28 Mart 2020 Cumartesi

Onikinci Gün. Yine Temizliğin Ertelendiği bir Gün.



Yıllık faranjit ziyaretiymiş benim boğaz yumrusu. Sonradan jeton düştü. Ve derhal psikolojik gelişen nefes darlıkları da kayboldu. Tribe girmenin böylesi. Bir şeyi psikolojik olarak yaşadığını bilmene rağmen yaşamaya devam etmek. Şu anda psikolojik olarak COVID-19 semptomları gösteriyorum, bunun farkındayım - fakat yine de engel olamıyorum.

Neyse ki benim tüm şikayetler bu sabah bitmişti. Ev çocuğunun odasında tek kişilik lüks bir uyku çektiğim ve boğazdaki yutkunma zorluğu dünkü gargaralara yenik düştüğü için hoplayarak kalktım yataktan. Pencereleri açtım, yağmur kokulu havayı içeri aldım, çay suyu koydum, müzik ayarladım. Ev erkeği ve ev çocuğu, birbirlerine benzeyen yüzleriyle yorganın altında öylece uyuyorlardı. Odada katlanmış, yerleştirilmeyi umut eden çamaşırlara yüz vermedim çünkü canım öyle istiyor. Korona günlerinde bütün arkadaşlarım kalpleri kadar tertemiz yaptılar evlerini. Çamaşır sularıyla, neredeyse evi tadilatlı hale getirmeyi bile başardılar. Ben zerrecik kadar bile istemiyorum. Sadece 2-3 günde bir, lavabo-klozet ovuyorum. Mutfak tezgahı - ocak ovuyorum. Bir de arada yerleri elektrik süpürgesiyle alıveriyorum. (kabaca)

nasıl bi neşeyle ve niye? :D

Ev çocuğunun odasında kitaplar, çalışma kağıtları, kırtasiye ürünleri karıştı. Oyuncaklar tıkıştırıldı. Giysiler ötekileştirildi. Salon, yatak odası... hepsi youtube'da izlediğim minimalizm videolarında gösterilen 'before' görselleri gibi. Hiç de rahatsız etmiyor, hayırdır Kahve gızım? Bir an gelecek, 'hadi' diycez ve o temizliği yapıp, üzerine keyif kahvesi içeceğiz ev erkeğiyle, ama şimdi değil.

Hayatımda yemek konusunda jokersiz kaldığım başka hiçbir dönem olmamıştı. Ne annem, ne sipariş, ne okulda yenen herhangi bir şey, ne gidilen bir yeme-içme yeri, hatta ne fırın. Her öğün için bizzat bizim mutfakta, naklen sıcağı sıcağına yemek pişiyor. Dondurulmuş ürün de kullanmıyoruz üstelik : ) Donmuş halde olanlar da kendi hazırladığımız buzluk erzakları. Ev erkeğiyle dönüşümlü pişiriyoruz. Alıştık, yormuyor.

Bugün önceden siparişini verdiğim karabuğday unu geldi. Tencere yemeklerinden sıkılmıştık, hafta sonu güzelliği yapalım dedik- ve sebzeli tuzlu kek + kurabiye yaptım. İçeriği yüzde 100 organik karabuğdaymış fakat ciddi şüpheye düştüm, çünkü tadı aşırı iyiydi. Glutensiz beslenme yaparken, hamur işlerine pek bulaşmıyorum. Çok eskiden karabuğday unlu tarifler denemişliğim var. Ve tatları çok afedersin mok gibi oluyordu. Bu kez, hakikaten form olarak da tat olarak da on numara oldu. Sırf bu yüzden az yedim :/ Markaya mesaj attım. Güvenebilir miyiz arkasında yazan bilgilere diye sordum. Aslında bu tip ürünlerde eğer 'glutensiz' yazmıyorsa, üretim tesislerinde çapraz bulaşma olabiliyor anlamına gelir. O benim için sorun değil, eser miktarda glüten eyvallah olsun. Beni asıl endişelendiren karabuğdayla normal unu karıştırmış, adına da 'karabuğday unu' demiş olabilirler mi? Mesela siyez ekmeği satılıyor, içeriğini soruyorsun- meğer yüzde 25 siyez koymuş, onu diyor :D Kendi bedenime (hassasiyet mevzusu) uygun şekilde hazırladığım ve gerçekten(!) lezzetli bulduğum bu atıştırmalıklar konusunda kendimi kandırmak istemiyorum açıkçası. Eskiden olsa suçu ambalajda yazan bilgiye atar, kurcalamazdım. Şimdi bilmek istiyorum. Gırtlaktan içeri ne yolluyoruz hacı?

