seviyoruz seni' gibisinden, ama sallamadı (kibar söyleyince anlamadı) Minikler de zaten çocuğu görür görmez çıldırıyor, ayırmak mümkün değil.

Sonra bir gün, ev çocuğunun dünyanın belki de en uyumlu, tatlı - beyefendi olan arkadaşı T'yi o gün yaptıkları bisiklet gezmelerinde şöyle bir kelime çığırırken duydum:

'Taşat taşaaat taşaaaat'

Bu arada T. kelimelerin içindeki bazı 'k' harflerini söyleyemiyor. (taşak)

?!!

Ben grubu durdurdum. Gelin bakayım çocuklar, nedir o kelime? dedim. Bizim abi bozardı, suratı büzüştü. Sen mi öğrettin o kelimeyi? O zaman gayet net, açıkladım. 'Bak senin güldüğün espiriler, yaşın gereği yaptığın yaramazlıklar bizim çocuklar için uygun değil. Hadi artık ayrı ayrı oynayacaksınız çocuklar' diyip yallah yaptım ama, maalesef. Durum değişmedi. Yine bir araya geldiler.

Bizimki ve T.


Şimdi bizimkinin grubunun çoğu tatilde. Biz de çözüm olarak farklı parklara gidiyoruz. İzmir'de parklar çok iddialı. Hem çok sayıda, hem kocaman ve çok güzeller. Yaz mevsimi akşamları en az 3 saat parklardayız. Baya ciddi bir süre. Her gün 3 saatten 'abi' etüdü, bize pahalıya geldi anlayacağın. Bizimkinde bi cıvık davranışlar, tuhaf ses çıkarmalar, kaba sözler... Bu duruma ev erkeğiyle aramızda 'aşılanmak' dedik. Bu aşıyı da aldı, sanırım zaman içerisinde sindirecek ve bu davranışları terk edecek.

Bizimki uyandı. Anlatacak çok şey var, gelicem yine.

parkta ortamım (kalp)




27 Haziran 2018 Çarşamba

Nasıl Türk Solcusu Olunur?


solcu item'ı
Gerçek bir türk solcusu olmak isterseniz, size tarif:

Öncelikle ortamda sadece 20 kişinin desteklediği bir ütopik solcu lider / parti bulun ve ona bağlanın. Sonra Atatürk döneminden başlayarak her şeyi sert solculuk düzleminde şiddetli şekilde eleştirin. Her şeyden şüphe edin. Sigara için.

Din konularında sanki kutsal kitabın indirildiği sırada olay yerinde bulunuyormuş kesinliğinde sohbetler yapın. Aslında içinizden allaha inanın ama dışarıda sosyal ateist olun. Herkesin inancı kendine diyerek konunun içinden çıkın. Ve kurban bayramında komşudan belki et gelir düşüncesiyle evden çıkmayın.

Çocuklarınızın yanında sürekli sistemi, öğretmenleri, eğitim şeklini, okul müdürünü, müfredatı eleştirerek, 'Türkiye iyice kötüye gidiyor, bombok oluyor, gelecek yok, hepimizin ağzına sıçacaklar' tarzı konuşun. İyice bunalıma sokun çocuklarınızı. Hep kötü senaryolarınız olsun.

Kuru fasulyeden bile konuşurken, konuyu hükümete bağlayın, baklagil üreticiliğinin geldiği noktanın altını çizerek, yakında donumuza kadar alacaklarına çevredeki herkesi ikna edin. Bu arada etrafınızdakileri hiç tv izlemiyor, okumuyor gibi düşünüp, onlara her şeyi ülke sol temsilcisi gibi aktarın. Büyük oyunu daima görün... Bunu yapsanız yapsanız siz yaparsınız.

Haberleri izlerken küfür edin. Türk tipi solculuğun en önemli kriteri gündemde olanlardan yeterince nefret edebilme yeteneğidir. Aman sakın olayları objektif değerlendirmeyin. Öfke, nefret ve isyan etme duygusu sizin yaşam sebebiniz. Size naber diye sorulsa, herkesin başını döndürecek gerçeklerden bahsedin- konuyu hemen aynı yere getirin.

Seçim sonrası tek muhabbetiniz paranoyak seçim senaryolarınız olsun. Hiçbir şeye inanmayın. Sizin partinize yüzde 0,02'lik katılım olsa dahi, şaibelerden bahsediniz. Diğer partilerin liderlerini mutlaka ağır sol kavramlarla değerlendiriniz ve sizin fantezik ülke anlayışınıza uymuyorsa, hemen eleyiniz. Sol partilere dahi gerçek solculuk nasıl olur, onu gösteriniz. Soldan daha sol olunuz. Öyle sol olunuz ki bazen oy kullanmaya bile gitmeyiniz. Çünkü sizi anlamıyorlar. Ülkenin içinde bulunduğu duruma göre 'oluru olan' lider anlayışından uzak, tamamen 'gerçek bir devrimci ve solcu' kahraman özlemiyle yanıp tutuşunuz. Bir Che olmadıkça, kimseyi desteklemeyiniz.

