15 Nisan 2019 Pazartesi

İşitme testi!


Abilerim ablalarım gardaşlarım,

Ev çocuğunu işitmeden sınava tabi tutacaklar. Kendisinden kıllanmamız şöyle gelişti... Normal gündelik sesimle;

 'Ev çocuğu, pencereden bize bakan maymun kim?' dedim

Duymadı.

'Hadi gel telefonda hotwheels oynayalım'

Duymadı

'Kocaman pizza uçuyor tavanda'

Yine duymadı.

Bir şeylerin ters gittiğini bu evde bir tek ben anlıyorum. Bunu doğamda var olan 'bakayım bugün neler ters?' ezberine bağlıyorum. Birkaç gün gündelik sesimle ev çocuğuna seslendiğimde duymaması, sorularımı cevaplamaması üzerine, hemen KBB randevusu aldık. Fekat randevu gününü beklerken, duyma sorunu azaldı. Artık bir şey dediğimizde bize 'vızıcıvı ne demek anne?' demiyordu, ev çocuğu. Söylediklerimizi vızıvızı şeklinde duymuyor olması, kullandığımız gliserin damlanın 'olası' kulak kirini(buşon) açtığını düşündük. Bunlar hep doktor öncesi tahminimizdi.

Fakat doktor kameralı  muayeneden sonra, oğlanın kulağında sıvı biriktiğini söyledi. Derhal test yapıla, işitme seviyesi öğrenile dedi. Ciddi boyuttaysa, tüple çıkartılacak o sıvı dedi. Bunlar ne anlama geliyor, bilmiyorum blog (katiyen Google yapmıyorum, kafayı yerim) Adamdan 'merak etmeyin kolay bi işlem' gibi bi yorum gelmeyince, 5 yaş kızı aynı sıvı birikmesi sorunundan yaşamış bir arkadaşa telefon açtım. Bana 'neyse ki ameliyatta sorunu çözdüler, tüpe gerek duyulmadı. tüp çok komplikasyonlu, zor iş, ama üzülme, şükür ki çözümü olan durumlar' demesi beni haliyle daha da panik yaptı. Neden?

Çünkü, 'şükür' çözümü olan bir durum yorumu çok doğru, tartışmasız. Ancak şükretme level'ına gelebilmek için önce durumu anlamak gerekiyor. Kimse bana ameliyat filan demedi, noluyor?

Bir de doktor bize olası senaryo için sadece 'tüp takmak' gibi bir işlemden bahsetti, başka bir alternatiften bahsetmedi, yani her türlü detaylarını öğrenmem gereken, olası yan etkileri olan ve bize karmaşık görünen bir mevzu ortada var? Tüp takmak ne demek? Sıvı neden birikmiş, anlamı ne? Arkadaşın kızında neden başka bir ameliyat yapılmış, tüpe ne olmuş da gerek olmamış? Gerek olsa ne anlama gelirmiş?

Yani şükretmek bir sonraki aşama. Şimdi bi neler olup bittiğini bilmek lazım. Doktorun söylediğine göre; geniz akıntıları, alerjik durumlar veya geniz eti sorunlarında olurmuş bu sıvı birikmesi genelde. Bize sorduğu sorunların hiçbiri bizde yoktu mesela. Ne horlama, ne bademcik sorunu... Adam da bilemedi.

İlk gün, canım çok sıkıldı açıkçası çünkü kalıcı işitme sorununa bile yol açabiliyormuş bu sıvı. Çözüm için önerilen tedavinin de madem yan etkileri çok... Kim yapacak  bu operasyonu, daha onu bulmak var. Tüm bunlar beni kıvrandırdı, duygusallık geldi üzerime, olası ameliyat hakkında endişeler cortladı, gereksiz vücudumu esir aldılar.

Ertesi gün ise, tamamen can sıkıntım geçti. Çünkü şu fikir daha anlamlı gelmeye başladı:

'Önce bi teste girelim bakalım'

Sonrasına sonra bakarız. Aslında bence, kalmadı işitme sorunu ama tabi belli olmaz. Ne de olsa orada o sıvı birikmiş mi? Birikmiş. Fakat içimden bir ses, pek sıkıntılı çıkmayacağını söylüyor. Çıkarsa da, işte o zaman tüm aşamalarımı (şükretmek de dahil) planlayıp programlayacağım. Test tarihi 1 ay sonra... Hele bi teste girelim de, görelim.