Muhtemelen yüzde 100 karabuğday unudur ve benim damak tadım gerilemiştir. Her vasat tada kucak açar haldeyim, bu da bir ihtimal fakat, evdekiler de sevdi.

Hay senin derdine sıçam mı dedin?
Yemin ederim ben de aynı şeyi diyecektim.

Bunun dışında bugün Miyazaki'nin Komşum Totoro'sunu izledik. Çok sevdik <3 O yılların çizgi film renklerine ve hatta teknolojisine bayılıyorum (Filmin yaş sınırı 2 olarak belirtilmiş ehehe) Ev erkeğiyle ev çocuğu yeşil perdede film çektiler. Bunun dışında da bonnnnnboş bir gün geçirdik. Ev çocuğu genelde beni istemedi çünkü 6 yaş işte. Hafta içleri 17:30'a kadar göt göte olduğumuz için, babasıyla baş başa olmak istedi. Bu arada babası hafta içi mesai bitene kadar nerede? Tabi ki sadece yan odada! Aynı evde kala kala, yapabildiğimiz değişikliklerin numarası bu oldu. Mesela yakında, çok çılgın bir deneyim yaşamak istersem, ev erkeğinin donlarından birini giycem.

Günün sevindirici gelişmesi:

Çin'de umut verici bir iyileştirme yönteminin peşine düşüldü. İyileşen kişilerden alınan antikorlar, solunum cihazına bağlı ve kritik durumda olanlara veriliyor. Ve yapılan denemelerde görüldü ki sonuç veriyor! Detayları şuradan öğrenebilirsin. Nasıl ama?



27 Mart 2020 Cuma

Onbirinci Gün. Boğaz ağrısı.


Boğazımda yumru ile uyandım. Ve sol kulağımda ağrı. Aile hekimini aradım, karbonat + tuz karışımı suyla gargara önerdi. Bir de ateşim çıkarsa paracetamol içerikli ilaç. Bulgular artarsa da görünmeliymişim. Virüsten nasibimi aldığımı sanmıyorum ama kafadaki kırk tilki meselesi işte.

Sabah erkenden annem için sebze alışverişi yaptım.
Teslim ettim. Trafik yok, dolayısıyla şoför olmak aşırı zevkli. Bazen salgın durumundan faydalandığımı düşünüyorum. Atmosfer olarak karanlık ortam, resident evil kokan bir dünyada, fonda layıkıyla bir şarkı, ellerimi yüzüme götürmediğim için saçlarım sinematografik şekilde önüme düşmüş- bir çıt zevk almak?

Hepsi sabunla ellerimi ovalarken çıkan cıvırcı sesinin sinir bozmasına kadar sürüyor.

Şunu test ettim. Eğer sabah uyandığım anda, elimi telefona atıp haberlere bakmadıysam o günüm panikli geçmiyor. O yüzden dünkü 5 haftalık programımın bir maddesi, haberlere akşam günlük yazarken göz atmam yönündeydi. İnşallahlı şekilde uygulamak istiyorum.

Virüs zengin, ünlü ayırmıyor ve bunu adaletli bulanlar olsa da aslında virüsle mücadelede, evden çıkmak zorunda kalanlar ya da sağlık çalışanları, ne bileyim market görevlisi... Hepsi için aşırı eşitliksiz bir oyun olmadı mı bu?

Bugünle ilgili not almak istediğim pek bir şey yok. Erkenden yatıp sabaha boğaz ağrımın neye dönüştüğünü görmek için sabırsızlanıyorum akshfkjfg. Sol kulaktaki ağrı, okyanus suyuyla temizlik yaptıkça hafifledi (muhtemelen akıntı vardı). Boğaz ağrısı için de zeminimi son 2 haftadır sağlama almıştım. Beslenme, uyku ve takviyeleri ciddiye aldım. Sana düğünümden daha çok hazırlandım be Korona! Yine de kral sensin tabi : )








26 Mart 2020 Perşembe

Onuncu Gün. Bitter Kutlama.


