17 Haziran 2020 Çarşamba

Dikkat, kendini ele veriyorsun!


Ne zaman adı 'Titiz Pide Salonu' olan bir restorana gitsem, titizliğin henüz keşfedilmediği- vebanın trendlerini kaybetse bile, ortama girmek için direttiği bir yerle karşılaşıyorum. Mahallede 'Güleryüz Halıcılık' diye bir dükkan var, parkın hemen içinde. Ben böyle nemrut suratlı, çocuklara asabi ve hayatta bir tane bile mutlu anısı olmamış gibi varlık gösteren halıcı görmedim, yemin ederim. 

Güleryüz Halıcılık


Bizim ev erkeğiyle bir dönem oyunumuz buydu. Kurum, dükkan, firma her neyse; tabelada yazan adıyla çelişen yerleri tespit ediyorduk. Ve şunu anladık: Bir yerde ne yoksa, adında onu iddia ediyor! :D

Örneğin, Çalışkan Elektrik tabelasını gördüysen uzak dur! Orası kesin kaytarıyor, işi zamanında bitirmiyor, kaç. Sevecen Çocuk Kreşi, mesela. Asla yaklaşma... Çocuğuna karşı tahammülsüz yaklaşımı garanti ediyorum, bana güven :D

Tabi istisnalar vardır ama onu da incelersek, kurucularının yaşam senaryolarında bir kırılım, anlamlı bir değişim; yani mantıklı bir açıklama mutlaka buluruz.

Market raflarını gezerken de aynı kural geçerli. Eline aldığın ürünler üzerinde bazı iddialar görürsün: 'Sağlık Deposu, Bol Vitaminli, Yaşam Kaynağı'.. Bak böyle aşırı sağlıklı olduğunu iddia eden ne kadar ürün varsa, hepsinin içindekiler kısmında sakladığı günahları vardır. Basmışlardır ona sentetik, kimyasal eklentileri.

'Gerçek Çilekli Kefir, Probiyotik Zengini'
(emin ol, o üründe max. 1 adet çilek var, gerisi paso yapay aroma)

'Diş Dostu Macun'
(kesin içeriğinde ağzımıza sıçan bir şeyler kullandılar)

Bunun yanı sıra, kendi halinde- sade- güvenilir ürünler daha nettir:

'Foça Yoğurdu'
(neysek oyuz)

'Kuru Kayısı'
(daha ne diyelim ki?)

Kendilerini ele veriyorlar. Alışverişimi nerede iddiasız ürün var, onlarla yapıyorum. Bir şeyin sağlıklı olduğu yazıyorsa, sağlığımı korumak için onu eliyorum :D Çelişkisiz, sade, sertifikası belli, sakin, heyecansız ürünler dostumdur. Peki ya insanlar? Fark ediyor musun, etrafında bir özelliğinden fanatik şekilde bahseden kişilerin o konuda bir çürüğü var. Aldığı eğitim, olduğu yaş, anne-babasının sağlık durumu / meslek durumu, kendi mesleği (ben doktor olduğum için, doktorum ben, nasıl da doktorum ben ya?, doktorluk bee), statüsü, gayri-menkul bilgisi, oturduğu mahalle vs. İşte böyle ayrıntılar fazlaca satır aralarında geçiyorsa- kişide o meseleyle ilgili olmamış bir şeyler var. Ya, aslında iddia ettiği mevzunun hakkını hiç veremiyor. Ya orda bi emek hırsızlığı var, torpil- kayırma var. Yalancılık? (belki) Ya da obsesif.

Ben şahsen böyle durumlarda kimseyi kurcalamıyorum. Üzerine gitmiyorum. Çelişen bir yanı varsa kendiyle ilgili, kendi davası, bana ne. Ama kendisini ciddiye almıyorum. Kurumlar-firmalar-dükkanlar konusunda, belki yanılırım diye şans veriyorum aslında eheh. Kolayıma gelmesi önemli. Genelde yanılmadığımı söylemiş oldum yukarıda değil mi? 

Ve gelelim bana bu yazıyı bir hışımla yazdırıveren asıl sebebe: Haberler ve bende uyandırdığı alt anlamları.

Biliyor muydunuz, korona sürecinde ekonomik olarak büyümeye devam eden tek ülkeymişiz?
(ne kadar bi sıçıştan bahsediyoruz?)

