20 Eylül 2018 Perşembe

Dünyamın Küçüldüğünü Anlamama Yardımcı Olan Şeyler

Dünya kocaman bir yer. Metaforik olarak düşünce sistemimizi ne güzel temsil ediyor, dünya ifadesi. Şöyle bir düşünüyorum da bazen dünyam çok küçük oluyor. 'Ay onun dünyası çok küçük' dediğin insanlardan biri de ben oluyorum. Senin olmuyor mu? Dünyam küçüldükçe, bazı ön belirtileri fark ediyorum. Bu yazıda tam da bunları derliycem blog.

1- Empati yoksunluğu

Maalesef dünyası küçülen her insan gibi ben de farklı açılardan bakabilme esnekliğimi yitiriyorum. Sohbet ettiğim insanların arkasından 'niye öyle yapmış ki, çok saçma' şeklinde iç gıybetler döndürüyorum. Başkalarının tercihleri, istekleri, yaşam biçimleri bana çok da şey gelmiyor. Çok da şey. Anladın işte. Kendi perspektifimden değerlendiriyorum, yargılıyorum çünkü. Onun cephesinden, evrensel bakış açılarından bakma özelliğimi kaybediyorum.

2- Aynı yüzler aynı geyikler

Dünyam küçülünce, hep aynı çevreden oluşan bir güruhla iletişimde olduğumu fark ettim. Örneğin, parktaki anneler babalar. Konular aynı, geyikler aynı, orda patlayacak espiriler aynı.. Çile gibi. Ama oldukça güvenli ve çalıştığım yerlerden tabi. Küçük dünyamda kendimi güvende hissedebiliyorum öyle zamanlarda.

3- Yeni şeylere üşenme

Sarı çizgiyi geçmek istemiyorum dünyam küçülünce. Bildiğim sınırların dışında herhangi bir şey yapmak istemiyorum. Yeni bir aktivite her zaman 'sorun olma ihtimali' taşıyor. Kesin hasta oluruz, düşeriz, kaza yaparız, mahvoluruz şeklinde standart bahanelerim devreye giriyor ve müthiş bir şekilde benim yeni şeyler denememi engelliyor.

4- İçimde sıkıntı var klişesi

Bunu bildin mi? Ay içimde bi sıkıntı var... Bunu dönem dönem hepimiz dedik. O içimizdeki çıbanımsı sıkıntının aslında 'dünyası küçük insan' duygusu olduğundan eminim. Bunun sebebi yaşamında inişler çıkışlar, uç hisler ya da farklı deneyimler olmamasından. Kendi dünyasındaki minik zaferler yeterli geliyor ona. Ah seni küçük dünyalı..

5- Kendini ayıplamak

Bu aslında küçük dünyalılığın katilidir. Zamanı geldiğinde, kişiyi küçük dünyasından koparıp atacak tek aşamadır. Küçük dünyalı kişi başkalarına empati geliştiremediği gibi, kendisiyle de empati kuramaz. İlgisiz ve sınırlayıcı davranmaya kalkar. Kendisini küçük dünyasına yaraşır şekilde, düz - sorunsuz- olduğu kadar görmek ister. Ama hayat! Daha fazlasını istetir bize, değil mi? O zaman gelsin sorgulamalar, yağsın kişisel gelişim kitapları, dolsun taşsın insanı anlama arayışları, coşsun empati yaklaşımları...

Dünyam küçüldüğünde, kendimde hissettiklerim bunlar. Bende dönem dönem oluyor. Kısa sürüyor çünkü ben kendini ayıplama aşamasına hızlı geliyorum akjdgaag. Fakat ne zaman yerel duygularımdan evrensel bir platforma sıçrıyorum, düşüncelerim şehirlerarası çalışıyor, meraklarım uluslararasına taşıyor; işte o zaman ben dünyamı çok seviyorum.

Yakınlarda küçük dünyamdan kurtulma yöntemlerimi yazayım. Sevdim bu içsel dökülmeleri.


Not: Gün içinde yine yorumlara damlıcam <3

19 Eylül 2018 Çarşamba

O sırada başka bir yerde...