Bugün 'avcılık, okçuluk' planı yapmıştık ama uygulamadık. Bütün rutinlerimizi de bozduk. Bunda benim 'adet öncesi sendromlu' olmamın payı büyük. Genelde günün akışını, yönünü, rejisini ben belirlerim. Fakat bugün, gelişine vurdum, gidişine yattım!

Normalde hafta içi rutini şöyle (hafta sonuyla tamamen ayırdım)- sabah 07:00 civarı veledi yatağa kabul buyuruş, yarım saat kadar yorgan içinde serbest çağrışım, kalkmayla beraber banyodaki işler, evi şöyle bi hızlı toparlama, çay suyu koyma, sebzeleri suya daldırma, ev çocuğunun kahvaltısını hazırlama, ev çocuğu kahvaltısını yaparken kendi kahvaltımı hazırlama, ev çocuğunun kahvaltı sonrası 5 sayfalık etkinlik saati (yaşına uygun egzersizler) ve saatin 11:00 olması. O saatte ev çocuğunun 30 dakikalık ekran hakkı başlıyor, ben de mutfakta bilgisayarımı açıp çalışıyorum. Ekran saati bitince, ben biraz daha çalışıyorum. Ev çocuğu da o sırada ekran yüzünden sünmüş bir halde sıkılıyor. Ben kendimi bu durumda sorumlu hissedip, çalışmamı tamamlamadan bırakıp yanına gidiyorum. Beraber bir şeyler yapıyoruz. Sonra gün içinde ben arada bilgisayar başında, mutfakta, bazen telefonumla sosyoş medyoş kovalamada, kitabımın iki paragrafında, banyo ovmada oluyorum. Bazen de yavruyla beraber. Fakat gün içinde olması için mutlaka kurgu yaptıklarım: fiziksel yorulmalı olaylar (dans, jimnastik, güreşmeli bişiler, koridorda futbol), okuma ve çalışma saatleri, anneanneyle video call zamanı, 2 kez ekran zamanı (asla 30 dakikayla sınırlı kalamıyor, uzatıyor süreyi), akşam ev erkeğinin mesaisi bitince de ailecek oyunlar. Bunlar hafta içi rutinleri.


Yatağımda sessizlik talep eden 6 yaş :/


Bugün sabahki ekran saatinden sonra, ben de serildim koltuğa, beraber tavana bakıp 'napalım? napsak?' diyip durduk. Sonra ev erkeği de katıldı, o da sıkılmış pc başında. Hava da aşırı kasvetliydi. Arada aklıma çok önemli bir şey gelmiş gibi yattığım yerden fırlayıp şarkılar açtım. Biraz öyle kudurduk. 

Bugün bizim evlilik yıldönümü. 9 sene oldu. Evlenirken hastalıkta- sağlıkta derken, bu kadarını kastetmemiştim, pandemi ha? Kutlamak için o kadar istekliydi ki ev erkeği ve ev çocuğu. Bunun anlamı kek, pasta yemek tabi ki. Google'da bir sürü kolay glütensiz kek tarifi buldum ama içimden gelmedi yapmak (glüten hassasiyetim var, trend olduğu için değil maalesef) Tipik badem unlu, hurmalı tariflerden baydım çünkü ihtiyaç duymuyorum o kadar ağır şeyler yemeye. Badem ve hurmayı düz haliyle yemek daha kıymetli geliyor. Madem kek olacak piyasadaki glütensiz unları kullanayım desem de onların içeriğine bakınca korkunç saçma karışımlar (kabartıcılar, nişastalı kaynaklar, gdo'lu mısırlar) bana anlamsız göründü. En iyisi ben sadece size yapayım, ben yemesem de olur, normal siyez unundan filan? dedim ama onlar da sonradan istemediler. Yıldönümünü çay, süt ve bitter çikolatayla kutladık <3 

Ev çocuğu için bu kutlamanın önemi büyük. Çünkü ona göre, ben çok sevdiğim biriyle tanışıp, daha da çok çok sevdiğim birini dünyaya getirdim. O yüzden bugün çok önemli. Kendi ifadesi bu şekilde.