Bana gün içinde gelen tüm duyguları, önce kabul edince her şeyin daha iyi gittiğini fark ettim. Korkuysa korku- endişeyse endişe. Yok etmeye çalışınca, daha kötü çörekleniyorlar.

Böğrümde salak bir çaresizle yaşamak da işkence gibi. Şimdi kendimi bu konudan duygusal olarak uzaklaşabilmiş, daha rasyonel hissediyorum, rahatım.Tarihimizi aldık, bekliyoruz.






10 Nisan 2019 Çarşamba

Saçma..ma..ma..


Dünyanın en saçma anlarını üzerime yağdırıyor olabilirim. Bazıları esmer, bazıları çilli, bazıları da saçma doğar. Yannış anlama okur, bu bir eziklenme yazısı değil.

Çok sayıda saçma anım var. İçlerinde belki bazısı hüzünlü, belki komik ama biz şimdi her şeyi boşverelim, en saçması, alabildiğince gerzek olanına odaklanalım değil mi? Hani dinleyende 'eee ne ki şimdi bu?' etkisi bırakanına kulak verelim.

Hamileyim (o aralar tabi) Haliyle, dersaneye yazılır gibi hemen bir doktora yazıldık. O bizi belli haftalarda görüyor. Güzel paralar ödüyoruz ama sanki aramızda paranın lafı olmaz gibi yakınız. O beni ancak bir kuaförde göreceğim ilgi alaka düzeyinde ağırlıyor, uğurluyor. Ben kendisine minnettar oluyor, dötünü yiyorum filan. Bir gün muayene, kontrol bitmiş, bize ultrason çıktısını versin diye bekliyoruz. O çıktı bir türlü gelmiyor. Ortamı kendi haline bıraksan, çıt çıkmayacak ama bilirsin, yapmacık ortamda sessizliğe hiçbirimiz tahammül edemeyiz. Ben hiç merak etmediğim soruları soruyorum. O soruları sordukça durduk yere endişeli biri imajı çiziyorum vs. Doktor hanım da sorularımı aşırı samimi, neşeli bir mesafede yanıtlıyor. Fakat bir gariplik var. Başka soru almaya istekli değil. Cevabını veriyor ve susarak, 'işte böyle' duruşu yapıyor. Çıktı hala yok. Sırada bekleyen en az 7 kadın filan görmüştüm, o geliyor aklıma arada. Bu şekilde biz epey bakışıyor, susuyor, saçma anlar biriktiriyoruz. Derken aramızda en sıkılanı ev erkeği çıkıyor ve 'biz alalım mı çıktıyı?' diye sorabiliyor nihayet. Doktor hanım duraksıyor, 'hayır cihazda sorun var, söylediğim gibi, haftaya artık' diyor.

Allahım beynimden aşağı saçmalıklar nehri akıyor! Sesim, sorularım, bakışım, zoraki gülüşlerim birer baklava deseni gibi kaplıyor zihnimi, dönüyor dönüyor. Uğultu gibi duyuyorum her şeyi. Yani son 25 dakikadır, sapık gibi orada öylece boş yere bakışıp durmuş muyuz? Ne doktor, ne biz bu saçma anı bozmadan oturmuş muyuz?

Fena.

Bugün de başka bir örneğini yaşadım. Ehliyete başladım. Bugün ilk ders günü diye çıktım evden. Dersin verildiği merkeze gittim, baktım kapıda yetkili kişi oturmuş. Beni görünce hemen ayağa kalktı, buyurun buyurun Kahve Hanım, dedi. Oturdum. Sessizlik oldu. Nasıllar aileniz, dedi adam. Sonra laf lafı açtı, konu köy enstitülerine kadar geldi. Yine sessizlik oldu. Saatime baktım, dersin başlamasına 1 dakika var ve kimse yok. En erken ben gelmişim dedim. Siz derse mi geldiniz, dedi.

Evet dedim.

Baktı. Sessizlik oldu. Baktı.

Ders yarın dedi.

Bakın insanlık hali, böyle yanlış anlamalar olabilir, farkındayım. Ama düşünsenize kadının teki, durduk yere bir binaya girip teklifsiz oturuyor. Ve adamın tekine bakıp gülümsüyor, karşıya bakıp susuyor. Sapık gibi kjshkjafk.

Ya bu aşırı saçma komik. Ve saçma. Aşırı saçma. Güldürüyor beni ama saçmalığından buz da kesiyorum.

Adam beni hemen teselli etti ama çok geçti. Bana çoktan kafası gelmişti.