O sırada başka bir yerde, başka bir blogda, tamamen kişisel bir blog projesine daha başladıydım. İsteyen göz atabilir, aa bi kuple alırım diyen sürekli okuyucusu olabilir.. Toplam birkaç ay aktif olacak zaten, sonra kendini imha edecek. Direkt bloğun ilk yazısına ulaşmak için şuraya bakabilirsin. Moduna uyarsa, peşinden diğer yazılara da bakarsın.

Orada görüşürüz. Buradan çeneleşmeye devam, burası ayrı, orası ayrı.

Çay demliyorum <3

18 Eylül 2018 Salı

Her tatil sonrası belediyecilik üzerine atıp tutmak


nerde bu belediye
Hala yorumlarda buluşamadık seninle blog. Hafta sonu çıktığımız kamp macerasının, 1 gecelik bile olsa, faturası bana yüklü oldu. Bir kerecik denize gir - çıkla bile, kaç bin tane çamaşır, iş ve kum tanesi görev oluyor, ne sıkıcı. Bana malum operasyon nedeniyle denize girmek yasak. Dolayısıyla kamptan yalnızca doğa beklentisi içindeydim. Kuşadası'nda yat camping'e gidip çadırımızı kurduk. Tesis temizdi, çok güzel. Fekat, aradığım doğaya o anda ulaşılamadı. Şehrin içine yapmışlar kamp alanını. Kapıdan çıktığın anda mağazaların kucağındasın. Dükkanlar, marketler, cafeler, mağazalar... Ağaç miktarı sayılı zaten. Yeşilden çok tabela var etrafta. Ay ne memnuniyetsizim. Çok param olsa, nerede harcardım, gerçekten merak ediyorum. Hiçbir ortamdan bu kadar mı hoşlanmaz insan? Civar bölgeleri kastediyorum tabi. Yoksa dünya henüz keşfedilmemiş bir gezegen hala benim için. Mars'ı ne kadar bilmiyorsam, dünyayı o kadar bilmiyorum. Bildiğim yerler bir elin parmakları..

Bir de kuşadası merkezde, ne çok ayı var. Üzerimdeki şort yüzünden durup seyreden amcalar filan oldu beni ya. Kendimi uzun zamandır porno yıldızı gibi hissetmemiştim. Aynı hissi bana yaşatan bir yer de İzmir'de Bucadır. Aman diyim… Bir kış gününde, kafam gözüm sarılı, karda yürüyen Tarık Akan gibiyim, yanımdan geçen amca nerdeyse orgazm olacaktı, laf atarken. Fıkra gibi anlatırım bu olayı... Yıllar evvel Didim'de de benzer hissi yaşamıştım. Şu hani turist kızlara 'are you sex' diyenlerin memleketi. Ay sanma ki çok dişi bi kızım. Hiç değilim hatta. Menemen'de büyüdüm ben- taciz biz genç gızlar için doğal iklim şartı artık.

tatil beldelerinde hissettiğim

Neyse kısacası hippo camp'i geçebilen olmadı henüz, bu yaz. Orada doğa da var, deniz de, sincap filan ve şahane tesis. İnsan profili de nasıl olabiliyorsa, çok möhteşem. Saygılı, medeni, gülümseyen... Acaba mekana gelen insanlar mı öyle yoksa mekan mı insanı değiştiriyor? Yoksa hepimizin hem ayı hem saygın halleri var ayrı ayrı. Adamlar sınavla müşteri kabul etmediğine göre, belki de orada içimizdeki 'iyi' tetikleniyordur.

Sözün özü ev alma, belediye al blog. Gittiğimiz her yerin içler dışlar çarpımında konu hep belediyeye geliyor. Yaşla da ilgisi var. Her gün mutlaka belediyeyi bir anlık bile olsa düşünüyorum. Şunu da şöyle yapamazlar mıydı, diyorum. Komşu naber dese, lafı bir şekilde belediyeye bağlıyorum. Parkta hep belediyeyi konuşuyoruz zaten. Yakında bütün İzmir ilçelerinin belediye başkanlarının isimlerini ezberlersem kaç benden. Vardır ya soru; neydi sizin belediye başkanın adı? hshakjhfjkaf

Şaka şaka hiçbirinin adını bildiğim filan yok. Fakat turizmi ve semtin doğal güzelliğini, boka batıran belediyelere bir kayınvalide öfkesiyle yaklaşmaktan vazgeçemiyorum, nabayım.