Nisan sonuna kadar okul tatili uzatıldı. Önümüzde 5 hafta var. Madem durumumuz böyle, yapacak bir şey yok, kendime anlamlı bir 5 hafta hazırlamam lazım diyerek; planlama yaptım. Şöyle düşünebiliriz: Zamanı durdurduk ve kendimize bu paralel evrende 5 hafta ısmarlıyoruz. Anlamını 5 haftanın sonunda bulmayı ümit ediyorum :D Bakalım bu sürenin sonunda, çizdiğim yoldan gidersem nereye varıcam? 

İçimde bir his, Mayıs ayında bu kasvetli günlerin sonu gelecek diyor. Fakat daha da içeride duran şüpheci his ise bu sabah ilk iş Temmuz ayı içinde rezervasyonu yapılan tatilimizi iptal etti, naber?

Günün sevindirici gelişmesi:

Aynen aktarıyorum-

COVID-19'in RNA yapısı oldukça stabil olarak saptanmış Influenza gibi sık mutasyona uğramıyor. Bilim dünyası bunu iyi bir gelişme olarak değerlendiriyor. Çünkü aşısı bir defa bulunduğunda her yıl yeniden ortaya çıkma endişesi yaşamayacağız anlamına geliyor. (Haberin aslı için tıkla)


Ev çocuğuna mevsimleri anlatırken... 
Haziranda sahiden yaz gelecek değil mi?

25 Mart 2020 Çarşamba

Dokuzuncu Gün. Kampta başarısızlık.


Bugün 'kamp günü' olması için akşamdan karar aldık. Ama bu kadar mı sıkıcı geçer? Kendimce kamp alanı oluşturmak için yeşil oyun halısının üzerine çadırı ve ekipmanı kurdum. Bluetooth hoparlörden kuş cıvıltılı orman sesi açtım. Evdeki bütün pelüş orman hayvanlarını etrafımıza yerleştirdim. Bize taş atan orman hayvanları, meğer korsanlardan korkuyorlar ve bizim yanımızda güvende olmak istiyorlarmış. Birkaç aksiyonlu sahneden sonra, öğle yemeği saati geldi ve hiç heyecanlı geçmeyen oyunumuz artık sündürülmeye, oradan da 'anne ben oynamıcam' itirafıyla yenilgiye uğradı.

Çocuklar, toplum travmasının fotoğrafı gibi (tamamen bence)…  Belki bütün ebeveynler en çok çocuk depresyonundan korkuyordur. O yüzden çok ekrandır ya da hiç ekran. O yüzdendir tepsilerce kurabiye belki. Farkında mısın bilmiyorum, ne kadar çok karantina uzmanı var? Herkes defalarca kez salgın yüzünden ev hapsi yaşamış gibi tarif dağıtıyor.

Hatta geçenlerde çok takipçili bir yazar / anne kızdı yetişkinlere. Sıkılmak ne demek  ya, çocuklarla harika zaman geçirilir, hiçbir şey yapamıyorsan şunu yap, senden kötü durumda olanları düşün replikleri bastı her yere. Anlamıyorum, neden kaçınıyoruz duygularımızdan? Sadece durmaktan. Biraz sıkılmaktan. Amaçsızlıktan. Tam olarak neyle yüzleşmiyoruz? Verimlilikten ölmeyelim. Olabilir. Shakespeare Kral Lear'ı salgında yazdı diye, sen kendini baskı altında hissetme.

Benim için bugün koronavirüs'ten kötüsü, başarısız bir kamp günü olmasıydı. Onu da eğlenemiyor oluşumdan anladım. Ben eğlenmeyince, o da eğlenmedi haliyle.

Bazen konuşuyoruz, izolasyonun 25., 42. günü olursa- o zaman nasıl oluruz? Bu gibi durumlarda, harika bir cevap icat ettim kendime: Onu o zaman düşünürüz. O zamanın denklemini o vakit kurarım! Bugün, tek derdim bugündür!

İçeriden 'Bingo' oynamak için bekleniyorum. Bize çay, ev çocuğuna da uydurma kakaolu bir içecek işte.

Kampta sabah kahvaltısı, anneanneyle sohbet.


Ev erkeğinin doğum gününden kalan şekersiz-unsuz badem kurabiyesi, 
günün libido yükselten muhteşem anı!

Ev çocuğunun boyama yapmaktan gerçek anlamda dirsekleri çürüdü :/


Günün sevindirici gelişmesi:

Koronavirüs sebebiyle Venedik kanallarına balıkların geri döndüğü söyleniyor.