Siyaset bilimini evinizdeki çekyata taşıyın. Laboratuvarınız sehpanız, deneyleriniz ise akrabalarınız olsun. Sağcı akrabalarınıza laf sokmalı facebook iletileri yazın. Bu konuda hazırlanmış 'capsler' ve görselleri paylaşın. Yetmedi, özelden ya da watsapptan herkese mesajla gönderin. Böylece kendinizi bu düzenin hilelerini deşifre edebilen, usta bir analizci gibi görün / gördürün.

Birlik olmayın. Aranızda 77 tane farklı sol türü olsun ve birbirinizi yargılamaktan ve tenezzül etmemekten dolayı 'ekip' olamayın.

Bilimden, sanattan kopuk olun. Aynı metinleri tekrarlayıp durun. Kendinizi güncellemeyin, tarihin aynı yerlerine sıkışın kalın. Tek refleksiniz sağ iktidarı eleştirmek olsun. Sanki sağ iktidara takık bir eski sevgili gibi, hep onu sayıklayın durun.

Şiir:
Bunu yazan ne sağcı ne solcu
Ne dinsiz ne dinci
Çocukluğundan beri sol görüşe ilgi duymuş,
hala anlamaya çalışan sıradan biri.


20 Haziran 2018 Çarşamba

Şu HPV Meselesi...


* Dikkat! Bu yazı aşırı şekilde kadın sağlığı ve kadın jinselliği hakkındadır. Rahatsız edici unsurlar barındırabilir. Dahası yüksek doz sıkıcı olabilir. 


Kendimi bildim bileli, bel altıma kapalıyım. Kadınlığın sembolü olan ve 'pıtış' diye tabir edilen cinsel bölgeyle münasebet olayında gereksiz bir mesafem vardır. O bölgede dönen biyolojik olaylar, regl ve sendromları, jinsel eylemler, muayenesi, tedavisi- kısacası içerik namına ne barındırıyorsa, yüzümde ekşime ile iştirak ederim. Doğum hele benim için bilimkurguların en damarlısı olabiliyorken, regl olmak da kısa film tadında beni hala şaşırtabilir. Jinekolojik muayenelerde korku filmlerinin en ezik karakteri gibi oluvermemi, her defasında düşüp bayılmaktan korktuğumu; muayene bittikten sonra bile rahatça tuvalete gidip iç çamaşırımla yüz yüze gelemediğimi (ya kanadıysa?) açıkça söyleyebilirim.

Jinsel konularda da Kezban bir tarihçem oldu. Aslında toplumda vajinismus olarak bilinen psikolojik rahatsızlığın bende de gizli şekilde olabileceğinden şüpheliyim. Tohumu var en azından. Yoksa sevgililerimle 'ileriye gitmek' olarak betimlenen, ergen aktivitelerde hep 'topuk' olan kız bendim. Elbette nur topu gibi libidom var. Jinsel anlamda herhangi bir sıkıntı - sorun da yaşamadım / yaşamıyorum. Ancak o yöne hafif bi eğilimim var. Ailem geleneksel olsaydı, kesin yüzde 100 vajinismus olurdum, net bence. Buna yapısal diyebiliriz ya da toplumsal dış şartlar? Bilemiyorum. Dediğim gibi, vücudumun o bölgesiyle hiçbir zaman 'şeffaf' bir ilişkimin olmaması, belki de yeterince tanımamış olmam- dahası tanımak da istememem, bu hissin nedenidir.

Neydi o laf?

'Gizlice korktuğun şey başına gelir'

Bu lafın istatistiksel doğruluğu nedir, bilemiyorum da... Geçenlerde bir filmde, daha iyisini duydum:

'Korktuğun şey zaten başına gelmiştir' (gibi bir şeydi)

Her neyse. Benim korktuğum bir şey başıma mı geldi? Yok, hayır. Ancak hakkında pek de huzurlu olmadığım ve ötekileştirdiğim cinsel sağlığımla ilgili, 'korkulası' bir şey yaşadım. Aslında tam da yaşadığın sırada korkmayı bırakıp, hemen konunun içerisinde şekil almaya ve çipil çipil yeni planlar yapmaya başlıyorsun ki... Biz buna insanoğlunun her şeye hemen alışabilmesi diyoruz. Daha düne kadar, biri bana 'jinsel yolla bulaşan bir hastalığın virüsünü taşıyorsun' dese, sanırım hemen vakit kaybetmeden en yakındaki 'kuantum sevgi salınımı ve hayatı neşeyle karşılayan mutlu kokoşlar' derneğine kaydımı yaptırır; o seminer senin, bu workshop benim 'arınmaya' çalışır, belki minimalizme ve veganizme kayar, bir de kitap yazabilirdim. Fakat başına geldiğinde, o kusursuzluğu kendine layık gördüğün insanüstü profilin minik bir hasar aldığında, tabiri caizse inan hiç 'ziklemiyorsun'. Hasarlanmak şaşırtıcı şekilde iyileştiriyor. Çünkü başına gelince, kendini çok önemli görmeyi ve ölümsüz olduğuna dair yanlış anlamayı unutup, durumu kabullenip, yapıcı seçeneklerle ilgileniyorsun. Önceden sana aşırı acıklı gelebilecek şeylerden nefis mutluluklar bile duyuyorsun (biyopsi hiç acımadı oleeeyy -gibi)

Burada bir ara verip, şu HPV meselesinin ne olduğunu bir anlatayım.