Turizmden konuşursak, Türkiye'ye gelen turistin hızlı değişimine bakarak, belediyeciliğin olduğundan iyiye gitmeyeceğini düşünüyorum. Son 10 senede, batılı yerine, orta doğulu turistler için gözde olduk. Batılı da olsa doğulu da olsa, ülkemize döviz bırakan her canlı bizim için değerlidir, diyebilirsin blog. Fakat batılı ziyaretçiyle, doğulunun arasındaki fark ne biliyor musun?

Batılı kültür turizmine geliyor, doğulu ise alışverişe. Valizleri doldurmaya, tüketmeye, yemeye içmeye zıçmaya. Bir köşede sessiz sedasız fotoğraflarını çeken minnoş batılı turistler, giderek azalıyor. Dolayısıyla müşteri profiline göre şekil alan turizmcinin de tabelalardan tatil beldeleri yapmaları kaçınılmaz.

Ay yine teyzeye bağladım. Dün akşam kuzenim geldi, yine neden siyasi örgütlü olmadığımızı sordu. O kendini bildi bileli, bir siyasi kurumun üyesi. Belediyeciliğe takıklığıma bakarsak, yavaştan cehapeli teyze olmaya evriliyorum ürpertisi geldi bir an. Oyh!

Neyse sabahın köründe, bi uğramak istedim. Oturup planlamadan geliyorum buraya her seferinde. Bu kez de bunlar çıktı. Blog projemizde fire verdim sanki?

Bugün çay yanına yorumlar <3 Çeneleşmece <3

15 Eylül 2018 Cumartesi

Haset, kıskançlık ve aslında olanlar...




Tema: Hayat memat

En şiddetli kıskançlığın neye-kime olmuştur? En son hangi konuda birine haset eyledin?

İşte yine elalem ne der diye kendimize sakladığımız ve boş yere hüzünlendiğimiz konu başlıklarından biri: Kıskanmak.






Bu konuda eşşek sudan gelinceye kadar örneklerim mevcut aslında. Fekat en tazesinden mevzu bahis açayım:

Evladım çabuk pes eden, kendine challenge'lar koyamayan biri olarak dünyaya geldi. Memeyi bile baktı bir-iki ememiyor, hemen pes etti. Ya bildiğin pes edip, derin uykulara daldı, uyandıramıyorduk herifi, besin alamamaktan uyanamıyordu ya yok böyle bi'şey. Aç aç uyunur mu be, daha demin doğdun, kak bişiler em kak. Neyse büyüdü etti. Erkek çocuklarına özel o düz duvara tırmanma aksiyonları da pek yoktur kendisinde. Yani, herkes karakteriyle doğar. O da böyle biri. Zora gelemiyor. Bir şey zor gelirse sinirleniyor, sonra da aşama aşama akla yatan bahaneler bulup, erteliyor. Fakat onu harekete geçiren bir sihirli güç var:

dırıdırı dım!

'Haset duygusu'

Burada hemen açalım. Çok değerli bir konuşma izledim. Orada anladım ki haset duygusu ile kıskançlık birbirinden çok farklı şeyler.

Haset bir eksiklik duygusundan kaynaklanırmış (Lacan'a göre).. Örneğin sizden daha başarılı bulduğunuz birinin yanında hissedilen o kötü his var ya.. Gerçek olmayan, size öyle gelen, bir dönemler moda olan tabirle 'kompleks' yaptığınız... İşte bu haset. 

Kıskançlık ise olanı kaybetme korkusuymuş. Aşkı, parayı, başarıyı, ebeveynleri, arkadaşları vs. 

Bizim ev çocuğunun hasetini körükleyen bir isim geçti hayatımızdan: Ahmet! Ahmet, 3 abisinin ardından sürpriz şekilde dünyaya gelen fırlamanın fırlaması bir çocuk. Çok sevimli fakat annesi bir Ahmet yorgunu. Ahmet en tehlikeli yüksekliklere tırmanır, atlanmayacak yerlerden atlar, road runner performansında koşar, bodoslama dalar, acımasızca zıplar. Bence müthiş yetenekli. Atletik bir yapısı var, özel bir çocuk. Hepimiz de bunun farkındayız tabi. Bir tek Ahmet farkında değil. Bunca atletik işleri yaparken suratında hep bi 'ee niye korkuyo bunlar böyle, noluyo ki' şaşkınlığı var. Anası da fenalık geçiriyo her 20 dakkada bir, düzenli olarak, hay sıçıyım nerden 4.'yü yaptık tipi var kadında yeminle kjsgajgjf. Neyse Ahmet sağolsun varolsun, ev çocuğunun ilgisini 'harekete' çekti.