24 Mart 2020 Salı

Sekizinci gün. İzolasyon tamam.


Ne zamandır yazamıyorum... demeyeceğim! Yazmıyorum. Kahve içer miyiz ve bu sırada biraz da gevezelik eder miyiz, hem de iddialı şekilde iddiasız konulardan? Böyle bir ihtiyaç hissetmediğim için belki, uğramadım buraya işte.

İnsan her zaman kendi gündemini konu edinmiyor. Bazen, uzaklardan çıkıp gelmiş bir virüs senin gündemin oluyor. Günlük tutanların yazılarında kişisel gündeminden bahsederken kendi haklılıklarını sessiz bir elden sattığını düşünürüm hep. Bu da kendini öz-haklı bulma, tutarlı hislerle kendine bağlılık yaşama ve netlik gerektirir değil mi? Fakat... Yaşamın başka türlü günleri de var. Belirsiz, çelişkili, dün bıraktığın satırları görmek istemediğin, pazartesiyi salıya bağlayamadığın. Kendini hiç haklı bulmadığın. Bağlı kalmadığın. 

Şimdi bu kasvetli satırlar bir yana; izolasyon günlerinde günlük tutmayı çok gerekli buluyorum (ben yapar mıyım bilmem) Çünkü aslında kendi gündemin olamayacak kadar hepimizin günleri bunlar. Birlikte bir şeyi izliyoruz. Birbirimize bunu tarif etmeye ihtiyaç var. Bir kanıt, belge, arşiv. 

Bugün bizim izole oluşumuzun sekizinci günü. İzole olmak kelimenin tam anlamıyla benim çok sevdiğim bir hayat aktivitesi olsa da 6 yaşında bir çocukla bunun nasıl gerçekleşeceği, tek meseleydi. Biz meseleyi mesele ederken; günler çoktan akışa geçti. Bugünü akşamdan planlamıştık (çünkü plansız bir güne uyanmak, dört duvar arasında derin boşluk etkisi veriyor). Bugün bizim her şeyi ters yapma günümüz olacaktı. 

Sabah pijamaları çıkarmamak.
Kahvaltıyı oyuncakların arasında yapmak.
C vitaminini tersten hazırlamak.
Dans-spor saatinde hareketleri tersten yapmak.
Çorabı ters giymek.
.
.
.


Ve öyle de oldu.

Şimdi ben mutfakta çayı demler- ev erkeği ve ev çocuğu ise içeride boyama yaparken 'her şeyi ters yapma günü' son saatlerine ulaşıyor. Bugün de çentiğimiz atılacak şükürling.

Günün sevindirici gelişmeleri:

  1. Bu sabah Türkiye'de vaka sayısındaki artış hızında gerileme oldu. İki gündür agresif bir vaka artışı yok. (Yaşasın)
  2. Güney Kore'de 93 yaşındaki bir kadın Covid'i yendi.


Bluetooth hoparlör ve oyuncak odasında omletli kahvaltımız.








27 Kasım 2019 Çarşamba

Blogger'lar Kısa Röportajlar (5) | Merve Uzun



Serinin 5. blogger'ı ile devam ediyoruz: Merve Uzun (İçimden Geldiği Gibi)

Sözcüklerden yuva kurdum dediği blog'una- 10 yıl önce bir sonbahar günü- 'merhaba' dedi. Günlerden ya da mevsimlerden ne olursa olsun- içeriklerinde hissedilen 'geç bir Pazar kahvaltısı sonrası' duygusuyla, ağırladı ziyaretçilerini.

İçinden gelenlere bir bakarsak; sanat, kültürel etkinlikler, okuduğu kitaplar, gittiği filmler - tiyatrolar, hazırladığı kahvaltı masaları, beklediği yeni yıl yazıları gibi konularda bazen 'duygusal yüzleşmeler' bazen de 'tavsiyeler' veren bir rehber olarak karşımıza çıkıyor. Her ne kadar çok düzenli yazmasa bile 10 senedir istikrarlı bir tema çizgisini takip ediyor. (ki bu çok zor)

Kullandığı sade diliyle, günlük yaşamda yaşadığı yorgunluklar, ikilemler ve değişim öncesi hallerde 'sanatın iyileştirici gücünden' nasıl faydalandığına tanık oluyoruz. Aslında blog okyanusunun o müthiş data'sını oluşturan en kıymetli su damlacıkları, hepimizin yaşadığı benzer ruh hallerini tanımlayarak bir müziği işaret etmek, bir filmden alıntı yapmak, iyileştirici yazarları kulaktan kulağa fısıldamak değil midir?