Yine de saçma anlar, geleceğin kopma garantili hatıraları.
Değil mi?


20 Şubat 2019 Çarşamba

Eşikten Geçmek ya da Geçmeyi Önemsemek


Bana mı öyle geliyor yoksa takibe takip okurlarım çoğaldı mı? Yorum almak en kıymetli mal varlığım şu blog serüvenimde fakat takibe takip yorumları gördüğümde de kendimi kara delikte kaybolmuş, bir duyanım olmamış gibi hissediyorum. 

Takibe takip yapmıyorum, mim'lerden filan bile hoşlanmıyorum, challenge lafından midem kalkıyor. Sadece yazıyorum ve üç beş blog da okuyorum işte. O tip bir blog yazarı değilim anlayacağın. Mimler ve çelınçlar denemedim değil. İttirerek hep. En sevdiğim çelınç Japon Kedi ve Joe'nun çağrısıyla gerçekleştirdiğim eylüle her gün bir yazı şeysiydi. O pek lezizdi. Bunun dışında 'ben evde yokum' dostlar. Zaten benim blog çevrem de oralarda takılmıyor, anladığım kadarıyla. Buraların altını bir çizeyim dedim.

Hayat acaip sığlaşmıştı geçtiğimiz günlerde ki hemen konuya el attım. Şunu zorluyorum kafamda: Neden ben, sen ve etrafımda gördüğüm çok insan, hatta sosyal medyada tanımadığım fakat serzenişlerini okuduğum onlarca vatandaş, aynı sorunun etrafında çoğaldık?

'Eşiği geçemiyorum'

Çok yaygın bir sorun. Eşiği geçemiyoruz. Bu eşiğin adı önemli değil, önemli olan gerçek anlamda bir şeyi aşmak.

Adı, kilo vermek olsun. Yapabilen de var ama pes edenlerin nüfusu çok. 
Davasını gerçekleştiren de var ama yarı yolda karamsarlığa kapılıp geri dönenler? Onlardan ülke kurulur be.
Alışkanlıklarını değiştirmek isteyenler. Her şey bir dönem iyi gidiyor fakat sonra bir kaos ortamında, bir bakıyorsun yolun başındaki gariban haline dönmüşsün. Yapabilenler olduğunu biliyorum fakat yapamayanların sessiz çığlığını satır aralarında okuyorum.

O kadar çok yürüdüm ki son günlerde. Bu sorunun cevabını aradım durdum. Adımlarım bazen hızlandı, kaybolduğum yerlerde ise yavaşladım. Çünkü neden sık sık davamda geride kaldığımı anlamak istedim. Bir şeye başladıktan sonra odağım basit nedenlerle neden kayıyor? Olmaması için hiçbir gerçek sebebim yok. Noluyor da, kendime çelme atıyorum? Bu sene daha önce yazdığım gibi benim inşaat senem. Aslında tüm seneyi saymıyorum bile. Yaza kadar bir plana sadık kalmam gerekiyor. Gel gör ki o kadar nanay sebeplerden dolayı kopuyorum ki tempomdan. Bazen elbette inişler, duraksamalar olacak. Fakat benimki gerçekten şunu düşündürüyor: Kendine sabotaj!

Şunu bulup çıkardım:

Hani günümüz kişisel gelişimcileri, bir takım taktiklerle 'hedeflerimizi' gerçekleştirebileceğimizi, hayallerimizi olduracağımızı söylüyor ya. Bir takım alıştırmalar, egzersizler, ipuçları, olumlamalar, davranış önermeleri veriyorlar. İşte onlarla bir yere varılamaz blogcicim.

Buna çok eminim. 

Onlar birer geçiştirici.

Yoga yapan, matcha çayı içen ve Kürk Mantolu Madonna okuyan yerlerimizi geride bırakmadan olmaz.

Yani diyorum ki özde değişim. Alışkanlıklar ve davranışlarımızı düzenlemekle o iş olmaz. Hani diyorlar ya; 'fake it until you make it'. Yani olana kadar, mış gibi yap. Ben buna inanmıyorum. O yollar naylondan motivasyonlarla yürünmez. Olmak lazım. Gerçekten olmak!

Yukarıda verdiğim örnekler sırf genele uygun olsun diye yazıldı. Ben çoktan kendi en iyi versiyonum lafını geride bıraktım. Çok pazarlama bir laf ve içi boş. Depolar projesinde oraları çalışmıştım. Sağlık denildiğinde, neden herkesin aklına sadece yoga yapmak geliyor? Kitap okumak denildiğinde de hep aynı isimler, fark ettiysen. Hele popüler gıdalar.