HPV virüsü, kadınlarda rahim ağzı kanserine neden olabilen ve basit testlerle tespit edilebilen, şimdilik 'uğraştırmayan' bir virüs. Uğraştırmıyor, çünkü eğer gerekirse, yapılan basit işlemlerle bu virüs vücuttan kazınarak uzaklaştırılabiliyor. Söylenenlere göre, kadınların yüzde 80'inde varmış. Aslında bu virüs hiç imha olmuyor diyen doktor söylemleri, şunu demek istiyor; önemli olan virüsün dokusal olarak rahim ağzına zarar vermediğinden emin olmak. Bunu da düzenli takiple (smear) anlamak mümkün. Ayrıca aynı doktorlar, 20'li yaşlarında olan kadınların (çünkü genç hücreler) bu virüsü vücutlarından kendiliğinden atabileceğini söylüyor.

HPV testi ülkemizde sağlık ocakları, KETEM gibi kurumlarda ücretsiz olarak yapılıyor. Tek sıkıntı, kadınları evli olup olmamalarına göre uyarmaları... Evli olmayan kadınların bakire oldukları inancıyla, onlara bu testin varlığını hatırlatmayan modelleri var. Evli kadınlara test için mutlaka hatırlatma yapılıyor tabi. Ancak kadın doğumcunuza rutin muayene için gittiğinizde, size smear'la beraber HPV bakıp bakmadığından emin olmak zor. Sormak lazım.. İlla sağlık ocağında göz göze geldiğimiz moral bozucu afişleri beklemeye gerek yok: 'Kanser kader değil!' - 'Erken Teşhis Hayat Kurtarır, Ölmenize Mani Olur!!!' tarzı gıcık afişlerden bahsediyorum. Çünkü kimse kendisine kanser olmayı yakıştırmaz, dolayısıyla hiç kimse bu testleri yaptırmak için motive olmaz, değil mi?

Şu sloganlar daha anlamlı olurdu:

'Kadın Sağlığında İçten Dışa Temizlik'
'Bilinçli Seks ve Daha Mutlu Deneyimler'
'Kadınlarda Erken Bahar Temizliği'
'Sağlıklı Olmak Çekici Yapar'
'Orgazmını Garantiye Al'

hsgfddagfag : ))

Son olarak, HPV virüsünün rahim ağzında kötü manevralar yapmasına ortam sağlayan en önemli faktör sigaraymış. Başka da bir tetikleyicisi yokmuş.

Annem de ben de düzenli olarak jinekolojik muayenemizi oluruz. Evet yani dötüm dötüm olsam da pek aksatmam, düzenli giderim. Smear'ım tertemizdir, bel altı evrenimde işler hep iyidir. Annemde de öyle...Bir kez bile doktorlar 'Hpv'ye ne dersin?' diye sormuş değildi. Biz de sorsunlar diye bekliyormuşuz, demek ki...

Ta ki annem, sağlık ocağındaki o afişlerle karşılaşıncaya kadar...
Ve annemde HPV'nin kansere neden olmayan bir türü çıkana kadar.
Tabi bu 'tehlikesiz' virüs, annemin tertemiz cillop gibi rahminin alınmasına sebep olana kadar...

Doktorların artık o soruyu sormalarını beklemenin yersiz olduğuna karar vermiş olduk. Hemen ben de talep ettim, yaptırdım. Ve? Bende de aynı türde virüs çıktı. Bu arada bu virüsler genetik değildir. Tamamen dış etkenlerden, en çok da cinsel yolla bulaşır. 10 sene önceki bir ilişkiden bile kapılmış olabilir. (miş tabi ki, duyduklarım bunlar)

Şimdi, bu aşamada virüsün pozitif çıkması halinde hastanelerin yaklaşımı tümden farklı oldu:

Devlet hastanesi, ciddiye almadı. Smear'ım temizdi. Muayenede de bir sıkıntı görülmedi. Bu nedenle düzenli aralıklarla, mesela 6 ayda 1, testi tekrarlamam söylendi. Bir değil, en azından 3 ayrı doktorla görüştüm. Hepsi de aynı şeyi tavsiye etti. Bana da mantıklı geldi. Ve de söylediklerini uyguladım. 6 ay bekledim. Tekrar test yaptırdım: Virüs hala pozitif (zaten gitmesini beklemiyorduk da amaç izlemek)… Tamam sorun yok, 6 ay sonra yine gel dendi. Bu kez dinlemedim. Çünkü aynı senaryoda, annemin rahmi alınmıştı. Smear temiz, muayene okey. Yaş faktörü? Yine de anlam veremedim. Annemin yaptığı gibi universite hastanesine gittim.

Üniversitede doktor, beni yeniden muayene etti ve lezyon oluşumu var dedi. Suratı pek de iyi şeyler müjdeler gibi değildi. Derhal biyopsi yapıcaz, dedi. Okey, dedim. Fakat yine de çok sevdiğim Ş. hanıma gidip sordum (devlet hastanesinden). İçin rahat etsin, git yaptır- fakat eminim temiz çıkacak, lezyon her kadında olabilir, önemli bir şey değil, dedi. Eyv. dedim, ayrıldım oradan. Ve geçenlerde biyopsi yapıldı, benden parça alındı. Benden yahu benden! Hem de tamamen uyutulmadan, lokal anesteziyle jsgahgas. Benim gibi ödlek bile, nasıl sınırlarını aşıyor, döt korkusu uğruna canlı canlı parça alınmasına hiç zorluk çıkarmadan müsaade edebiliyormuş.