Bu anlamda 'Merve Uzun' takipçilerini, kendi hikayesini anlatırken bir taraftan girdiği sahaflarda keşif yapmaya, gördüğü müzelerde ilham verici öğelerle (mesela Bach müzesi) buluşturmaya ve gittiği şahane bir sahil kıyısında kendiyle baş başa kalmaya davet ediyor.

Çok emek vererek tamamladığını duyurduğu koçluk eğitiminden sonra (taa temmuz'da duyurmuş), heyecanla daha öğrenecek çok şeyi olduğunu ve önündeki adımları planladığını yazmış. (biz de merakla bekliyoruz)


Ve son olarak takipçi sayısı görünür halde değil ancak; blog'una ait Facebook sayfasında 1500'ün üzerinde izleyicisi bulunuyor. 


Gelsin, sorular:

***





1. Yakın zamanda co-active koçluk eğitimini tamamladın. Tüm kariyer hedeflerini bir kenara koyarsak; hayatının hangi duygusunda, bu eğitimi almaya ihtiyaç duydun? Mutsuzluk, yetersizlik, güçsüzlük?  


Sanırım buradaki en güçlü duygum, merak! Merak ettim ve peşinden gittim.
Esasında koçluk, uzaktan çok inanmadığım, fazla popüler ve içi boş bulduğum bir şeydi. Ufaktan küçümsüyordum da... Sonra bir gün, 6 yıl falan evvel, şirkette koçluk alma fırsatım oldu. Biraz önyargıyla oturdum o masaya. Ve acayip faydasını gördüm! O kadar iyi geldi ki bana... Koçluk, hiç öyle dışarıdan göründüğü gibi bir şey değilmiş. Hani böyle pompalanan "pembe pembe" bir hali var ya; benim deneyimim hiç öyle olmadı. Bayağı sarsıldım. Sanki kendimi yıktım, yeniden yaptım. Çok zorlandım, ezbere bildiğimi sandığım şeylerin aslında öyle olmadığını gördüm, yıllarca bastırdığım bir iç sesimi duydum. Kendimi anlama mevzunda bayağı kafa yordum; ilişkilerimde hafifledim, ferahladım ve hayatı ve insanları -ve elbette kendimi ;) -her haliyle kabul edebilmek konusunda biraz yol katettim. Ve tabi, kendi üstüme çalışmayı çok sevdim!
Bayağı uzun soluklu bir iş bu, bu arada. Şirketin 10 seans için sponsor olduğu görüşmelere, on birinci görüşmeden sonra da devam ettim:) İki buçuk yıla yakın koçluk alınca koçumla arkadaş olmaya başladık. Üstümdeki etkileri deneyimledikçe merak etmeye başladım; ne yapıyor bana? diye. Görüşüyoruz, konuşuyoruz, ödevler veriyor, sorular soruyor ve ben her seferinde kendimde başka bir şey farkediyorum! Bunu nasıl yaptığını merak ettim:) Ve pat diye sordum; "yani sen şimdi bana ne yapıyorsun?" diye. Sorularını-yöntemini anlamaya çalıştım. O da eğitim almamı tavsiye etti. Zaten öğrenme iştahı yüksek biriyim, canıma minnet! Eğitimleri araştırdım hemen. Ve araştırınca bu eğitimlerin ciddi zaman ve maddi kaynak gerektirdiğini gördüm! Çok zaman alıyordu ve benim için çook pahalıydı. Bir kenara attım bu fikri ve devam ettim. Birkaç yıl aklımda taşıdım yani. Sonra da geçen sene Aralık ayında, siz depoları boşaltırken:), ben eğitime kaydoldum!
Eğitim alınca her şeyi öğrenir rahatlarım sanıyordum ama öyle olmadı tabi:) Öğrendikçe, insan ne kadar çok şeyi bilmediğini farkediyor. Bende de biraz öyle oldu:) Haa, kendi koçumun taktiklerinin bir kısmını anladım tabi, o ayrı:) Şimdi de bir yandan çalışıyor, bir yandan koçluk görüşmeleri yapıyor ve uluslararası akreditasyonu tamamlamaya çalışıyorum. Aklımın bir köşesinde de psikoloji üstüne yüksek lisans yapabilir miyim acaba sorusu var;)
Hayat ne getirecek, şu an aklımda olanların ne kadarını yapacağım bilmiyorum ama co-active koçluk eğitimi, sanırım şu yaşıma dek kendim için yaptığım en güzel şeylerin başında geliyor! :) Mevzuya merakı olana, acaba diyene saatlerce anlatırım;)