Her şeyin birer aforizma şovuna dönüştüğü bu yıllarda, orijinal halimize değmeden, kendi gövdemizde gerçek bir 'dönüşüm' gerçekleştirmeden hayatı hissedemeyeceğimiz gibi, bir yol da alamayacağımıza inanıyorum.

'Aç kalmadan zayıfla'
'15 dakikalık yoga seansıyla ile ruhunu arındır'
'3 aylık eğitimle kariyer yap'
'21 günde kendini yenile'

Alışkanlıklarımı ve günlük görevlerimi düzenleyerek hedefe ulaşamam. Oturduğum yeri değiştirmeliyim.

Henüz kendimizi ikna edemedik. İkna olunca, her şey yeni başlıyor; uzun süre emek vermek gerekiyor. Alışkanlıklar kolayca bozulabilir. Yani 'alışkanlık haline getir' kuralına çok da güvenmemeli. 

Eşikten geçmek için, başka biri haline dönüşmek gerekiyor. Olmuyorsa, şu an olduğun kişi yapamadığı için olmuyor. Einstein'in o lafı çalışıyor:

'Hiçbir sorun onu yaratan bilinç seviyesiyle çözülemez'

******

Yukarıda yazdığım onca ukala satırlarda minicik bir düzeltme yapmadan devam ediyorum. Şöyle bir okudum. Çok ahkam kesen ve katılmadığım yerleri var aslında. Yine de bence 'günlük alışkanlıkları' değiştirerek kendimizi oyalıyor ve trendlere kulak vererek, gerçeği boşluyoruz.

Günün bazı saatleri aşırı hırslı olabiliyorum. Çalışmalar bitmiş, kahve içiyorum, geliyor bir hırslı, hayat hakkında bilmiş analizler yapıyor. Öyle bir anda yazıyordum ki bir görüşmeye geciktiğimi fark edince, fırladım.

Akşam saatlerinde ise tam bir yavşağa dönüşüyorum. Prensipler ve hayat görüşlerinde 'hı hı aynen' replikçisi oluyorum. Bak mesela şu an öğlenki kendimi biraz yorucu buldum.

********

Seni ihmal ediyorum blog. Aklım karışık bu aralar. Kendimi parçalara böldüm.

12 Şubat 2019 Salı

Yağmurdan Sonraki Güneş


Duş aldım. Çay içiyorum. Havalar mis gibi burada. Sabah erken saatlerde sokağa çıktığında, vücudunu cimciren soğuktan eser yok. Ilık ılık akarız güne diyor hava adeta.

Ne ilginç. 35'lere gelene kadar soğuğu, kaosu, yağmuru severdim. Ne oldu bana, yazı özler oldum?
Bu soruyu evde sesli şekilde sorunca, ev erkeğinden şu yanıt geldi:

'Kahvecim, hayatımızda ilk kez geçen sene tatil yaptık, ondan olmuş olmasın?'

Aa resmen ne kekoymuşum. Hakikaten olabilir mi? Ailem tatile çıkmazdı. Onlar deniz kenarı gezilerinde hep kavga ederdi. Sonra ben yetişkin oldum. Tatile hiç bütçe filan yapmadım. Üşenirdim. Ev erkeğiyle de inanılmaz anti tatilci insanlardık. 5 yaş çocuğu ile yazın yapılacaklar konu başlığı bizi kamplara, denizlere, hatta bir otel tatiline bile sürükledi. Ben ki şehirin bokunu yiyim diyen bir insan, nasıl da şu an ağaca- dağa- denize bu kadar çapkın oldum, bilmiyorum? Hele güneşli günler, yaz ılıklığı, güneşin dayağını bile 'normal hayat' niteledim? Bence yine de konu geçen senenin tatilciliği değil, konu yaş. Konu içime doğru derinleşmek.