(azcık aceleyle yazdım, hatalar-tekrarlamalar varsa sorry)

4 Haziran 2020 Perşembe

Çocuğumu farkındalıklı yetiştirme hikayem


Orta 2'deyken söylediği o söz aklımdan hiç çıkmıyordu:

'Siz pavorotti'yi olacak o kadar skeçlerinde öğrenirsiniz anca'

Okula yeni gelmişti. Bembeyaz ten rengiyle, istiklal marşı sırasında dikkatleri hemen çekiyordu. Babası bizim okulda matematik öğretmeniydi. Tam bir cehepeli olan babası, günümüz türkiyesine, mustafa sandal dinleyen gençliğe, aziz nesin yerine v.c. andrews serisini elden ele dolaştıran ortaokul talebelerine sinirliydi. Fakat gerçek kin ve öfkesini veliler için saklıyordu. Halkın cehalet kokusunu 'sıçıyor bunlar, sıçıyorlaar' der gibi duyumsuyor ve yüz mimiklerine (bok kokusunu almış gibi) tiksinmesini yansıtıyordu. Bu yolda oğlunu yetiştirirken kartlarını açık oynayan bir baba olarak, ortaokul talebesi oğlunun kendi yaşıtlarına ahkam kesmesiyle gizliden gurur duyuyor; 'şimdiden çok başka biri..' şeklinde böbürleniyordu. (yanına yaklaşınca böbür böbür böbür seslerini duyabilirdiniz)

O zamanlardan karar vermiştim. İleride çocuğum olduğunda, ben de onu çevresine göre daha farkındalıklı, seçkin, vizyoner olarak yetiştirecektim. Rol modelimi belirlemiştim. Üniversite sınavına pek çalışamadım çünkü lise sonda tüm ilgim çıktığım çocuk Hasan'a kaymıştı. Zaten ailem benimle ilgili büyük hayaller kurmuyorlardı. Annemin benimle ilgili en büyük hayali, salon takımımın Doğtaş gibi bilindik bir markadan alınmasıdır diye düşünmüşümdür hep. Çünkü başkalarının hep mobilyalarını överdi. Annem sıkı bir mobilya yorumcusuydu. Bir evde mobilya ne kadar koyu renkli ve ağır ahşapsa, o ev sakinleriyle ilgili o kadar memnuniyet duyar, onları yakın çevresine överdi.

Ben tabi ki annem gibi biri olmayacaktım. İlk çocuğumu kucağıma aldığımda 22 yaşındaydım. Adını 'Işık' koydum. Herkes gibi 'Ceylin, Aleyna, Ecrin' koymadım. Çünkü bir çocuğa isim vermek, onun talihini belirlemektir. Kızım, ziyadesiyle ilgileri toplayacaktı inşallah. Onu mahallenin çocukları gibi, televizyon bakarak büyütmedim. Sabah akşam ansiklopedi bakardık, gazete resimlerini incelerdik, öykü okurduk. Çocuklar sihirli annem bölümlerini tekrar tekrar izlerken, kızım Leo Lionni kitaplarını okur, ben fasülye ayıklarken- yanıma oturur hayat hakkında sohbet ederdi. Binbir Gece'nin yeni çıktığı yıl (bergüzar korelin dizisi) bütün ergenler ana babalarıyla ekran karşısına geçer, ilk cinsel imgelemlerini kurarlarken- kızım Samed Behrengi eserlerini hatmeder, küçük kara balık üzerinden insanın varoluş amacını tartışırdı. Çocukluğu boyunca, dünya sağlık örgütünün önerdiği besin piramidine sadık kalarak sofralar kurdum. Herkes 'bakkala eppek almaya gidiyorum' dedi; biz 'tahıl kaynağı almaya bakkala gidiyoruz' dedik. Maddiyatımızı aşsa da bir şekilde onu şehrin üst sınıf sınırları içinde kalan tenis kursuna da gönderebilmiştim. 

Kızım, Atatürk ilke ve inkılaplarına 'halkçılık' dışında bağlı yetişiyordu. (Halk farkındalıklı değildi, sıradandı) Felsefe, spor, edebiyat, müzik (klasik müzik dinlerken uyumadan durabiliyordu, yani beğeniyordu) ve tabi ki okulda derslerde başarı... Çocuğuma nazar değdirmekten korktuğum için olacak, gün gezmelerinde övmüyordum kızımı. Soranlara, anlatmıyordum. (Bir de şimdi onlar da aynı yere tenise yollarsa... ya da kitaplarımızı ödünç almak isterlerse? Kendileri vizyon geliştirmeliydiler, oh armut piş ağzıma düş) Sonunda kızımın patlatacağı bombayı merakla bekliyordum. Bunca tohumu ektikten sonra, bakalım ne olacaktı bu kızdan? Müthiş bir birey yetişiyordu, mahalleli böylesini hiç görmemişti.