2. Blog'unun alt başlığı 'İçimden geldiği gibi'... İçinden gelenler hep sıcacık içerikler; kültür- sanat aktiviteleri, kitaplar, filmler, doğa, anı yaşamak, yavaşlamak, ilişkiler vs. İçinden sahiden hep bunlar mı geliyor? Hiç 'gudubet Merve' yok mu içeride? Bize biraz onu anlatsana...

Ooo... Olmaz olur mu! Var tabi:)

Hem de feci gudubet bir Merve hâlim var. Ama onu niyeyse paylaşmıyorum; yalnızca blogda ya da sosyal medyada da değil üstelik, normalde de o halimle genelde baş başa kalmayı tercih ediyorum :p Bazen mecbur Cemal ya da yakın arkadaşlarım falan da muhattap olmak zorunda kalıyor tabi;)
O gudubet hâlim, bayağı bayağı huysuz bir kadın! Hiçbir şeyi beğenmem, her şeye söylenirim, evden çıkmak istemem. Niyeyse yanız kalmak isterim. Her şey ve herkes fazla gelir. O gudubetliğimde, dünya yansa benden önemli değil hissi de var, biraz. Dünyanın tüm güzelliklerini getirseler gözüm görmez. O yüzden, gudubetlik çökünce üstüme, yapmayı en sevdiğim şey çekirdek çitleyip saçma sapan diziler seyretmek oluyor! Böyle bir süre vitesi boşa alıp takılıyorum yani. Kimseye bulaşmıyorum, kimseye kapıyı açmıyorum. Hiçbir şey düşünmüyorum, bayağı iyi geliyor.
Ve inanır mısın o gudubet halimi de seviyorum! :) Onun sayesinde duruyor, dinleniyor ve sanki to-do-list boşmuş gibi kafa rahat bir modu yaşatabiliyorum. Hem belki biraz da o huysuzluğum ve gudubetliğim içimde yaşadığı için, dinginliğe erişmek için çaba sarfediyor ve her an'ın tadını çıkarmaya çalışıyorum.
Böyle yazıp okuyunca kendimden ürktüm! :) Ama dengeyi buluyorum. İçimdeki farklı farklı hâller gibi, gudubetliğimle de yaşayıp gidiyoruz işte;)


3. Tabiat düşkünü biri olduğunun altını çizerek; yoğun şehir yaşamında stresini atmak için yalnızca 20 dakikan olsa, ne yapardın o sürede?


Valla kesinlikle yürürdüm! Yürümek ben de meditasyon etkisi yapıyor:)
Ne zaman kafam atsa, canım sıkılsa ya da çözmekte zorlandığım bir meselem olsa kendimi sokağa atıyorum. Gönül ağaçlı yollarda, ormanda ya da doğanın içinde yürümek ister tabi; her zaman mümkün olmuyor. Ben de neredeysem orada adım atıyorum. Akşamları ofisten çıkıp Levent'ten Beşiktaş'a yürürüm mesela. İstanbul'u bilenler iş çıkışı Zincirlikuyu'da yürümenin nasıl bir şey olduğunu anlayacaktır:) Bayağı arabaların arasında, egzoz dumanlı ve çılgınca kalabalıkta yürüyorum ve saçma bir şekilde bana meditatif geliyor. Kulaklığımı takıp gelen geçen insanlar için hikayeler uyduruyorum ya da kafamdaki meseleleri düşünüyor-tasarlıyorum, plan yapıyorum.
O yüzden İstanbul'da da en sevdiğim şey yürümek. Sokakta, sahilde, ormanda hiç farketmiyor; ne zaman fırsat bulsam yürüyüşe çıkıyorum:)