Geçen yazımda normal hayat bir türlü gelmiyor demiştim. Gelen yorumlardan biri (Banu'nun annesi) aslında benim diyemediğimi demiş. Ben evden çalışıyorum ve bu inanın yaratıcılığımdan beslenen- Avrupai bir iş filan değil. Baya sıkıcı müdürler, sabırsız müşterilere iş yetiştiriyorum. Bazen an geliyor, çişimi yapamıyorum. Bazen bir şey yiyemiyorum, boynum belim tutuluyor bilgisayar başında durmaktan. Yani ne demek? Evden çalışmak benim için konfor alanı değil. İş yapılıyor orada. Ve burnu akan bir çocuğun, benim çocuğum bile olsa, hasta olduğunda 'anne oynaağlım mı?' demesi, haliyle beni aşırı kaşındırıyor. Şaka mı yapıyorsun ev çocuğu demişliğim çok. Ve şaka yapmıyor, ciddi. Napsın? Normal hayat dediğim de oymuş aslında yazı boyunca. Ve şimdi artırıyorum. Bir de kafamda standart olarak belirlediğim hayat aslında hep güneşli. Yaşadığım ülkeden, şehirden de olabilir. Güneş bizim mutfağın ekmeği gibidir. Ekmeksiz sulu yemek nasıl yenmez diye alışageldiysek, yaşam da güneşsiz düşlenmez. Ocak ayı, İzmir'de korkutucu derecede güneşsizdi. Buna sade vatandaş olarak bir şeyler hissedebilirim ama bence bilim adamları da bir şeyler hissetmiştir. Dünyada bir şeyler değişiyor. İklimsel, doğasal bir yer değiştirme hadisesi var. Bunu anlattı bize gökyüzündeki ekran. Tamamen bilinçsizce, şunu örüyor beyin o sırada, normal zamanlar değil, tuhaf günler bunlar. Bir gün düzlüğe çıkacağız, sen bekle. İşte tam oralarda eskiden ben müthiş huzur bulurdum. Kaos ve dağınıklık severdim. Şimdi, serde evden çalışmak ve o çizgiyi yürümek zorunluluğu olunca, paniğe kapıldım.

Yıllarca içimde güneşe direnip, yağmura sığındıktan sonra, neyin farkına vardım ya da ne benim farkıma vardı ki 'güneşli günler' yoksa, o hayatı anormalden saydım. Anlıyorum, bunu okuyanlar, 'amma tatava yaptın be gızım, önceden yağmuru severmişsin, şimdi sevmiyomuşsun, ee?' diyebilir. Çok gereksiz bir sorgulayış. Fakat yağmurlu havaya düşkün olmamak, o hazzı artık alamamak, birden işitmeyi bırakmak gibi. Benim için başka biri olmak gibi.

Belki artık başka biri olmaya başlamışımdır.

Ve en büyük korkum hayallerimi unutmak. Başka biri olursam yani. Bence, hayallerini unuttuğun gün, yapılacaklar listesi oluşturmalı. Ne yapsak da hayallerimizi yeniden hatırlasak? Deprem çantası gibi baş ucumuzda bulunmalı.

Çayımı içerken yanına iki laf kıtladım. Bakma, derin manalar yok. Duş sonrası arkama yaslanıp boş çene. Şimdi kaldığım yerden hayata devam.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Sevgili Normal Hayat.


Sevgili hayat,

35 yılın sonunda öyle bir şeyi anladım ki... Anca bu kadar anlayabilir bir insan. Belki de torunlarıma bırakacağım tek miras niteliğinde bu bilgi, bana neden bu kadar geç düştü? Amanın yoksa erken mi düştü? Belki de erkendir ve hala avantajlıyımdır.

Açıklıyorum:

Normal hayat diye bir şey yok!

Evet sayın hayat beni hep rutinler, ajandalar, 'sabah uyanınca ilk iş...' kalıpları ile kandırdın. Halbuki bunlar bir illüzyonmuş. Hatta yogöylebişi. Normal hayat nedir? Kusursuzca akan hayattır. Herkesin normali başka. Aksiliklerin olmadığı, her şeyin planlandığı gibi geliştiği, tam da 'yapılacaklar listesine' yazdığın gibi. Beklenti organının iyice palazlanması. Olması gerekenler kadrosu. Bir dakika.. Tanımladığın bu hayat, yani normal diye nitelendirdiğin, oldukça sıra dışı. Tam bir kendi kontrolcülüğünün fantezik dünyasını düşleme işi bu. Bir zamanlar, bu bilgiyi biri şöyle mi yorumlamıştı: Hayat, sen planlar yaparken başına gelendir! Evet biri bana önceden ipucu da vermiş üstelik, kafam nerdeymiş?

Belli bir rutinde 2 ya da 3 hafta gidebiliyor insan ama bunlar hep tesadüf. Sonra mutlaka hayatının ortasına 'zıboçki' diyerek düşen bazı gündemler oturuyor değil mi? Bu hastalık olabilir, misafir olabilir, sürpriz çıkmış bir iş olabilir, ansızın gelen depresyon hatta nedensiz kabızlık durumları bile olabilir.