Lise 2'ye başladığında, kızımda bazı sorunlar baş gösterdi. Okulda kendisini iyi hissetmediğini, hiçbir arkadaş bulamadığını, herkes arka sokaklar diye bir diziden bahsederken onun Michael Ende'den bahsetmesinin 'şaka gibi' durduğunu, herkesin onunla 'ezik' diye dalga geçtiğini bana itiraf etti. Başlarda bu durum gururumu okşamıştı, emeklerim boşa gitmemişti, seviye farkı vardı işte diye düşünsem de sonradan büyük göd olacaktım. Peki tenis oynasan, belki senden etkilenirler dediğimde- 'ne tenisi ya, bizim devlet okulunda tenis kortu mu var anne allasen?' diye yanıt vermişti. Çocuk, hiçbir üstün yanıyla havasını atamıyordu. Korktuğum şey asıl şimdi başıma gelmişti. Çocuğum silik kalmıştı. Pavorotti'yi popüler kültürden öğrenmesin, bizzat o kültürü içine çeksin diye çıktığım bu ebeveynlik yolunda, entelektüel gelişim beş para etmiyor, dahası çocuğum 'aklı gidik' durumuna düşüyordu. Babasının kalın kemik hatlarını almıştı, genleri hep baba tarafındandı, acaba sorun bu mu diye düşünmeye başlıyordum ki kendimi durdurdum. Saçma bir fikirdi.

Ne yapsak olmadı. Bir gün karar verdim. Cennet Mahallesi'nin tekrarı yayınlanıyordu, bu fırsatı kaçırmamalıyım diyerek, kızımı tivinin başına oturttum. Belki bu şekilde yol alabilirdik. Kızım karşı çıktı: ' Anne ya imdb puanı 4, 2 olan, başrollerini çağla şıkel ve alişanın paylaştığı, kötü gırgıriye taklidi vasat kalite Show tv dizisini mi izleyeceğim yani? Oh may goş' dedi. Bunları derken de ağzını büzüp, ellerini bilmiş şekilde havaya kaldırdı. Aşırı tiksiniyordu. Resmen popüler kültürün ağzına sıçmak istiyordu. Acun'un televizyon kültüründe ani yükselişine göz devirmekten şehla olmuştu. Üretimin salt kar amacı güdümlenerek yapıldığı kapitalizm gerçeğine sinirlenmekten kronik kabızı tutmuştu. 

Ben bir CANAVAR yetiştirmiştim.
Kızımın artık toplumla uyumlu olamayacağını, kendine doğru düzgün bir hayat kuramayacağını anlamıştım. Bu kızdan bi bok olmazdı.

Ceketimi alıp çıktım evden.
.
.
.
Eppek almaya gittim.




29 Mayıs 2020 Cuma

Normal bi mahalle.



Saat 20:25 civarıydı. Önce Salih abilerin dairesinden gelen, çığlıkları duydum. Salih abi gür bıyıklarından aldığı güçle, avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Normal zamanlarda maç izliyor zannederdim ama bu farklıydı. Sinirliydi. Yaşlı annesiyle yaşayan, kumaş pantolonsuz çöp dökmeye çıkmayan bu zararsız adam anlamsızca bağırıyor, dikkatli dinleyince 'laaan laan' dediğini anlıyor fakat ardından gelen güm güm sesleri- bizi onunla ilgili hayal kurmaya zorluyordu. Hayalimde evin içinde kumaş pantolon ve beyaz çoraplarıyla volta atıyor, gücünü iyice toplayınca duvara alnını çarpıyordu. Heralde buna benzer bir şeyler yaşanmış olmalıydı.

Sonradan olan biteni anladım. Corona virüs salgınıyla ilgili yapılan 4 saatlik toplantının ardından Tayyip Erdoğan, normalleşme takvimini açıklamıştı. Şehirlerarası seyahat kısıtlaması kaldırılmış, kamu personeli mesaiye geri çağırılmış, kafe-restoran ve dernek lokallerinin (şükürler olsun) açılacağı bizzat duyurulmuştu. Uzun zamandır Bayraklı'da Yaşayan Konyalılar lokaline gidemiyordum, normalleşme takvimini duyunca ne yalan söyliyim, ilk hissettiğim şey sevinmek olmuştu, acaba kızlar görüşmeyeli neler yapmıştı. Fakat soğuk gerçeklerin kıvrandıran hazin duygusu çok gecikmeden beni yakaladı.