4. Çantanda ajanda taşıdığını, not almayı sevdiğini biliyorum. En son ne yazdın? Bizimle son notunu paylaşır mısın? 
(komik, saçma, ayıp olsa bile :D )



Bu soruya acayip yaratıcı, havalı bir yanıt vermeyi isterdim ama olmadı! :)



Şu sıralar en çok koçluk görüşme tarihlerini not alıyorum. Bir de haftaya tiyatro festivalinde gideceğim oyunu yazmışım, aşağıdaki şekilde. Gelecek olanları beklerim :p

"30 kasım-cumartesi; İO, 20:30-Uniq"


5. Bir yazında Sabahattin Ali ile rakı içtiğini düşlediğinden bahsediyorsun. Diyelim zamanı olmayan bir paralel evrende bu kederli yazarla buluştun. Playlist'e hangi 3 şarkıyı atardın? (Eski-yeni fark etmez) Ve kendisine hangi 3 blog'u okuması için önerirdin? (Youtube kanalı da olur)


Sorunu okuyunca, ne yazmıştım deyip geri döndüm:) Şöyle yazmışım:
"Size de oluyor mu bilmem ama ben bazen dünyaya yanlış zamanda gelmişim gibi hissederim… Özellikle kitap okurken yoklar bu duygu beni. İçime dokunan ya da “sanki beni tanımış da yazmış!” dediğim yazarların cümlelerini okurken kendimi onlarla aynı çağda yaşarmışım gibi hissederim. Sanki bugüne ait değilmişim de orada bir yerde onlarla aynı vakitte yaşamış olmalıymışım gibi gelir…

Bir ikinci yeni sofrasında oturduğumu hayal ederim mesela… Sabahattin Ali ile rakı içtiğimi düşlerim ya da Cemal Süreya denize karşı bir bankta tek başına otururken yanına ilişiverdiğimi düşünürüm. Tezer Özlü‘den mektuplar aldığım ya da Bedri Rahmi‘yi resim yaparken seyrettiğim geçer gözlerim önünden."
Sabahattin Ali ile rakı içsem... Şu an o masayı hayal ettim ve içim ürperdi.
Böyle mavi-beyaz kareli örtülü masaları olan, küçük bir meyhanedeyiz, soba yanıyor ve sobanın üstünde ekmek kızarıyor. Ortam loş ve sakin. Herkes kendi halinde. Fonda önce Zeki Müren-Söyleyemem Derdimi çalardı. Bu şarkıyı her dinlediğimde söyleyemediğim-anlatamadığım şeyleri düşünürüm. Yine bunu düşünür; nasıl oldu da anladı da yazdı diye şaşırırdım herhalde:)
Bir de çok güzel şarkı bak diyerek Melike şahin-Bi'fırlatsam çalardım. 
Bir de masadan kalkmadan muhakkak Bir ömürlük misafir çalardı. O kadar çok severim ki... 
Blog ya da youtube kanalı önerme sorusu bayağı zorladı! :)
Kendi blogumu önermeyeceğimi hissettim. Sessiz kalmak isterdim çünkü yanında. Ama onun hikayelerindeki gibi, yürüyüp yanından geçsen farketmeyeceğin insanların içindeki derinliği gösterdiği için takip ettiğim bloglardan bazılarını söylerdim belki.
Mesela senin blogunu kesin öneririm. Kafanı, üretkenliğini ve yazdıklarını çok seviyorum:) İzmir'e gelsem, sokakta yürürken yanımdan geçsem farketmeyiz belki birbirimizi ama işte burada seni okudukça hayranlıkla, ilham alarak ve severek takip ediyorum:)
  
Yazılarını çok sevdiğim ve bana özellikle tiyatro konusunda pek çok öğrenme kapısı açan Danzon'u tavsiye ederim. Bir de kitap okurken de hissettiğim bir insanın, bir ailenin ya da bir evin içini görme hissini de yaşattığı için son dönemlerde çok sevdiğim bir youtube kanalını öneririm: Daire



***
Merve'nin yazdığı ortam : )




***

Merve'ye cevapları için çok çook teşekkürler <3

Onikinci Gün. Yine Temizliğin Ertelendiği bir Gün.

Yıllık faranjit ziyaretiymiş benim boğaz yumrusu. Sonradan jeton düştü. Ve derhal psikolojik gelişen nefes darlıkları da kayboldu. Tribe g...