11 Haziran 2018 Pazartesi

Herkesin anneliği kendine!


bükümlü selfie
Öğrenen Anne'nin son yazısından sonra, buraya biraz çene çalma ihtiyacım doğdu.

Konumuz, genel 'annelik' teması etrafında toplanabilir. Ö.A'nın yazısında kendi gibi anne olduğu zaman, başına gelenler (hoplayıp koşturmaktan oluşan morluklar, tepede toplanıveren topuz, hızlı ve özensiz geçiştirilen akşam yemekleri vs.) ve tatilde gözlemlediği 'cillop' anneler hakkında güzel geyikler var. Aslında benim yaşadığım yerde o yazıda geçen fönlü analar çoğunlukta. Yeni trend bu. Bacaklarda morluk olan analar, pek moda diil evladım afedersin. Okurken eğlendim ama baktım yorumlar kısmına yazdıkça yazasım geliyor, son günlerde de birkaç 'kasma yhaa, çok takhıyosunn' tarzı yorum almışım, içimde kalmış (çünkü ben de fönsüz anneyim) bari kendi çöplüğüme aktarayım duygu köpürmelerimi dedim.

Öhm... Ben nasıl bir anneyim bilmiyorum, dışarıdan kendimi görmüyorum. Bence bazen şahane bazen de aşırı gerizekalı olabiliyorum. İddiam yok. Bazen oluyor gerçi ama öğleden sonra  sönüveriyor. Eskiden soracaktın bana. Yakar yıkardım buraları, doğruları altın harflerle yazardım CAPS LOCK açık. Yermekten dillerim ağrırdı, kuralcılıktan bellerim bükülürdü. Sonra ne mi oldu? Anne oldum.

İlk birkaç sene yine tutundum, yapmadım değil. Tracy'leri ve saz arkadaşlarını ezberledim, uyguladım, tutturdum. Tutturuk gibi, kitaplara sarındım. Fakat, o da akışın parçasıydı. Yalnızdım, bilmiyordum, ihtiyacım vardı. Kaşlarımı dikeltip başkalarının ebeveynliğini eleştirmeyi hobi edindim. En çok da kendi ebeveynlerimi. Sanki annelik yapmıyordum da öfkeli şekilde tanrıcılık oynuyordum. Çok düştüm, yara aldım, içime içime deştim kendimi. Sonunda bir sabah, tüm karmaşanın sonu geldi. Kaos bitti. Sanki fırtınalı bir kış geçti. Boynumun tutulması kayboldu.

uyutamadım bu öğlen, boşver
Ben mi kendimi rahat bıraktım yoksa işler yoluna mı girdi, tam net değil. Fakat tam o an.. O an güzel şeylerin başlangıcıymış, şimdi anlıyorum. Bir kere, birden acele etmeyi bıraktım. Tutturmayı kestim. Ebeveynlik kitapları okumayı ertelemeyle aynı dönemdi işte. Sonra da hiç okumadım. Şunu gördüm: Hiçbir kurala, uzman görüşüne, doğru bilinenlere sahneyi bırakmayacak bir şeymiş aile olmak, en çok onu anladım. Aile olmak, annelik, babalık çok kişisel şeyler. Çok aramızda olaylar. Bilime sürekli başvurmak, her fırsatta uzman görüşünden destek almak ise; tökezletiyor, özümüze engel oluyor, kullandığımız dili bile dublajlı hale getiriyor. Neden? Çünkü tüm bilimsel tavsiyeler birer 'varsayım' değil mi?

➡Mesela çocuğumuzu yetiştirirken X noktasına ulaştırmak istiyoruz onu. Uzmanlar bir takım reçeteler veriyor, X noktasına gitmek için.