Şimdi senaryolar şunlar:

◇Gin1, 2 ve 3 olmak üzere farklı aşamalar var. Biyopsi bendeki virüsün bu aşamalardan hangisi olduğunu saptamaya yarayacak.

⟶Gin1: Takip yeterli
⟶Gin2 ve 3: Kazıma gerekli.

Şu aşama hiçbir şekilde kanser değil bu arada. Anneminki de değildi. Yani bu işin sonu hiçbir zaman olumsuz zaten bitmeyecek. Bu çok önden yapılan bir ultra erken teşhis gibi bir şey. Zamanı bükmek gibi. Biyopsi sonucumu çok da ziklemiyorum desem, totoş bir laf olmaz. Çünkü her türlüsü zaten erken teşhis kapsamında. En kötü ne olabilir ki? En kötüsü bile kötü değil. Fakat yine de o soruyu kafamda döndürmeden duramıyorum.

Testi yaptırmasaydık nolurdu? Hadi yaptırdık, dev. hastanesine sadık kalıp, biyopsi ve diğer işlemleri es geçseydik? Gerçekten korktuğumuz şeyler başımıza gelir miydi, yoksa olasılıklar üzerinden zar mı atıyoruz? Neden HPV meselesi, ülkemizde erken seçim gündemi kadar karışık ve yoruma açık? Yine de bu karaktersiz virüse teşekkür ederim. Durduk yere beni jinsel sağlığımla barıştırdı. Konfor alanımdan çıkarıp, göt olmamı sağlayarak, beni daha gerçekçi biri yaptı. Bir de başa gelen çekiliyor evladım. Başa gelmeden takmaya gerek yok, o yüzden. Olunca, düşünürsün. Ay nasıl rahat kafa anlatamam!

Konuyla ilgili diğer tutarsız tutumları, erkeğe düşen görevleri, virüsten korunma yollarını, tedavi sürecinde olan bitenleri zamanla aktarırım. Ben de kendi jinsel sağlığımın taze bir öğrencisiyim ne de olsa.

Bu saatte kahve olmaz. Ben uyku!

Not: Aylar öncesinden bahsettiğim diğer sağlık sorunlarım (eklem ağrıları, bağırsak zottirileri)  konusunda hiçbir klinik yol alamadım bu arada. Kendi kendime beslenme şeklimle oynayarak düzene soktum. Merak eden varsa diye şey ettim. 

11 Haziran 2018 Pazartesi

Herkesin anneliği kendine!


bükümlü selfie
Öğrenen Anne'nin son yazısından sonra, buraya biraz çene çalma ihtiyacım doğdu.

Konumuz, genel 'annelik' teması etrafında toplanabilir. Ö.A'nın yazısında kendi gibi anne olduğu zaman, başına gelenler (hoplayıp koşturmaktan oluşan morluklar, tepede toplanıveren topuz, hızlı ve özensiz geçiştirilen akşam yemekleri vs.) ve tatilde gözlemlediği 'cillop' anneler hakkında güzel geyikler var. Aslında benim yaşadığım yerde o yazıda geçen fönlü analar çoğunlukta. Yeni trend bu. Bacaklarda morluk olan analar, pek moda diil evladım afedersin. Okurken eğlendim ama baktım yorumlar kısmına yazdıkça yazasım geliyor, son günlerde de birkaç 'kasma yhaa, çok takhıyosunn' tarzı yorum almışım, içimde kalmış (çünkü ben de fönsüz anneyim) bari kendi çöplüğüme aktarayım duygu köpürmelerimi dedim.

Öhm... Ben nasıl bir anneyim bilmiyorum, dışarıdan kendimi görmüyorum. Bence bazen şahane bazen de aşırı gerizekalı olabiliyorum. İddiam yok. Bazen oluyor gerçi ama öğleden sonra  sönüveriyor. Eskiden soracaktın bana. Yakar yıkardım buraları, doğruları altın harflerle yazardım CAPS LOCK açık. Yermekten dillerim ağrırdı, kuralcılıktan bellerim bükülürdü. Sonra ne mi oldu? Anne oldum.

İlk birkaç sene yine tutundum, yapmadım değil. Tracy'leri ve saz arkadaşlarını ezberledim, uyguladım, tutturdum. Tutturuk gibi, kitaplara sarındım. Fakat, o da akışın parçasıydı. Yalnızdım, bilmiyordum, ihtiyacım vardı. Kaşlarımı dikeltip başkalarının ebeveynliğini eleştirmeyi hobi edindim. En çok da kendi ebeveynlerimi. Sanki annelik yapmıyordum da öfkeli şekilde tanrıcılık oynuyordum. Çok düştüm, yara aldım, içime içime deştim kendimi. Sonunda bir sabah, tüm karmaşanın sonu geldi. Kaos bitti. Sanki fırtınalı bir kış geçti. Boynumun tutulması kayboldu.

uyutamadım bu öğlen, boşver
Ben mi kendimi rahat bıraktım yoksa işler yoluna mı girdi, tam net değil. Fakat tam o an.. O an güzel şeylerin başlangıcıymış, şimdi anlıyorum. Bir kere, birden acele etmeyi bıraktım. Tutturmayı kestim. Ebeveynlik kitapları okumayı ertelemeyle aynı dönemdi işte. Sonra da hiç okumadım. Şunu gördüm: Hiçbir kurala, uzman görüşüne, doğru bilinenlere sahneyi bırakmayacak bir şeymiş aile olmak, en çok onu anladım. Aile olmak, annelik, babalık çok kişisel şeyler. Çok aramızda olaylar. Bilime sürekli başvurmak, her fırsatta uzman görüşünden destek almak ise; tökezletiyor, özümüze engel oluyor, kullandığımız dili bile dublajlı hale getiriyor. Neden? Çünkü tüm bilimsel tavsiyeler birer 'varsayım' değil mi?