Sonuç ne?

Her sabaha en ideal senaryo ile başlayamıyoruz.

Yani?

Sen hayatı planlarken, olası depremleri-fırtınaları-kaosları göze alarak, yazmalısın ajandaya fıtı fıtı. O minnoş eller o pıtış kafalar sabah-öğle-ikindi-kuşluk vakti diye günü soyum soyum soyarken, hayat sana öksürüklü- ağrılı- ateşli çocuğu bir fırlatıyor önüne. O süslü ajandalarda sayfalar boş boş kalıyor öyle. Dut yemiş bülbüle dönüyor.

Neyse bunlar mühim değil.

Mühim olan insanlık der, bu yazıyı bitirirmişim. Fakat mühim olan gerçekten insanlık. İnsan olanın normal hayatı nasıl olmalıdır? Bir kere beklentisizlik içinde olmalıdır. Plan yapıyorsa da bunlar akıllı türden dediğimiz, yani kötü olasılıkları da hesaplayan şekilde olmalıdır. Bazı rutinler eline yapışmalıdır ki, iki eli kanda olsa gerçekleştirebilsin. İnsan olan modunun düşük olabileceği günleri de öngörmelidir. Mutluluk ya da coşkunun arada hoş gelen ziyaretçiler olduğunu bilmeli, her zaman onların yolunu gözlememelidir. Uykunun mükemmel derecede alınamayacağı gerçeği ile el sıkışmış, bazı uykusuz günlerle baş edebilme yöntemlerini el yordamıyla keşfetmiş olmalıdır. Parasızlığı göze aldığı gibi paralı olmayı da planlarına eklemelidir ki sonradan yönler sapmasın. Aynı şekilde, işlerin yolunda gitmeyeceği kötü senaryoları planladığı gibi, ya işler iyi giderse senaryolarını da ete kemiğe büründürmelidir ki, her şey harika gidiyor duygusuyla ekran bulanıklaşmasın. Bilmiyorum, bende bazen öyle de olduğu oluyor. Aaa her şey ne kadar harika ne kadar mis gibi gidiyor diye kendi ellerimle bozuyorum gidişatı.

Ne eylemleri böyle böyle yedik.

Dur şu işler düzelsin sigarayı bırakcam.
… kilo vercem.
…. iş bulcam.
…. evlencem.
…. kitap yazcam.
…. daha hoşgörülü olcam.

O işler düzeliyor belki ama başka işler geliyor. Kısacası normal hayat dediğimiz o idealler dünyasındaki muhteşem zaman dilimi gelmiyor.

Bunu da 5 senedir ağzımı burnumu kırdırdığım şu temposu aksak hayat yetmedi, anca bu hafta öğrendim. Demek ki hakikaten normal hayat kavramının olabileceğine çok inanmışım. 6 aylık olsun, rahat edersin diyen herkesi buradan selamlarım.

Dipçik Not: Bu tempsozluğun çocukla ilgilisi yok bu arada. Çocuklu, çocuksuz, öğrenci, veli, genç, yaşlı herkesin zaman ahlakı aynı çalışıyor. Eğer takıntılı şekilde planlarıma uycam da uycam diyip, bin dereden su getirmek için gözünü kan bürümüş biri değilsen.

Dipçik Not2: Artık evden çalışma diye bir şeye inanmıyorum. En geç 2 seneye mutlaka evden ayrılmalıyım, çalışmak için. İster kendi bünyemde ister başkasının. Bilemiyorum Altan.

Sende var mı normal hayat? Blog gücünün aşkına, sen ne yapıyorsun aksayan zamanları? Yamalayıp kaldığı yerden devam mı ediyorsun yoksa radikal çözümlerin mi var?
Meraktayım.

Bu da normal hayat için çektiğim saçma klip:




31 Ocak 2019 Perşembe

Şöyle bir 'oh' çekeyim.


Tebrikleri, alkışları kabul edebilirim. Buyrun buyrun çekinmeyin lütfen! Sen de beni yanaklarımdan öpebilir, içinden geliyorsa takı bile takabilirsin. Sonuçta kimin başına gelse, zorlanırdı. Piyangodan bana çıktı napalım. Fakat görüyorsun, nasıl çiziksiz, sıyrıksız atlattık, halaylar çekilsin zılgıtlar atılsın!