Mahallede hiçbirimiz normalleşmeye hazır değildik. 6 yaşındaki oğlum kreşlerin yeniden açılacağını öğrendiğinde, sabaha kadar kusma atağı geçirdi. Bir yandan kusuyor bir yandan da 'anaa bubaa ciğerim tıkandı çomaktan kukla, bardaktan panda yapmaktan. DahiBeyin bilimsel akademi kreşine komayın benii nolur komayıın' diye ağlıyordu. Başlangıçta babasıyla klozetin başında oğlumuza yardımcı olabilmek için biraz itiştiysek de sonunda benim onunla kalmamı onaylayacak şekilde, eliyle 'buyur' işareti yaptı. Dizimin üzerine çöküp, oğluma arkadan sarıldım. Haklıydı. Kaç haftadır evde tavladır, okeydir çatur çutur oynuyor; evi aile çapında kahve ortamına çevirmenin keyfini sürüyorduk. Ağzına 'zar tutma lan, bu oyunda acımam yoktur' gibi sözler çalınmaya başlamışken; yaşamda tavla diye bir şey hiç yokmuş gibi çocuğu hamur setiyle bir daha nasıl mutlu edebilecektik?

Eşim Cüneyt'in de tadı kaçmıştı. Uzun zamandır dayısının açtığı seyahat acentasında bilet satışı yapıyor ve iş ortamını sevemiyordu. Corona sürecinde başlarda dükkanı kapadılar diye, üzülür gibi davranışlar yapsa da (kafasını mindere bastırmak, sigarasından nefes verirken uzun uzun off'lamak) ilerleyen günlerde evde olmanın sevincini artık gizlemez olmuştu. Her sabah erkenden uyanır; ıslık çalarken ellerini 'güne başlayalıııım bakalım' diye birbirine sürterek her birimize kahvaltı için sucuklu tost hazırlardı. Son günlerde kendini iyice müziğe vermişti. Youtube'dan yan flüt videoları izleyerek 'hasretinle yandı gönlüm' şarkısını çalmayı öğrenmişti. Bazen şarkının verdiği coşkuya kapılıyor, flütü bir kenara atıp kendi vokaliyle eşlik ediyordu: 'Gelecektin gelmez oldun, halimi hiç sormaz oldun, yaralarımı sarmaz oldun, yokluğundan solu gönlüm' 

Normal şartlarda olsak, biri mi var diye düşünebilirdim ama o kadar tuhaf karantina günleri yaşamıştık ki hepimiz birbirimizi her haliyle, olduğumuz gibi, şükranla kabullenmiştik. Kural yoktu, ayıp yoktu, toplum yoktu. Korkular, kaygılar, tehlikeler değişmişti, artık tehlike bizdik. Benim de normalleşmeye pek niyetim yoktu. Kayınvalidemlerle uzun zamandır görüşmüyorduk. Son günlerde hafif belirgin hale gelen göbeğimi kastederek her seferinde 'ikinciyi mi yüklendin gız' esprisi yapan ve buna uzun uzun 10 dakika gülen kayınvalidemin varlığını bile unutmuştum. Artık eşimle annesinin arasındaki karakteristik burun, çene ve gıdı benzerliğini fark etmiyor, hatta eşimi yeniden çekici buluyordum. Annesine bakınca, eşimin baş örtüsü takmış halini görmemek evliliğimize iyi gelmişti. 

Aslında normalleşme sürecini aile olarak en az hasarla atlattık. Cüneyt geceleri gizli gizli ağlıyor, oğlum da evden dışarı çıkmaya korktuğu için altına yersiz sıçıyor. Ben donmuş gibiyim, ne hissedeceğimi bilmiyorum. Bizim altta oturan Derya, intihara kalkışmış, teyzesi anlatırken işittim. Belediyede tapuda çalışıyor, amirine rica etmiş, işe gelince de boş oturuyorduk, evden boş otursak yine maaşları aylık alsak, bazen ufak işler olursa bilgisayardan hallederim he? demiş. Amiri de önce mantıklı bulup kendi müdürüne sormuş. Müdürü önce sinirlenip 'taşak mı geçiyosun benimle Bekir?' demişse de sonradan güzelce açıklamış, 'gelsin işinin başına, kendi ekmeğiyle oynamasın, belediyede iş bulmak kolay mı, yakmasın kendini' demiş. Fakat Derya 'neden sabahın köründe, işe gidip oradaki sandalyede oturmak zorundayım ki? Hayat çok boş ve anlamsız. Şimdi burdan otobüse binip Buca'ya gitmem kaç saat haberiniz var mı?' diye söylene söylene kendini odasına kapatmış. Neyse ki canından olmamış kızcağız, iyiymiş durumu.