Ne biliyoruz ki? Bunlar sadece 'olursa iyi olur' kuralları. Gerçek hayat, içinde bir sürü kombinasyonları, değişkenleri olan bir platform. Tüm gün evinde TV açık olan çocuklar tanıdım, hiçbirinde dikkat eksikliği vs. yok, akademik başarısı yüksek... TV asla izlemeyen çocuklar gördüm, oturup annesiyle bir yapboz tamamlayamıyor 👀Bu yazdığım bile eğilip bükülebilen bir gözlem. Ne kısmı doğru ya da değil? Neye göre, hangi duruma göre? Tüm reçeteler, genelliyor bizi. Bize özel kısmı nerede?

Ve 'kendin olmak' neyse ki hayat kurtarıyor. Çoğumuz o şekilde hallediyoruz zaten. Bilmeden... Kim neyi idealize ederse etsin, sonunda kendi oluyor. Annelik bir aksesuar değil. O senin tenin, bakışın, zihnin. Şey gibi, öpüşmek mesela. Sevgilini öperken, hem de böyle dilli milli, biri çıkıp da dese 'ama öyle öpme, o şekilde öpüşmek çok da şey değil' filan? Onun gibi. Çok ayıp yani.

'dilde çok bakteri varmış yüzlerce binlerce varmış be perihan'
Örnek vereyim mi sıkılmazsan?

Ev erkeğinin yeğeni F hiçbir zaman ekran / bilgisayar yasağı - sınırı olmayan bir çocukmuş. Çocukmuş diyorum, şimdi 19 yaşında. Ev erkeği diyor ki; F, 3 -4 yaşlarındayken bile gün içinde hep pc başında vakit geçirirmiş. Eleştiriyor anlatırken. Ben onunla tanıştığımda F, 12 yaşındaydı, gerçekten sürekli bilgisayar başındaydı, onu hep ekranın arkasındayken hatırlıyorum. Birlikte olduğumuzda, F'nin mutlu olması için 'dolu bir batarya' yeterliydi. Şuanda F, 19 yaşında. Amerika'da dünyanın sayılı illüstrasyon okullarından birinde (bir kısmı burslu) Müthiş sosyal bir kız. Eğitim hayatında her zaman başarılıydı zaten. Anne babası aşırı aşırı gençken onu dünyaya getirdi. Uzmanların 'başarısız, şımarık, zayıf ve asosyal çocuk nasıl yetiştirilir?' tanımına tamamen uygun şekilde büyütüldü. Ama F tanıdığım en uyumlu, eğlenceli, yetenekli, sorumluluk sahibi, saygılı, bence 10 puan bir genç kız.

Doğru Annelik Var mı?

Bence yok. Ben anne olmanın benim ruhumla ilgili bir ayrıntı olduğunu bilmezken, dizlerimi döve döve eleştirebilirdim F'nin ebeveynlerini (ki yaptım da tabikisi) Buradan maalesef şu sonuç çıkmıyor; Salalım gitsin, her şey olacağına varır! Zaten çocuğun içinde varsa olur. Hayır! Buradan şu sonuç çıkıyor: Herkesin kendi denklemi var. Sonuca tek bir gidiş yolu yok. Kesin bilimsel bir reçete yok. Her annelik, babalık kendine. Ve akabinde, doğal sürecinde; Kim neye inanırsa onu yapmalı değil, onu yapacaktır zaten. Kısacası bilim bize X'e gitmenin reçetesini yazamaz, ancak olumlu tahminlerde bulunabilir. Hatta bilim bir süre bizi çaresiz bırakır, sonra nihayet kendimize kavuşuruz. Bu açıdan çocuk odaklı olup tüm gün organik şekilde çocuklarla ilgilenen bir anneyi 'hassas-ilgili-kasıntı' olmakla mimlemeyi nasıl doğru bulmuyorsam; aynı şekilde, çocuğunu ekranla oyalayan bir annenin de 'gevşek-ilgisiz-rahat' olduğunu düşünmüyorum. Bu bir annelik yorum farkı. Dahası, doğal olanı. Herkes neyse, o. Kitap okumayan bir anne, çocuğuna kitap okumuyor diye neden eleştirilir ki? Onun doğalında okumak yok. Kitaplarla bağı olmayan biri, nasıl kitap okuma rutinine sahip çıksın ki? Hem kaldı ki, kitap okumadı diye o çocuğun gelişimi yavaşlamıyor. İnsan bireyi o kadar aciz/zayıf değil. Başka türlü tamamlıyor o çocuk gelişimini. Yani çocuklara kitap okuyarak ulaşacağınız bir X noktası varsa, o noktaya başka türlü de ulaşılabilir (kitap okumak elbette çok yararlı, fakat ezbere bir eylem olunca, ne önemi var?)