Kayınvalide, yani ev erkeğinin annesi taze gitti. Kendisine KV kısaltmasından dolayı kivi diyeceğim yazı boyunca, tamam mı? Sanma ki kendisi kabus gibi bir kayınvalide. Hayır, haşa! Kendisi sadece sıra dışı bir birey. Çılgın, deli, aşırı bir ruh. Onun gelini olma vasfıyla herhangi bir şanssızlık yaşamadım. Öyle bir ilişkim olmadı onunla. Nasıl anlatsam sana onu ah, nereden başlasam...

O ki, düğün öncesi gelinlik araştırması yaparken, yüksek meblağları duyunca mağazada fenalaşıyormuş gibi yapan... Biz panik olup dışarıya çıkarınca pozunu düzelten ve aradaki bağlantıyı anlamamıza hiç aldırış etmeyen.

O ki ev çocuğu dünyaya geldiğinde, küvezde yaşam mücadelesi verirken, 'onun bi gözü büyük bi gözü küçük, terziyim ben, anlarım' gibi bir iddia ortaya atıp, bizden tepki almaya çalışan. Alamayınca, 'onun kulağı kafasına yapışık, heralde özürü var' diyerek, radikal çıkışlar yapan. Tıbba adeta kafa tutan.

O ki bize ne zaman kalmaya gelse, o valizi tıkış tıkış yapan. Hatta yanına aldığı kuru gıdaları ağzı açık koyduğu için, evin her yerini tarhana tanesi yapan. Valizinden neredeyse, çekyat çıkaran. Ama hep bir şeylerini unutmuş olan.

O ki çöplerini, kişisel hijyen malzemelerini hiçbir zaman çöpe atmayan, atmadığını kabul etmeyen ve onu özellikle odalarda bırakırken yakaladığımızda 'yaşlıyım ben, yaşlılar bunak olur, unutuyorum ondan, bi ayağım çukurda' diyen. Yaşı henüz daha yeni 60 olan, yaşlılıkla hiçbir ilgisi olmayan.

Sırf aşağıdaki komşulara pencereden 'torunumlayım' görüntüsü vermek için, 3 katlı korunaksız pencereye dayanıp, 2 yaşındaki oğlumu kucağına alan. Neler olabileceğini asla hesaplayamayan.

Bu gelişinde, 5 yaşına gelmiş olan oğlum muzunu yemedi diye 'aa ama nasıl güçleneceksin, arkadaşlarını nasıl döveceksin?' diye motivasyon sağlamaya çalışan. 'Anne, çocuğa o şekilde yönlendirme yapamazsın' diyen oğluna da 'siz ne bilirsiniz ki, o daha neler öğrenecek, siz ayakta uyuyun' diyen.

Sağlıklı beslenmesi gerektiğini söyleyen doktoruyla görüşmesini anlatırken 'zaten sağlıklı besleniyoruz, artık her gün pasta yemiyoruz' diyen ve çantasından bim gofret eksik etmeyen.

Her sokağa çıktığımızda mutlaka namaz saati gelen ve bize her durumda her koşulda mescit aratan.

Etrafında kendinden başka baş örtülü görmediğinde 'şimdi hepsi bana bakıyor ama ilerde onlar cehennemde ben cennetteyken, onlara ben bakacağım' diye şeytani mimikler yapan.

Köpekler için 'şeytan tükürüğü' ifadesini kullanan, ölseler daha iyi diyen.

İçtiği çayın çöpünü mutfak kapısında durup lavaboyu hedef alarak fırlatan. Etrafa sıçradığında bunu hiç mesele etmeyen.