Karantinada her gün sabahın ilk ışıklarıyla kek poğaça börek yapıldı bizim apartmanda. Kilolarca sana yağ kullandık. Bir apartmanın ürettiği sana yağ kokusuyla tüm mahalle şenlendi. 'Napalım evdeyken yeniyo' tespitiyle, vurduk poğaçaları gırtlağa. İki bayan yan yana gelmedikten sonra vücudun ister armut tipi olsun ister kivi. Ne önemi var? O yüzden mahallede kilo verme telaşı da bitti. Nasıl göründüğümüzle değil, gerçek öz kimliğimizle fark yaratmanın çabasındaydık. Sebahat abla sarmayı iyi yapar mesela, dedik ki 'sarmacı sebahat', şişko Sebahat demek bitti. Şekilciliğimizden uzaklaştık, tinsel bir birleşme yaşadık.

Normalleşme sürecinde, en çok burdan yıkıldık biz. Geçen nil karaibrahimgil, ayşe Arman'a konuşmuş, onun dediğini yaşadık biz işte, acele etmeyi bıraktık, hani diyordu bi filmde, anı yaşa. onun gibi. Hatta inanır mısın dükkanını kapatan Sadık amca var, bizim mahallenin kilimcisi, o bile mutluydu be. Evine ekmek götüremiyordu, aramızda toplayıp destek oluyoduk ama karantina sürecinde içindeki yaralı çocuğu bulmuş, satış işinde mutlu olmadığını anlamış, kendi kişisel internet sitesini kurdu (bakım ve güzellik üzerine yazıyor, ilgilenenlere adresi veririm kızlaar)

Normal neydi? Normalin 'normal' olduğunu kim belirliyordu? Sınavda sorsalar, 'normal budur' diyip çıkamazdık, o cevap buraya olmazdı. Normal olan kendimize ve başkalarına 'uygun' gelen, alışageldiğimiz şeylerdi. 

Balkondan mahalleye baktım. Önlemler çerçevesinde bir sürü yasaklar kalkmıştı ama hiçbirimiz evden henüz çıkmaya başlamamıştık. Akşam saat 9 olunca doktorları alkışlama alışkanlığını geliştirmiş, her akşam başka bir meslek grubunu alkışlıyorduk. Bakalım ilk adımı kim atacak, kim yeni normale uyum sağlayacaktı?

Kendime çay koymak için balkon terliklerimi ayağımdan sıyırıp içeri giriyordum ki Cüneyt'in sesini duydum: 

'Hayatııım gesi bağlarını çalabiliyorum'


(illüstrasyon BEATRIZ GUTIERREZ)

23 Mayıs 2020 Cumartesi

Trafik, kalbin aynasıdır.


- Şüphesiz ki herkes 'şoförlüğünün' ekmeğini yiyecektir.



Onca trafik dersi, sürüş pratiği, 3 sınav deneyiminden sonra hatrı sayılır bir zamandır sürücüyüm. (1 seneyi doldurmadım ama yakınım)Trafiğin daha önce fark etmediğim 'sessiz' bir iletişim biçimi olduğunu, araba ön camının personamızı geleceğe taşıdığını daha en başlarda fark etmiştim. Sinyal vermek, evdekileri arayıp gecikeceğini haber vermekle; trafikte geçiş önceliğine uymak, büyüğe saygı- küçüğe sevgi çabamızla benzer paralelde değil miydi?

İddia ediyorum; gökyüzünde yıldız hareketleri yerine, karayolundaki sürüş hareketlerine baksak, yaşamda kendi potansiyelimize dair ipuçları yakalarız blogsu.

Örneğin ben, sosyal ilişkilerde neysem, trafikte de o kişiyim. Kapıdan önce başkalarının girmesine izin veririm. Koca ağır apartman kapısını zar zor 'hiiiyaaa' diye açmayı başardıktan sonra, arkamda sessizlikle bekleyen iriyarı amcayı fark edip 'buyrun' dediğim olur. (niye anasını satayım?) Yolda biri bana çarpsa ilk ben pardon derim, direğe çarpsam teşekkür ederim, sehpaya çarpsam 'naber' derim. Bunları yüce gönüllü olduğum için değil, ezberleşmiş kalıp davranışlarım böyle olduğu için yapıyorum. Ve işte tam bu nedenle, arabayı konumlandırışım sayesinde hiç küfür yemedim. Şeridimi efendi gibi değiştiririm, kimsenin önüne kırmam, hatalı sollamam, makas atmam, yeşil yandığında akışı bozmam- hemen harekete geçerim. Ev erkeğinin birkaç dikiz aynası patlattığı olmuştu ilk senesinde, nabayım yol çok dar diye kendini rahat bile hissetmişti üstelik, fakat ben (maşallah diyim) bugüne kadar daha kimsenin dikiz aynasına hafifçe bile olsa dokundurmadım. Varlığım yokluğum bir, daracık yollardan usulcacık geçiveririm. Hatta ev erkeği ilk sürüşlerimde bana eşlik ediyor, özellikle dar sokaklarda 'çarpışma' yaşıycaz zannedip panik oluyordu, elleri terliyordu :D Onun oturduğu açıdan riskli gözüktüğünü anlıyordum; çünkü yan koltuk öyle bir yer. Sonradan trafikte ırkçılığından ödün vermeden: 'hayret bir kadın sürücünün kendi şeridinden böyle gitmesi.. ne bileyim. erkeklerden yol izni beklememesi.. hayırlısı' diyerek beni takdir etmişti.