Çocuk: 'anne kitabı ters tutuyosun?!'
Anne: sıkıldım be küçüğüm

Yüksek müsaadenle bir örnek daha;

Her anne için 'sağlıklı beslenme' favori başlık. Bunda hepimiz, aynı noktadayız. Fakat sağlıklı beslenme kimisine göre 'o gün çocuk ana öğünlerini tam yediği için ev yapımı çikolataya izin vermek'; kimisine göre 'bir köfte daha ye, sana marketten cips alcam, söz' şeklinde. Bunun sonucunda bir çocuğun diğerinden daha sağlıklı olacağının garantisi yine yok. Çünkü sağlık da bütüne bağlı bir mesele. Yine konu X'e ulaşmanın bir reçetesi olmadığına geldi.

iy ki 70'lerde ebeveyn olduk bey, çocukların yanında tüttürmek serbess


Şimdilerde annelik tanımım: (sık sık güncelleniyor ne olsa)

Annelik, karşılığında çocuğunu X noktasına taşıma garantisi istemeden, o niyetle yapılan çabaların / emeklerin tamamıdır. X'e doğru kendi tarzında yolculuk etmektir.

En popüler 5 cevabı arasaydık, tüm anne babaların çocuklarıyla ilgili hayal ettiği şeyler hemen hemen şöyle olurdu:

🌲 Bağımsız olsun
🌲 Mutlu olsun
🌲Sağlıklı olsun
🌲 İyi, vicdanlı bir insan olsun
🌲 Başarılı olsun

Diyelim öyle bir imkanımız var; bu özelliklere sahip yetişkinlerin geçmişini incelesek, hepsinin milyonlarca farklı aile profilleri olduğunu görebilirdik. Peki nasıl olur da bu kadar değişkenin, farklılığın, genetik çeşitliliğin arasında hepimiz aynı reçeteyle yol almayı düşünürüz? Komik miyiz? Hepimizin yaşam şifreleri, geçmiş kodları bile bu denli başkayken, okuduğumuz şeyi bile aynı şekilde anlamazken, nasıl uygulamalar kısmında birbirimize benzeyelim?

Ve biliyo musun, aslında günün sonunda hepimiz yapabileceğimizin en iyisini yapıyoruz. Kusur varsa, o da kusurlu olduğumuz için. Sonuçta, anneliğimizi bizden apayrı bir vagonmuş gibi taşıyamayız. Herkesin anneliği kendinedir. Kendine kadar annelik, her koşulda en güzelidir! 💛


☛Bu yazının dipçik notu:

Elbette özel durumlarda hepimiz bilime mecburuz. Hastalıklar, uyku sorunları, davranış problemleri vs. konusunda. Benonukastetmedimyaniyannışanlamaolmasın.


Ay kaç çay içtim şu yazı bitene kadar. Hoşkal.