Ev çocuğu normalde parka gidip kendi arkadaşlarıyla oynadığı rutin oyunların konforundan çıkıp, kendine yeni hedefler koydu. Tamamen kendi kendine planladı ve uyguladı. Kısa zamanda yaşına göre, ciddi tırmanma yeteneği kazandı. Çok dikkatli ve ilgiyle artık çok iyi tırmanıyor. Hatta 7 yaş üzeri tırmanış halatlarında müthiş konsantre olup, tüm aşamaları tamamlayabiliyor. Baya yani 8 yaşında çocuklar filan 'oha oha' diyerek izliyor bebeyi, ciddi ciddi. Ve bizi en çok şaşırtan da.. Kendi yaşıtlarının içinde bisikleti desteksiz, 2 tekerlekle sürmeye ilgi duyan ilk çocuk oldu. Başarması da eli kulağında. Tamamen kendi kendine (bunun yöntemini yazarım) başarıyor.

Neden?

Çünkü Ahmet'e ölesiye, ağlayasıya, sıçasıya haset etti biliyo musun blog. Alkol bile alırdı o hırsla jakhksfk.. Bildiğin onu sinsi sinsi izledi, gözlerini kıstı (bi cıgara yaktı adeta) ve şunu kurdu kafasında: 'Nasıl o yapabiliyor da biz diğer çocuklar yapamıyoruz?'

Bunu dedi ve planını kurdu.

ev çocuunun normalde çıkabildiği tek zirve buydu

Bir kez çok ağlamıştı parkta: Beraber direklere çıkıyorlar. Bizimki daha başında düşüyor. Ama Ahmet yaldır yaldır tırmanıyor. Bu, attı kendini yere, nasıl ağlıyor. Nasıl bir hırsla.. Ahmet'in annesi koştu, ev çocuğunu sakinleştirmek için:

Ahmet'in annesi:  'Oğlum ağlama, onun özelliği bu, iyi bi'şey değil zaten, kuduruk o'
Ev çocuğu:   Ben neden yapamıyorum, neden, nedennnn?

Ahmet'in annesi dönüp bana 'bu kıskanç galba gız' dediğinde, oğlumun duygularını -çocukluğumda eksikliğini çektiğim mevzu- doğru analiz ettiydim. Ay iyi ki varım lkhakhfkjhf. Bak yine kendime teşekkür ettim, gurban olduğumun gendim. Şey dedim, işte:

'Yok, yapmak istiyor, ondan üzülüyor. Ama çalışırsa yapar, dimi yavrum?'

Ve yaptı da puşt ya.

Şimdi kim hasetin kötü bir şey olduğunu söyleyebilir? Potansiyelini ortaya çıkardı mı? Hem de nasıl! O dötünü sağlama alan, kendini yere atarken bile önce yastığı yavaşça yere koyan çocuk, nasıl riskleri göze aldı da, bunları yapabildi. Hasetin gücü adına. O konuşma beni çok mutlu etti, yukarıda link verdiğim. Duygularımızı ayıplamayı bırakıp, duygularımızın bize fısıldadığı şeye kulak vermemiz gerektiğini anlatıyor. Bundan daha ferah bir farkındalık olabilir mi ya? Bayram temizliği mübarek.

İçimizi çekiştiren - büzüştüren duygulardan kurtulmaya çalışınca noluyor? Başka yerden yine pörtlüyor. Onun yerine kulak ver değil mi ama? Demek ki senin 'gelişim' sıran gelmiş. Kıskançlık kategorisine giren duygular da bir fırsat işte. Korkunla yüzleşmek, tanımak ve ona yakınlaşmak için.

Bisiklet Öğretmenin Kolay Yolu:


Bu arada hiç beliniz ağrımadan, totonuz terlemeden çocuğunuzu 2 teker bisiklete alıştırmak için harika bir bilimsel yöntem okuduk, uyguladık.