Sürücülük değil be bloghan; beynim beni yaşamda nasıl konumlandırıyorsa, trafikte de aynısını yapıyor. Şimdiye kadar olumlu personamdan bahsettim. Gelelim gurur duymadığım 'trafik' kişiliğime.

Tam bir şehir eşkıyası gibi ışıklarda biri yeşilde hareketini geciktirdiyse, dat daaat kornaya basıyorum. Evet bu ayılığı yapıyorum çünkü kafasını telefona gömdüğünü görüyorum. Telefon duyarı yapıp, dolmuş terk etmişliğim, arkamdan sessizce bakan şoför ve yolcuların 'sorunlu bir gadın galba' yargısını sırt çarprazımdan hissederek dolmuş merdivenlerinden şılapss şılapps inmişliğim var. Bazen terk etmeye üşeniyorsam hafif şirin bir tavır takınıp (işime nasıl gelirse) 'telefonunuza bakmasanız şoför bey abimm?' demişliğim de var tabi. 'İş bakıyoz be abla' dediğinde uzatmıyorum, kendimce bu kadarcık bir dikkat çekmenin ibret verici olacağına inanmak istiyorum. Kornaya ayı gibi basma olayı çok kaba farkındayım. Yüz ifademle dikiz aynasında karşılaşınca masum bi tipim olmadığını görüyorum.  Bence içimdeki karanlık taraf, başkasına kendini kötü hissettirme girişimciliği yapıyor. Trafiğin ibret verici kişiliği olma hevesimi kanıtlayan başka olaylar da var.

Örneğin sola dönüşlerde geniş almayan insana avcumu külah gibi yapıp 'böyle mi dönülür, öldürseydin' minvalinde söyleniyorum. Söylenmem bitmiyor. Bu da çok büyük bir yanlış kanının hazin sonucu işte. Türkiye'de bir şeyi iyi yaptığını düşünmenin en büyük kanıtlarından biri sinirli olmak. Madem ben sola dönerken geniş alıyorum, o zaman sinirlenme hakkım uploaded. Sinirlenmekten zevk alıyorum. Tabi ki karşı tarafın hatası büyük ama bendeki götü kalkıklık? 

Sonraki olumsuz trafik kişiliğime gelelim: Vizyonsuzluğum!

Nerde trafiğin sıkışmaya başlayacağını anlayamamak, diğer sürücülerin olası hatalarını hesaplayamamak, pratik hamleler yapamamak. 

Özetle, Türkiye'de trafiğin 'kaos, keşmekeş, saldırganlık, intikam, öç' şeklinde özetlenmesi boşa değildir; herkes trafikte galbinin ekmeğini yemektedir. Trafik, galbimizin aynasıdır. 


22 Mayıs 2020 Cuma

Yoksunluk belirtileri mi?


sosyalleşmeye geçit yok

Hepsi bende var.

  • El titremesi
  • Göz seğirmesi
  • Aklını kaçıracakmış gibi olmak
  • Çene karıncalanması


Bu..bu, bunun adı sosyalleşememe krizi.

Hatırlıyorum da... her şey geçen hafta ev çocuğunu parka çıkardığım gün başladı. Çocuklara verilen 4 saatlik sokağa çıkma izninde çeşitli ebeveyn gruplarıyla bir araya geldim. Düşünsene bir park dolusu ebeveyn! Açık büfe partisi gibi. Anneanneler, babaanneler, halalar, ablalar...  Alakasız şekilde 'bizim pencerelere usta geldi, dedi abla bunun masrafı çok olur dedi' şeklinde dünyanın en ilgimi çekmeyecek konusunu pür dikkat dinlediğimi ve dahası 'ee anlatsana başka neler dedi usta?' diye sorular sorduğumu fark ettiğimde bir tuhaflık olduğunu sezmiştim. 

O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı.