➡Mesela çocuğumuzu yetiştirirken X noktasına ulaştırmak istiyoruz onu. Uzmanlar bir takım reçeteler veriyor, X noktasına gitmek için.

Ne biliyoruz ki? Bunlar sadece 'olursa iyi olur' kuralları. Gerçek hayat, içinde bir sürü kombinasyonları, değişkenleri olan bir platform. Tüm gün evinde TV açık olan çocuklar tanıdım, hiçbirinde dikkat eksikliği vs. yok, akademik başarısı yüksek... TV asla izlemeyen çocuklar gördüm, oturup annesiyle bir yapboz tamamlayamıyor 👀Bu yazdığım bile eğilip bükülebilen bir gözlem. Ne kısmı doğru ya da değil? Neye göre, hangi duruma göre? Tüm reçeteler, genelliyor bizi. Bize özel kısmı nerede?

Ve 'kendin olmak' neyse ki hayat kurtarıyor. Çoğumuz o şekilde hallediyoruz zaten. Bilmeden... Kim neyi idealize ederse etsin, sonunda kendi oluyor. Annelik bir aksesuar değil. O senin tenin, bakışın, zihnin. Şey gibi, öpüşmek mesela. Sevgilini öperken, hem de böyle dilli milli, biri çıkıp da dese 'ama öyle öpme, o şekilde öpüşmek çok da şey değil' filan? Onun gibi. Çok ayıp yani.

'dilde çok bakteri varmış yüzlerce binlerce varmış be perihan'
Örnek vereyim mi sıkılmazsan?

Ev erkeğinin yeğeni F hiçbir zaman ekran / bilgisayar yasağı - sınırı olmayan bir çocukmuş. Çocukmuş diyorum, şimdi 19 yaşında. Ev erkeği diyor ki; F, 3 -4 yaşlarındayken bile gün içinde hep pc başında vakit geçirirmiş. Eleştiriyor anlatırken. Ben onunla tanıştığımda F, 12 yaşındaydı, gerçekten sürekli bilgisayar başındaydı, onu hep ekranın arkasındayken hatırlıyorum. Birlikte olduğumuzda, F'nin mutlu olması için 'dolu bir batarya' yeterliydi. Şuanda F, 19 yaşında. Amerika'da dünyanın sayılı illüstrasyon okullarından birinde (bir kısmı burslu) Müthiş sosyal bir kız. Eğitim hayatında her zaman başarılıydı zaten. Anne babası aşırı aşırı gençken onu dünyaya getirdi. Uzmanların 'başarısız, şımarık, zayıf ve asosyal çocuk nasıl yetiştirilir?' tanımına tamamen uygun şekilde büyütüldü. Ama F tanıdığım en uyumlu, eğlenceli, yetenekli, sorumluluk sahibi, saygılı, bence 10 puan bir genç kız.

Doğru Annelik Var mı?

Bence yok. Ben anne olmanın benim ruhumla ilgili bir ayrıntı olduğunu bilmezken, dizlerimi döve döve eleştirebilirdim F'nin ebeveynlerini (ki yaptım da tabikisi) Buradan maalesef şu sonuç çıkmıyor; Salalım gitsin, her şey olacağına varır! Zaten çocuğun içinde varsa olur. Hayır! Buradan şu sonuç çıkıyor: Herkesin kendi denklemi var. Sonuca tek bir gidiş yolu yok. Kesin bilimsel bir reçete yok. Her annelik, babalık kendine. Ve akabinde, doğal sürecinde; Kim neye inanırsa onu yapmalı değil, onu yapacaktır zaten. Kısacası bilim bize X'e gitmenin reçetesini yazamaz, ancak olumlu tahminlerde bulunabilir. Hatta bilim bir süre bizi çaresiz bırakır, sonra nihayet kendimize kavuşuruz. Bu açıdan çocuk odaklı olup tüm gün organik şekilde çocuklarla ilgilenen bir anneyi 'hassas-ilgili-kasıntı' olmakla mimlemeyi nasıl doğru bulmuyorsam; aynı şekilde, çocuğunu ekranla oyalayan bir annenin de 'gevşek-ilgisiz-rahat' olduğunu düşünmüyorum. Bu bir annelik yorum farkı. Dahası, doğal olanı. Herkes neyse, o. Kitap okumayan bir anne, çocuğuna kitap okumuyor diye neden eleştirilir ki? Onun doğalında okumak yok. Kitaplarla bağı olmayan biri, nasıl kitap okuma rutinine sahip çıksın ki? Hem kaldı ki, kitap okumadı diye o çocuğun gelişimi yavaşlamıyor. İnsan bireyi o kadar aciz/zayıf değil. Başka türlü tamamlıyor o çocuk gelişimini. Yani çocuklara kitap okuyarak ulaşacağınız bir X noktası varsa, o noktaya başka türlü de ulaşılabilir (kitap okumak elbette çok yararlı, fakat ezbere bir eylem olunca, ne önemi var?)