Pedalları çıkarıyorsun, arkadaki destek tekerlekleri de zaten şutluyorsun. Çocuk ayaklarıyla kendini itekleyerek takılıyor. 1 hafta-10 gün sonra pedalları geri taktığında, fıstık gibi sürücü oluyor. Bizimkinin bugün 3. günüydü ve yavrum ayaklarını yerden kesip, dengede kalabilmeyi başardı. Pedalı taksan direkt sürer şu an. Ama 1 hafta dolsun tabi... Bilimselliğin ağzını öpeyim. Oturduğumuz yerden çay içerek, bisiklet sürmeyi öğrettik. Babadan öğrenilen bisiklet klişesi de böylece son buldu bu yöntemle. Zaten bizim evde en iyi bisiklet süren benim. O klişeyi her türlü yıkmak için bir araya geldik.

Bu yazı uzun oldu. İki günlük yazıdan sayamıyor muyuz? Hafta sonu kamp! Bu yazıyı da Cuma geceden yazdım zaten, Cumartesi için. Ama bakalım.. Halim olursa pazar da yazarım.

Saygılar blog. Ben şimdi biraz qahve qeyfi. Hasetiniz bol olsun!

Not: Önceki yazılara gelen yorumlara biraz rötarlı da olsa, hafta sonu dönüş yaparım, diyeceklerim var <3

14 Eylül 2018 Cuma

Beni ne mutlu eder?




Tema: İç Dünyam

Ev erkeğinin bu akşam programı var. Akşam 22:30'da sahne alacaklar, Alsancak'ta bir mekanda. Geçen haftakine ben de gittim. Bira başına 20 TL fiyat verdik. Normal mi? Herkes, her şey normalmiş gibi, yerinde salınıyordu. Bugün gelmiyorum dedim, ev erkeğine. Ev çocuğuyla sakin bir akşam geçirmek istiyorum, dedim. İşin aslı, çocuğu anneannesine dehleyip, alkollü gecelere akasım yok. Bu aralar bilinmez bir nedenden (heralde bir yerlerde çocuu övdüm yine) kendini yerlere atıp ağlama krizleri yaşıyor. 2 gün içerisinde 3 kez oldu. Dövüne dövüne, ağlıyor. İçimden bir ses, bu akşam sakin geçsin dedi. Dinliyoruz bakalım.

20'li yaşlarda barlı geceler on gece gücündeydi. Geceye bi başlardık, kaç bin macera toplardık. Şimdi aynı barlar birden dekora dönüştü gözümde. Hiçbir eğlencesi yok. Gerçi bi mekan var, tamamen caz-funk yapıyorlar. Bak orda sanki funky ortamlar varmış, danslı şeyler yapabilirmişim gibi geliyo. Geçen hafta ev erkeği sahnedeyken, bi ara oraya uğradık, aybolmasın diye hemen çıktık. Sonuçta beyim müzik yaparken, ben başkasının müziğinde yerimde salınırsam aybolabilir agdjfg.

İnsan beyi de olsa, 35 yaşından sonra bar, pis çişli tohalet, kulak delen yüksek ses, gece gece bağıran canlı müzik çekemiyor be blog. Şu an düşünüyorum. Beni ne mutlu eder? Nerede uzun uzun vakit geçirsem, ağzım gevrek gevrek esnemez, telefonumu çıkarıp sosyol medyoş yoklamam?

Butik konserler

Açık havada, önünde kaliteli şarabın, temiz-nezih mekanların organize ettiği tatlış konserler olabilir. Efenim mesela, düşünsene Eddie Vedder akustik performans (uçuyorum biraz) izliyorsun, şarap içiyorsun ve gerçek bir boyut sıçraması yaşıyorsun. Tamam fazla aşırı bir örnek oldu ama mutlu olacağım şeyleri bulmak için dürüst davranmak zorundayım, bunun için de sınırlayamam kendimi değil mi? Eddie abimiz olmasın hadi, o frekansta biri olsun kendi memleketimizde.