8 Haziran 2018 Cuma

Parkta olaylar, ikinci çocuk mevzusu ve gojiberry'li kek


Geçen gün, parkta oturmuş, ev erkeğiyle sohbet eyliyoruz. Bizimki de kendi has takımından kimseyi bulamamış, yedek listesinden bir kız arkadaşıyla takılırken, dev bir ağlama duydum. Gözlerim ağlama sesinin merkezini aradı. Zira çocukların yüzde 99'u aynı tondan ve birebir aynı yörenin duygusuyla ağlıyordu. Yapılan taramalarda ağlayan sesin benim bebemden geldiğini fark edince, hemen topuk popoda olay yerine koştum. Durum şuydu:

Bizimkisi, yanındaki kıza bakarak bas bas ağlıyor, kız ise instagram'a poz veren manken bakışıyla bizimkine aşırı hantal şekilde tepkisiz kalıyordu. 'Noldu?' dedim. 'Anne, D. bana isteyerek, bilerek vurdu' dedi. Baktım kolu ciddi kızarmış. Kız, hiçbir açıklama yapmıyordu, gayet sakin.

dövecekmiş gibi duran manken bakışı

Annesi geldi o sırada kızın. Tanıyorum kadını. Kendisi eğitimci, yaşça benden baya büyük. Rahatladım, gelince. Onlar anne-kız aralarında diyaloga girsinler, ev çocuğundan özür dilerler, ben de oğlumu köşeye çekip bi sarılırım diye bekliyordum (çok içim yandı bebeme)

Annesi şöyle dedi:

'Aslında hiç huyu değildir ama'

O ne demek? Yani normalde huyu değildir, şimdilik bir istisna tanıyalım, puan kırmayalım gibi bir şey mi? Müdahale etmek zorunda kaldım. Ev çocuğuna;

'Oğlum hadi içinde kalmasın, arkadaşına söyle, vurmanın doğru bir şey olmadığını, böyle olmaması gerektiğini...' Açıkçası ben de çok kendimde değildim, yine de oğlumun o şekilde olaydan ayrılmasını istemedim işte. Çok ağlıyordu.

O sırada kız şöyle dedi:

'Vurdum çünkü canım sıkıldı'

Hö? Ulan benim çocuğum bu sakinlikte böyle götü kalkık cevap verecek, oturur varoluşumu sorgularım. Dizlerimi döver, 3 kitap deviririm. Annesi ise sadece kıza arkadaşından özür dilemesini söyledi. Kız kesinlikle özür dilemedi ve şöyle dedi:

'Off sıkıldım anne, hadi gidelim' (buraların tadı kaçtı tonunda)

öffss buraların tadı kaçtı

Ve ayrıldık. Ben o sırada anladım ki bizim ev çocuğu canının yanmasından ziyade, kalbi kırıldığı için ağlıyor. Çünkü hiç beklemediği yerden koluna tokat yedi. Birdenbire.. Durduk yere. Kız da mahcup değildi. Bu onun ezberini bozdu. Oyun da bozuldu, zevk alıyordu çünkü sanırım o sırada.

Çok üzüldüm. Köşeye çekilince babasıyla sarıldık oğlumuza. Ona sen de vurarak karşılık vermediğin için çok sevindim dedim. Çok hoşuma gitti, resmen ilkellikten medeniyete geçme öyküsü gibi geldi bana. Gerçi duyguları devreye girdi ve şok oldu, ondan da olabilir. Biraz konuştuk.

Ertesi gün, bizimki kendi takımıyla oyuna dalmıştı. Baktım bizim sakin kız ve ailesi de geldi. O gün bir dedektif gibi ben bu aileyi inceledim. Ve gördüm ki kız hiçbir çocukla oynamıyor. Annesi ve babasıyla oynuyor ama o hep yöneten. Bir bebekleri daha var. Anne ve baba sırayla bi bebekle bir de bu kızla ilgileniyor. Kızın üzerinde hep prenses kıyafeti... Dondurma istiyor, hop alıyor. Lolipop istiyor, hop alıyor. 1 saat içinde 2 yoğun şekerli abur cuburu gömdü bu arada. Kızın yüzünde hiç gülümseme görmüyorum. Hep donuk bir ifade... Bir de genelde çocuk tatlılığı sevimliliği vardır ya.. Bu kızda biraz teyze ifadesi var, sanki 5 yaşında değil.