Çocuk: 'anne kitabı ters tutuyosun?!'
Anne: sıkıldım be küçüğüm

Yüksek müsaadenle bir örnek daha;

Her anne için 'sağlıklı beslenme' favori başlık. Bunda hepimiz, aynı noktadayız. Fakat sağlıklı beslenme kimisine göre 'o gün çocuk ana öğünlerini tam yediği için ev yapımı çikolataya izin vermek'; kimisine göre 'bir köfte daha ye, sana marketten cips alcam, söz' şeklinde. Bunun sonucunda bir çocuğun diğerinden daha sağlıklı olacağının garantisi yine yok. Çünkü sağlık da bütüne bağlı bir mesele. Yine konu X'e ulaşmanın bir reçetesi olmadığına geldi.

iy ki 70'lerde ebeveyn olduk bey, çocukların yanında tüttürmek serbess


Şimdilerde annelik tanımım: (sık sık güncelleniyor ne olsa)

Annelik, karşılığında çocuğunu X noktasına taşıma garantisi istemeden, o niyetle yapılan çabaların / emeklerin tamamıdır. X'e doğru kendi tarzında yolculuk etmektir.

En popüler 5 cevabı arasaydık, tüm anne babaların çocuklarıyla ilgili hayal ettiği şeyler hemen hemen şöyle olurdu:

🌲 Bağımsız olsun
🌲 Mutlu olsun
🌲Sağlıklı olsun
🌲 İyi, vicdanlı bir insan olsun
🌲 Başarılı olsun

Diyelim öyle bir imkanımız var; bu özelliklere sahip yetişkinlerin geçmişini incelesek, hepsinin milyonlarca farklı aile profilleri olduğunu görebilirdik. Peki nasıl olur da bu kadar değişkenin, farklılığın, genetik çeşitliliğin arasında hepimiz aynı reçeteyle yol almayı düşünürüz? Komik miyiz? Hepimizin yaşam şifreleri, geçmiş kodları bile bu denli başkayken, okuduğumuz şeyi bile aynı şekilde anlamazken, nasıl uygulamalar kısmında birbirimize benzeyelim?

Ve biliyo musun, aslında günün sonunda hepimiz yapabileceğimizin en iyisini yapıyoruz. Kusur varsa, o da kusurlu olduğumuz için. Sonuçta, anneliğimizi bizden apayrı bir vagonmuş gibi taşıyamayız. Herkesin anneliği kendinedir. Kendine kadar annelik, her koşulda en güzelidir! 💛


☛Bu yazının dipçik notu:

Elbette özel durumlarda hepimiz bilime mecburuz. Hastalıklar, uyku sorunları, davranış problemleri vs. konusunda. Benonukastetmedimyaniyannışanlamaolmasın.


Ay kaç çay içtim şu yazı bitene kadar. Hoşkal.

8 Haziran 2018 Cuma

Parkta olaylar, ikinci çocuk mevzusu ve gojiberry'li kek


Geçen gün, parkta oturmuş, ev erkeğiyle sohbet eyliyoruz. Bizimki de kendi has takımından kimseyi bulamamış, yedek listesinden bir kız arkadaşıyla takılırken, dev bir ağlama duydum. Gözlerim ağlama sesinin merkezini aradı. Zira çocukların yüzde 99'u aynı tondan ve birebir aynı yörenin duygusuyla ağlıyordu. Yapılan taramalarda ağlayan sesin benim bebemden geldiğini fark edince, hemen topuk popoda olay yerine koştum. Durum şuydu:

Bizimkisi, yanındaki kıza bakarak bas bas ağlıyor, kız ise instagram'a poz veren manken bakışıyla bizimkine aşırı hantal şekilde tepkisiz kalıyordu. 'Noldu?' dedim. 'Anne, D. bana isteyerek, bilerek vurdu' dedi. Baktım kolu ciddi kızarmış. Kız, hiçbir açıklama yapmıyordu, gayet sakin.

dövecekmiş gibi duran manken bakışı

Annesi geldi o sırada kızın. Tanıyorum kadını. Kendisi eğitimci, yaşça benden baya büyük. Rahatladım, gelince. Onlar anne-kız aralarında diyaloga girsinler, ev çocuğundan özür dilerler, ben de oğlumu köşeye çekip bi sarılırım diye bekliyordum (çok içim yandı bebeme)

Annesi şöyle dedi:

'Aslında hiç huyu değildir ama'

O ne demek? Yani normalde huyu değildir, şimdilik bir istisna tanıyalım, puan kırmayalım gibi bir şey mi? Müdahale etmek zorunda kaldım. Ev çocuğuna;

'Oğlum hadi içinde kalmasın, arkadaşına söyle, vurmanın doğru bir şey olmadığını, böyle olmaması gerektiğini...' Açıkçası ben de çok kendimde değildim, yine de oğlumun o şekilde olaydan ayrılmasını istemedim işte. Çok ağlıyordu.