Bar Sohbetleri

Türkiye'de az sayıda var, hatta İzmir'de hiç yok sanırım. Bar talkshow'ları var ya.. Gevur filmlerinde görürüz. Herkes sahneye çıkıp, komik / ilginç / absürt şeyler anlatıyor. Biranı içiyorsun. Sohbet ve eğlenmek herkesin ortak beklentisi. Biraya en çok yakışan şey. Sence de tatlı olmaz mıydı? Blog yazmak gibi, sahneye çıkıp geyik yapardık.

Doğa

Gerçekten aşağısı kurtarmaz ya maalesef. 35 yaşımda eğri oturup doğru konuşacaksam, ruhum yüreğim bunu istiyor. Nehir kenarı istiyor, göl karşısı, orman içi, ağaç kucağı istiyor. Ama gulugulu halkı istemiyor. Piknik tüpü, çime serilmiş ev halısı, korkunç arabesk müzikler, mangallarca et, şalvarı atletiyle bağır çağır doğayla arama giren insanlar ve tesislerden yükselen rezil müzik olmayan normal doğa işte. Herkes kadar hakkım olan. Bu hafta sonu kaç haftadır türlü aksiliklerden yapamadığımız bahar kampına çıkıcaz. Didik didiğin tam tanımına uygun olacak şekilde, kaç yerle görüştüm araştım. Normal doğada kamp ortamı diye bişey bulmak bu kadar mı zor abü? Var tabi de, mesire alanı adı altında yozlaştırılmış her yer. Bakalım Kuşadası'ndan bir yer bulduk gibi. Deniycez şansımızı.

Kısacası dışarıda fast food mekanlarıyla bağımın kopmasıyla başlayan, ardından kahveciler, restorantlar-cafelerle devam eden ve sonunda da 'eğlence' seçeneklerini de terk etmek üzere olduğum 'yabancılaşma' sürecimde, kendime göre gurme yerler arayışımı sürdürüyorum. Tabi bu arada candan sohbet edebildiğin kişilerle parkta banka çömmek, ev balkonunda biraya arkadaş çağırmak, şehre güzel oyun gelmişse kopup gitmek, iyi müzik festivallerine katılabilmek, kendi semt barına arkadaşlarla gitmek filan da şahane etkinlikler. Ben yukarıda fantezilerimi yazdım.

Hayatımın bundan sonraki kısmında 'iyi anlar' için vakit-nakit harcamak istiyorum. Burdan sırf bir park sohbeti için İstanbul'a gidivermem gibi, bu anları çoğaltmak ve gerçekten sadece sevdiğim etkinlikleri yapmak istiyorum. Sen seviyor musun cağnımız vatanımızın güzide cafelerini- barlarını- plajını- restoranını- piknik alanını? Yoksa bi ben mi soğudum olaylardan?

Neyse bugün evdeyim, sakin sakin. Haftaya yine damlarım beyimin poroğramına. Biraz instoş kurcalarım, feysbuklara yorumlar yazarım, tivitırlardan retweet atarım, bi birayı 3 saatte içmeye çalışırım. İki bira 40 TL, cık cık cık.

Şimdi, çay.


13 Eylül 2018 Perşembe

Her gün yazmak...



Tema: Günlük

Her gün yazmak zorlayıcı ama güzel bi kafa! Malum, Japon Kedi'nin 'Eylül'de her gün bir yazı' projesine katılmıştım. Spontanlık sınırlarımı zorlayabiliyorum. Yani, şu demek. Spontan geyikler, fikirler ve tespitlerimi geldiği gibi buraya aktarıyorum. Bana gelişi bu kadar yani yazdıklarımın. Sen baydıysan arada konuların temasına göre eleme lüksün var yazıları. Bundan sonra her yazının tepesine, temasını yazayım, ona göre karar ver.

Bugün çok romantik. Neden sonbaharı sevdiğimi hatırlamak için onlarca detay var. Havanın tenime değen serinliği, gece yağan yağmurun evi dolduran kokusu, terlemeden çay içebilmek, klimasız havada ferah oturmak, uzun kollu ve kısa şortu aynı kombinde kullanabilmek, pikeye bürünüp uykuya dalmak, tencere yemeğinin verdiği huzur... Bunların çoğu kışın da var diyebilirsin ama yok, sayılmaz. Çünkü kışın pis bi yanı var. Acımasız olabiliyor. Kat kat giyinip, duş almanın bile işkenceye dönüşmesinin yanında serin sonbahar günleri, çok konforlu, hafif ve romantik! Şu anın (aşağıdaki) güzelliğine bakar mısın yahu? İzmir'de her gün olduğumuz yerler, fakat hiç bu kadar zevk almamıştım. Sonbahar efekt:



Ev çocuğu 2 tekerlekli bisiklet öğreniyor da. Bana dengesini göstermeye çalışıyor o sırada (gösteremedi) Benim derdim tabi ki havanın güzelliğiyle tabi. Görüntüye nasıl alacaksam o hissi. Videoyu göremeyen tıklayabilir.