Ertesi gün karantina boyunca hiç yapmadığım bir şey yaptım, sarhoş oldum. Ama böyle şarkılar açıp göbek atmalı sarhoşluk. Bir önceki park gününden sosyalleşmenin mayası tutmuş, tadı damağımda kalmış, hiç üşenmedim markete gittim, kendime şarap aldım. Eve döndüm, güzel akşam yemeği hazırladım. Dedim geçin karşıma güzel aile üyelerim, canlarım benim... Çok da içemem zaten, hemen çakır keyif oldum. Anlatıyorum da anlatıyorum, bi güzel oldu kafam. Ev çocuğuna bebeklik anılarını abartarak anlatıyorum, güldüreyim diye coşkuyu veriyorum. Özellikle bu anılara bolca ev erkeğini de sokuyorum, ondan alıntılar yaparak anlatıyorum filan onun da ilgisini ayakta tutabilmek için. Baban orda en doğru sözü söylemişti, lafı gediğine koymuştu filan diyorum. Yaptım ama sor bi neden yaptım? Bir damlacık muhabbet isteğimden, bardaymışım gibi hissedivereyim diye, anlıyor musun? (fırk) Çakır keyiflik tam pis sarhoşluğa dönüyordu ve ben ev çocuğuna; 'biz hayatta kaybetmeyi ilkokulda boyalarımızı kaybederek öğrendik' muhabbetine girmiştim ki orda durdum: Çay suyu koydum. Resmen iyi niyetli aile üyelerimi sarhoşluğuma meze yapmıştım. Akşamın devamında sırayla şarkı seçtik, ev çocuğuyla dans ettik. Annesinde bir farklılık olduğunun farkındaydı, tabbiii ki bu halimden faydalanma sırası ondaydı puştun, sonuçta bir yetişkinden ziyade kreş arkadaşıymışım gibi; koltuklardan zıplamak, dönerek dans etmek, düşünce aşırı gülmek, ne ararsan var eğlence adına, festival gibiydim- katılmak istiyordu, haklıydı. Böyle durumlarda en kötüsü, çocukların aynı eğlenceyi her gün istemesi. Küçücük çocuğa ertesi gün hevesi kaçmış one night stand mualemesi yapmak hiç iyi olmadı: 'Artık sıkıldım aynı anıyı 34. kez anlatmaktan ev çocuğu ya, hadi bitir yemeğini' . 

Biz şimdi neyiz anne? 
Salatadan da ye.


evin salonunda yaratmak istediğim ortam

Sonraki günlerde başka türlü kopuşlar oldu. Sıcak iyice bastırınca okuma hızım düştü, derken hiç kalmadı. Spora sakatlık yüzünden ara vermiştim, sakatlık bitti, cillop gibi oldum ama aynı spora bir daha hiç dönemedim. Her gün 'bugün de şöyle çakır keyif olak mı ya?' diye ev erkeğine bi hallendim, o da zaten dünden razı ama son anda ertesi günün yorgunluğu imgesiyle caydım. Çünkü uykuyu alamamak :/ Bizde hayat sabah 6 buçukta eve sığıyor. Bir de son günlerin muhteşem detayı, çıldırtan yaz sıcakları? 

Derken son 2 gündür altın vuruş yapıyorum- daha ölmedim ama zirveyi zorluyorum.

Dün bütün gün watzaptaydım kashdkjfg :D
Yazışmaktan baş parmağım, ses mesajı bırakmaktan nodüllerim ödem yaptı. Çene ishali diye bir laf vardır, fiziksel olarak bu ishalin mümkün olabileceğini öğrendim. Kendi yolladığım mesajlardan, yorumlardan, seslerden tiksindim ya, dünyada boş çene yapma mercisiydim anasınko satanko. Tüm o yorumları, mesajları bir araya getirsem içinde 1 tane anlamı olan, bu da laf gibi lafmış diyebileceğimiz veri yok, hepsi boş çene.

ne sohbeti olur buranın be!


Bu sabah gözümü tivitır'la açtım ve herkese durmaksızın cevaplar yazmazsam ölecekmişim hastalığına yakalandım. En son haber başlıklarına cevaplar yazıyordum. Birgün gazetesi, DW habere halleniyorum filan derken orada yakaran gönüller gibi dizlerimin üzerine çöktüm, ellerimi tavana doğru uzattım: 'Tivitıra düşmüşlere, şaşırmışlara yol göster?'  diyordum ki 'çılinkkss' etti ve ampul yandı:

ŞİDDETLİ SOSYALLEŞME AÇLIĞI  (Türkçe meali sohbetsizlik yangısı)

Şu an odam kireç tutmuyor blog. Evin içine yetmiyorum. En sonunda aşırı sohbet isteğinden sistemim karışacak ve ilk 'naber?' diyene erken boşalma refleksiyle son söylenecek sözü baştan söylicem, anlamsız şekilde :D

Naber?
Seni sonsuza kadar bekleyeceğim.
Efendim?
Benim hikayemde başroldün, şimdi git elalemin hikayerinde figüran ol artık.
.
.
.
.
ahsgfakfga

:D

Bugün Cuma. Ev erkeğiyle, bi kadeh bir şey mi içek napak?