O sırada kız şöyle dedi:

'Vurdum çünkü canım sıkıldı'

Hö? Ulan benim çocuğum bu sakinlikte böyle götü kalkık cevap verecek, oturur varoluşumu sorgularım. Dizlerimi döver, 3 kitap deviririm. Annesi ise sadece kıza arkadaşından özür dilemesini söyledi. Kız kesinlikle özür dilemedi ve şöyle dedi:

'Off sıkıldım anne, hadi gidelim' (buraların tadı kaçtı tonunda)

öffss buraların tadı kaçtı

Ve ayrıldık. Ben o sırada anladım ki bizim ev çocuğu canının yanmasından ziyade, kalbi kırıldığı için ağlıyor. Çünkü hiç beklemediği yerden koluna tokat yedi. Birdenbire.. Durduk yere. Kız da mahcup değildi. Bu onun ezberini bozdu. Oyun da bozuldu, zevk alıyordu çünkü sanırım o sırada.

Çok üzüldüm. Köşeye çekilince babasıyla sarıldık oğlumuza. Ona sen de vurarak karşılık vermediğin için çok sevindim dedim. Çok hoşuma gitti, resmen ilkellikten medeniyete geçme öyküsü gibi geldi bana. Gerçi duyguları devreye girdi ve şok oldu, ondan da olabilir. Biraz konuştuk.

Ertesi gün, bizimki kendi takımıyla oyuna dalmıştı. Baktım bizim sakin kız ve ailesi de geldi. O gün bir dedektif gibi ben bu aileyi inceledim. Ve gördüm ki kız hiçbir çocukla oynamıyor. Annesi ve babasıyla oynuyor ama o hep yöneten. Bir bebekleri daha var. Anne ve baba sırayla bi bebekle bir de bu kızla ilgileniyor. Kızın üzerinde hep prenses kıyafeti... Dondurma istiyor, hop alıyor. Lolipop istiyor, hop alıyor. 1 saat içinde 2 yoğun şekerli abur cuburu gömdü bu arada. Kızın yüzünde hiç gülümseme görmüyorum. Hep donuk bir ifade... Bir de genelde çocuk tatlılığı sevimliliği vardır ya.. Bu kızda biraz teyze ifadesi var, sanki 5 yaşında değil.

Nereye varıcam... Bence bu kız sosyopat filan olabilir ha? Amanın?! Ben olsam kıllanırdım vallahi. Hangi çocuk bu kadar tepkisiz olabilir, insan yönetebilir ve duygusunu gizleyebilir bu derece? Şeker tüketimi çok fazla, ön dişlerinde çürüme var. Belki de şekerden olumsuz etkilenmiştir (tamam abartı bi tahmin)

Üçüncü günün akşamı bizim ev çocuğu, arkadaşlarıyla oynarken bi ara verip bu kızın yanına gitmiş. Ben fark etmedim olayı. Ev erkeği izlemiş. Ona o gün canım çok yandı filan demiş. Kız cevap vermeden kafasını çevirmiş (ahaha mayyak ya, hala kızdan reaksiyon almaya çalışıyor)..

***
Bu arada, ne dicem blog. Geçenlerde 16 aylık bir çocukla kesişirken buldum kendimi. Beni görünce bi sırıtmalar, bi mimikler. Oruçlu anneannesi, dedesiyle parka gelmiş. Yazık baya yaşlılar, çocukla ilgilenemiyorlardı (gerçekten ciddi yaşlı ve alabildiğine oruçlu) Bebek arabasından bile inmesin, uğraşamayız halindeler. Ben çantamdan bir şeyler çıkardım, nasıl hoşuma gidiyor o sırada- beraber paket yırtıyoruz, ev çocuğunun arabasıyla oynuyoruz vs. Tabi yaşlı çiftin iznini aldıydım. Ay, ben anladım ki ben bebe büyütmeyi aşırı özlemişim. Emek vermeyi, tane tane anlatmayı, kendini adamayı... Severek yapıyorum.

Hemen buradan şu başlığa geçiyoruz: Neden ikinciyi düşünmüyorum ki? İkinciyi düşünmek bizde bi çeşit spor biliyorsun.

Napıyosun hacım?
İkinciyi düşünüyorum ya!
Oo abi ikinciyi düşünmek için en iyi mevsim, hadi sana kolay gelsin.
Sağol abi yerimiz var, siz de gelin beraber ikinciyi düşünelim.
Biz bu sene avrupa'da ikinciyi düşüncez kısmetse, fiyatlar uygun.
Tamam görüşürüz.