Anlatamadım. Ben kivi karakterini sana anlatamam ki. Anlatılabilecek biri değil. Yukarıda yazdığım özellikleri karma bir şekilde aslında kaba saba, kirli/dağınık, canlılara sevgi beslemeyen, tutarsız, ilgi çekmeye çalışan tuhaf birini betimlemeye yönelik. Fakat yine de tam karşılamıyor. Daha önce öyle birini tanımadım, okumadım, izlemedim. Açıkçası ev erkeğinin ailesini severim. Fakat annesiyle durumlar farklı. Oğluyla da ilişkisi yok. Mecburen yine en çok ben iletişim kuruyorum. Aslında onu da yapmasam olur. Çünkü haberim yok sanıyor ama hakkımda yaptığı tüm gıybetleri biliyorum. Hatta ağır dedikoduları da. Ama benim yıllar içinde ona karşı 'önemsememezlik' tavrım gelişti. Ciddiye almıyorum. Çünkü beni eleştiren aklı, akıl değil. Etik ve ahlak anlayışı gelişmemiş. Beni gözlemleyemez bile. Kaldı ki hayatındaki hiçbir kimseyi sevmiyor zaten. Bana gelene kadar, oho… Çocuklarını bile koşulsuz sevdiğini hiç hissetmiyorum. Senede 1 sefer, birkaç günlük geliyor. Orada da ev sahibi olarak onu ağırlıyorum, o kadar. Fakat benim için çok ilginç bir deneyim. Rol yapma oyunu gibi. Senenin iki günü, birini evde 'her şey yolundaymış gibi' ağırlıyorum. Onu evime hiç kabul etmeyebilirim bile. Bunu yapabileceğim kadar belgelerim var elimde. Bana göstermiyor tabi, ev erkeğine gösteriyor o yüzünü. Fakat ona kapıyı kapatacak kadar bile ciddiye almıyorum, nasıl açıklanır bilemiyorum.

Yılda 1 kez gelecek, oğlum babaannesiyle vakit geçirecek. Laf olsun sohbetleri edeceğiz ve daha sonra aylarca iletişim kurmayacağız. Senede sadece 1 kez. Ev erkeğine kalsa, ona bile gerek yok. Annesinden hangi çocuk bu kadar vazgeçer?

Aynı olay bana nasıl bu kadar komik, nasıl bu kadar sinir bozucu ve korkutucu görünebiliyor? Hayret ediyorum! Bazen bakıyorum tam bir karikatür. Bazen tüylerim ürperiyor. Bu yazıyı da dün yıllık görevimizi yapmış, birer bira açmış ve resmen kivinin gidişini kutlamış olmamızın üzerine yazıyorum. Sanırım bu yazıyı birkaç haftaya kaldırırım.

Çok garip. Bazen olaylar başımızdan düzenli olarak geçer. Mesela, seni mutsuz eden ya da duygu durumunda bir hareketlenme yaşatan olayları/kişileri düşün. Bu, birinin ölüm yıl dönümü olabilir, birinin ziyareti, bir kitap, bir şarkı, regl olma haftası... Çok değerli bir fırsattır aslında bu. Kendi gelişimini izlemek için.

İşte her sene kivi bize geldiğinde, kendi duygularıma ziyaret ediyorum. Bakalım neler değişmiş diye. Kendi duygu duraklarıma bir daha bakarım, elime alır yoklarım, önceden ne oluyordu, neden öyle hissediyordum, ne düşünüyordum? Hepsi teker teker geçit töreni yapar. Ve ben yeni kazandığım reflekslerle keşfettiğim yeni çözümleri seyrederim. Tavan arasında bekleyen sandık gibi. Her sene o sandığı açıp, bakıyorum. Vay be! Eve gelen aslında kivi değil. Eve gelen benim eski köpüren duygularım. O duygularıma dönüp izliyorum işte.

Bu sefer de dönüp baktım kendime. Nasıl anladım kendimi, ah ya... Eskiden kızardım. Neden daha olgun biri olamıyorum ki? Neden bu kadar mesele ediyorum? Hayır, de. Eve kabul etme. Ediyorsan da sohbet filan etme. Derdim. Kendimi suçlardım. Fakat şimdi anlıyorum.

Kendimi anladığım zaman dünyayı da anlıyorum. Hatta inanır mısın kiviyi bile anlıyorum. Olaylar beni yönetmiyor, ben olayları yönetiyorum. Kimse beni çıldırtamıyor, mağdur edemiyor. Sakin ve kendimde kalabiliyorum. Ya işte böyle her kivinin bize gelişinde, kendime ziyarete gidiyorum. Boşa yaşamıyoruz bu yılları, görüyorum. Hımm giderek aldığım kıvamı beğeniyorum.

Bir duygu eğer seni çok alt üst ediyorsa, orada yardımcı olmasını beklediğin bir 'sen' duruyor aslında. Diyor ki, ne yap ne et ama bunu çöz. Sıkıştım ben bu hissin altında. Tepki göstermek, cezalandırmak, küsmek, kaçmak gibi şeyler işe yaramıyor. Zaman senin, işle bu konuyu.

Bence böyle.


İşitme testi!

Abilerim ablalarım gardaşlarım, Ev çocuğunu işitmeden sınava tabi tutacaklar. Kendisinden kıllanmamız şöyle gelişti... Normal gündelik se...