20 Mayıs 2020 Çarşamba

Benim içim geçmiş diyenlere: Wanderlust!


Benim içim geçmiş, kurumuşum diyen bir kadın karakterin, evliliğinde nasıl cinsellikten soğuduğunu, öbüşmeye mesafe koyduğunu, her ne zaman eşigille 'beraber olma' eylemine girişse 'ay acıyo yaa' diye herifi tepiklediğini anlatan bir İngiliş dizinin içinde buldum kendimi: Wanderlust



Kelime anlamı 'yolculuk yapmaya tutkun' olmayı karşılayan ama benim kafamda 'gezginliğe tutkunluk' şeklinde yorumladığım bir kavram. Tabi ki sembolik, bilhassa metaforik.

Spoilersız devam:

Karakterimiz (adı Joy) aslında jinselliğinden soğumuş değil. Özellikle ilk 4 bölüm boyunca, 'abi evlilik işte ya' şeklinde yorumladığım bu soğuma halinin, aslında karakterimiz özelinde bambaşka kök sebeplere dayandığını muhteşem 5. bölümde öğreniyoruz. Bölüm komple terapide geçiyor. Kendisi de terapist olan Joy'un işini titizlikle yapan, bir dedektif gibi izleri süren terapistinin karşısında yaşadığı küçülmeyi- yenilgiyi ve aynı oranda aydınlanmayı izlerken burnuma nefes almayı unuttuğumu fark ettim. Öyle bir 5. bölümdü.



Fakat ilk 4 bölümde Joy ve eşigilinin, bu tek pozisyona indirgenen ve onu bile hakkıyla yapamadıkları cinselliklerinin canlanmasına vesile olan eğlenceli bir formül bulmalarıyla ben de çok eğlenmiştim. Dizinin tanıtımında da bahsedildiği gibi, birbirine bağlı ancak sekste patlayan bu çiftin çözümü elbette, tutkuyu harlayacak başka partnerler edinmek. 

Şimdi burada bi duralım.

Evlilik kurumunu hiç bilmeyen bir canlıya 'biz insanlar biriyle evlendiysek ömür boyu aynı kişiyle birlikte uyumak + onu arzulamak + dilli öbüşmek + sevüşmek beklentisiyle koca koca toplumlar kurduk' desek bize nasıl acır. Hadi ya, sizin insanlarda sünnet edilen kadınların olduğu bir kültür de vardı, ona da çok üzülmüştük filan diyebilir, çünkü uzaktan bakınca aslında sünnet edilen kadın kadar radikal değil mi? Vay anasını, hepimiz ciddi büyük bir çılgın planın içindeyiz.

Belki:

İnsan oğlunun bu çılgın 'ömür boyunca aynı yastığa baş' planı çalışabilirdi ama bir şartla. Taraflar kendilerini 'arzulanabilir, erotik, çekici' hissettikleri sürece. Bu da herkeste farklı işler. Mesela wanderlust'ta başkalarıyla flört ederek yükseldiler ve böylece birbirlerini lise son tutkusuyla yeniden arzuladılar. Tabi bu herkeste çalışmayacaktır. Herkesin formülü gendine! 

Her neyse, diziye dönelim. Henüz sezonu bitirmedim ancak öyle bir 5. bölümdü ki, kahvaltım bitmeden bir yere not almaya mecbur kaldım. (yani buraya)

Dizinin önermesi bambaşka aslında. Benim gibi düşünmüyor. Kendimizi erotik ve çekici hissetmek, sürekli yüksekte olmak zorunda mıyız? Gerçek hislerimiz, derin ve yoğun yerlerde olan duygularımız bize neler söylüyor? Bedenimizle bağlantımız ne durumda? Kendimizi hayatımızdaki talihsizliklerin tam ortasına koyarak, kendimize sürekli acımaya mı kaçıyoruz? En son ne zaman rahatça kederlendik? Kendimizin yanında mıyız?

Aşırı kolay gibi duran fakat yerinde kullanılmadıkça zorlaşan sorular. (hazır cevap olunmasını isteyen sorular)

Kısacası dizi içi geçenlere 'gendinizi şımartın, pilatese başlayın, gocanıza gününün nasıl geçtiğini sorun' gibi tavsiyeler vermek yerine; herkesi kendi gibi olmaya - duygularına tahammül edebilmeye davet ediyor. (şimdilik)

Bakalım daha neler olicik.



Dikkat, kendini ele veriyorsun!

Ne zaman adı 'Titiz Pide Salonu' olan bir restorana gitsem, titizliğin henüz keşfedilmediği- vebanın trendlerini kaybetse bile, orta...