Fakat bir sorun, ben ikinciyi arada düşünsem de (çok içimden) doğum yapmak istemiyorum. Yani, bu net. Doğum öncesi aşamalar, beklemeler, gelişimini takip etmeler... Uğraşamam bir daha o yolculukla. Kafamda bu yüzden hep fantezi olarak evlat edinme isteği vardı. Bireysel bir istek... idi.. Ta ki dün ev erkeğiyle konuşana kadar. İkinci çocuk konusuna fobi gibi bakan beyimin de meğerse asıl fobisinin çocuk çalışmaları + hamilelik süreci + doğum sonrası ilk 1 sene olduğunu, aslında kimsesiz bir çocuğu kendi çocuğu gibi sevebileceğini, onun da bir çocuk daha istediğini öğrendim. Onun istemediği ikinci çocuk değil, ikinci hamile bendim :D Bu aralar sık sık yaptığım geyik: 'Şşş ev erkeği ikinciyi düşünmüyorsak, ona göre annemde kalıcam bak bu akşam' ajgdjhsgajf... Alakasız her yerde bu geyik dilimdeydi bu ara: 'Baksana ne dicem? , 'Söyle', 'İkinciyi düşünmüyorsak, bi kahve daha içeyim'.. Gülüyorduk çok. Bence her şakanın altında bir gerçek misali. Bu geyik totomdan durduk yere çıkmamış olabilir, hıığ?
ikinciyi düşünürken poz verdik

Şimdilik bu konuyu düşünce evrenimize tohum olarak saldık. Bakalım yıllar içerisinde meyve verirse, kendimize güvenirsek, hedefimizde ev çocuğuna kardeş, bize ikinci evlat, evimize yeni bir birey kazandırma isteğimiz var.

Bir de şunu öğrendim. Biyolojik bir çocuğun varsa, ona duyduğun sevginin aynısını biyolojik olmayan bir çocuğa da duyabileceğini fark ediyorsun. Bunu daha önce bilmiyordum. Olayın doğurmak, emzirmekle hiçbir ilgisi olmadığını anlamak için bir tane doğum yapmış olmam gerekiyormuş demek ki. Umarım yakın gelecekte buna uygun bir ortam oluşturabilir, bu müthiş güzelliği yaşayabiliriz.

Ee genşler ve genş hissedenler. Bugün Cuma. Mutlaka içinizde bir yerde zil takıp oynayan biri vardır. Ben de zil takıp oynuyorum çünkü ev çocuğu bu sabah çok geç uyandı. Bu ne demek? Okulda öğle uykusu yapmayacak demek. Bu ne demek? Akşam erken sızacak demek. Ve bu da akşam bizim şu aylardır izlemeyi beklediğim ve anca bulabildiğimiz möhteşem filmi izleyebilecek olmamız demek:



***

Aa son bi not. Regl olunca, eğer önlenemz bir şekilde tatlı krizi olduysa ve daha fenası tatlı kesmez, baya bildiğimiz törkiş hamurlu şekerli doyurmalı şeylerden canın çektiyse, sana 'kötünün iyisi' kekimi anlatayım bak.

Malum normalde bu tatlıların hamursuz şekersiz hallerini deniyorum evde. Ama ya canım günaha girmek isterse? Kırk yılın başı dibine kadar sağlıksız bişi tıkınasım gelirse? Böyle durumlarda, pastaneden 3-4 kurabiye filan alıyordum normalde. Evdekilerle de paylaşıyordum. Ama tadını da hiç beğenmiyordum ya da yeterli olmuyordu. Gelin size, kahveden dev hizmet. Şimdi kendime yaptığım özel durum kekini anlatıcam.

Öncelikle unun glutenlisini alacağım madem, o halde 'kötünün iyisi' seçeneğini alıyoruz; siyez unu. Fiyatı diğer unların 4 katı. Ben bunu 13 TL'ye aldım. Ama inanın, zaten evde un çok nadir kullanılıyor, regl olmaktan regl olmaya... O halde 3-4 kurabiyeye 10 TL vereceğime, bu unu alırım daha avantajlı diyorum. Ki bir kez indirimde 7 TL'ye almıştım bu unu.

Migros'tan


Tatlandıracak herhangi bir şey (ama durun bu kekte işlenmiş şeker de olacak)
Ben bu kez goji berry seçtim. Sen hurma, kuru üzüm ya da taze elma seçebilirsin.

Gojilerin berisi


Geri kalan malzemeler aynı.

Ben azcık yapıyorum zaten. Bildiğin tarif:

Yumurta kır, içine az yağ koy (ben fındık yağı koydum). Normalde keke 2 bardak şeker konur, sen sadece 1 yemek kaşığı şeker koy. İçine istersen biraz süt / yoğurt - hani hacmini artırsın diye, bişiler daha ekle. Karıştır. Ardından undan koy, ama göz kararı işte. Ne kadar olursa. Ancak katı bir kek hamuru olmamalı. Krep hamuru gibi hafif sıvımsı olabilir hatta. Bu aşamada isteyen fındık, ceviz, badem gibi çiğ kuru yemişlerden öğütüp ekleyebilir. Kabartma tozu (ya da karbonat). Bunları da karıştır. En son aşamada seçtiğin tatlandırıcıdan boca et. Elmayı rendeleyerek koyabilirsin, 1 su bardağı goji olabilir ya da 10 adet hurmayı minicik kesip atabilirsin. Keyfine göre.

Fırına ver gitsin. Piştikten sonra, soğusun. Sonra buzdolabına at. Çok efsane oluyor. Hadi size iyi günneeer!
aklıma çekmek gelmedi fotosunu. bu minicik bir parça kekten.

Dipçik not: Aslında 10 hurma koyarsan, 1 yemek kaşığı şeker de gereksiz kalıyor.

Tatiller ve yaz (2)

Tatil denildiğinde aklında hiçbir şey canlanmayan bir memur gızı olarak, başka bir memur evladıyla yaptığım izdivacın yayın akışında tatil...