Salı günü, benim işlem kolayca tamamlandı. İşlem kolaydı da, yine de 2 gün bi halsizlik yaptıydı. Sanki regl olmuşum etkisi bıraktı. Ben de ilk günün akşamı - yani Salı-  koltuğa serdim kendimi, öyle meyve + TV takıldım. Şey vardı, 1 kadın 1 erkek. Onu seyrettim. Hani olur ya, bazen bu tip şeyler izleme yoksunluğun oluşur. Sex and the City de bence o gruba giriyor, Kemal Sunal filmleri de, Gerçek Kesit, romantik komediler ya da aşk-ı memnu tekrarları. Hepsi bende beynimin aynı bölgesine zevk sinyali yolluyor.

tam şöyle bi'şey

Dün akşam da şeye denk geldim, bilir misin Serkan Altuniğne var. Benim genç gızlığımdan bu yana takip ettiğim bir çizerdir kendisi. Favorilerimden değildi ama severim geyiğini. Aaa baktım, onun yazdığı bir senaryo. Oyuncular da baya iyiydi, hepsini severim kadronun. Şu film işte ya. Ay bir güzel geldi o bana, anlatamam. Normalde bizde izlenecek film, ya günler ya saatler öncesinden bulunur, hakkında ön bilgi alınır, aramızda değerlendirilir ve izlenir. Bu böyle HD kalitede denk gelince, koltuğun tepesinde çocuk oldum çocuk sevinçten.

Şey geyiği var ya -hiç sevmem- 'Bunu Fransa'da görseniz bayılırdınız ama burası Rize'.. o geyik azalarak bitsin lütfen diyorum ama cidden o filmi Avrupa kara mizah filmi diye izlesek heralde yerlere göklere sığdıramazdık. Fakat made in törkiş yani -ve inanır mısın, ilk kez duydum filmi-  Al sana orijinal bir komedi. Hem de şivesiz, köylü karaktersiz, cıvıtıksız ve iddiasız. Tamamen kendine has, karakterli. Bu adamlar yazsın da, izleyelim ya. Çok sevdim, çok eğlendim filmde.

Dün annemin semtinde pazar vardı. Tazecik sardalyeler almış, temizlemiş bizim için. Toplantıdan dönüşte uğradım, aldım. Bir yöntem öğrendim bu arada, o sayede hem tavada balık lezzeti yakalıyorum hem de sağlıklı bla bla. Bakma sen, sağlıktan ziyade çok kolay. Temizleyip yıkadıktan sonra balıkları tuzla. Sonra una bula. Dün evde un yoktu, yulaf kepeğine buladım ben. Instagram gızlığının böylesi.. Yerleştir fırına. Üzerilerine yağ gezdir. Çıtı çıtır tava balık etkisi. Pek leziz. Yanına ben en çok yeşil soğan, roka ve humus seviyorum!
fotoğrafım iddialı değil, sorry

Sonradan ekleme: Ben bunu şundan yazdım. Ev çocuğu ben balığı hazırlarken, youtube'a düşen şu şarkıda, yanıma geldi(çok severim) Ve şey dedi: 'anne seni öpmek istiyorum bu şarkıyı duyunca'

Anam çocuk duygusal yahu. Şarkı içlenmesi yaşamış. Hadi ortaya çıktı bebenin karakteri, hayırlısı olsun.

Ay hadi blog. Şimdi kalkayım da azcık iş güç. Mutluyum, kahve?

Dünyamın Küçüldüğünü Anlamama Yardımcı Olan Şeyler

Dünya kocaman bir yer. Metaforik olarak düşünce sistemimizi ne güzel temsil ediyor, dünya ifadesi. Şöyle bir düşünüyorum da bazen dünyam ç...