Nereye varıcam... Bence bu kız sosyopat filan olabilir ha? Amanın?! Ben olsam kıllanırdım vallahi. Hangi çocuk bu kadar tepkisiz olabilir, insan yönetebilir ve duygusunu gizleyebilir bu derece? Şeker tüketimi çok fazla, ön dişlerinde çürüme var. Belki de şekerden olumsuz etkilenmiştir (tamam abartı bi tahmin)

Üçüncü günün akşamı bizim ev çocuğu, arkadaşlarıyla oynarken bi ara verip bu kızın yanına gitmiş. Ben fark etmedim olayı. Ev erkeği izlemiş. Ona o gün canım çok yandı filan demiş. Kız cevap vermeden kafasını çevirmiş (ahaha mayyak ya, hala kızdan reaksiyon almaya çalışıyor)..

***
Bu arada, ne dicem blog. Geçenlerde 16 aylık bir çocukla kesişirken buldum kendimi. Beni görünce bi sırıtmalar, bi mimikler. Oruçlu anneannesi, dedesiyle parka gelmiş. Yazık baya yaşlılar, çocukla ilgilenemiyorlardı (gerçekten ciddi yaşlı ve alabildiğine oruçlu) Bebek arabasından bile inmesin, uğraşamayız halindeler. Ben çantamdan bir şeyler çıkardım, nasıl hoşuma gidiyor o sırada- beraber paket yırtıyoruz, ev çocuğunun arabasıyla oynuyoruz vs. Tabi yaşlı çiftin iznini aldıydım. Ay, ben anladım ki ben bebe büyütmeyi aşırı özlemişim. Emek vermeyi, tane tane anlatmayı, kendini adamayı... Severek yapıyorum.

Hemen buradan şu başlığa geçiyoruz: Neden ikinciyi düşünmüyorum ki? İkinciyi düşünmek bizde bi çeşit spor biliyorsun.

Napıyosun hacım?
İkinciyi düşünüyorum ya!
Oo abi ikinciyi düşünmek için en iyi mevsim, hadi sana kolay gelsin.
Sağol abi yerimiz var, siz de gelin beraber ikinciyi düşünelim.
Biz bu sene avrupa'da ikinciyi düşüncez kısmetse, fiyatlar uygun.
Tamam görüşürüz.

Fakat bir sorun, ben ikinciyi arada düşünsem de (çok içimden) doğum yapmak istemiyorum. Yani, bu net. Doğum öncesi aşamalar, beklemeler, gelişimini takip etmeler... Uğraşamam bir daha o yolculukla. Kafamda bu yüzden hep fantezi olarak evlat edinme isteği vardı. Bireysel bir istek... idi.. Ta ki dün ev erkeğiyle konuşana kadar. İkinci çocuk konusuna fobi gibi bakan beyimin de meğerse asıl fobisinin çocuk çalışmaları + hamilelik süreci + doğum sonrası ilk 1 sene olduğunu, aslında kimsesiz bir çocuğu kendi çocuğu gibi sevebileceğini, onun da bir çocuk daha istediğini öğrendim. Onun istemediği ikinci çocuk değil, ikinci hamile bendim :D Bu aralar sık sık yaptığım geyik: 'Şşş ev erkeği ikinciyi düşünmüyorsak, ona göre annemde kalıcam bak bu akşam' ajgdjhsgajf... Alakasız her yerde bu geyik dilimdeydi bu ara: 'Baksana ne dicem? , 'Söyle', 'İkinciyi düşünmüyorsak, bi kahve daha içeyim'.. Gülüyorduk çok. Bence her şakanın altında bir gerçek misali. Bu geyik totomdan durduk yere çıkmamış olabilir, hıığ?
ikinciyi düşünürken poz verdik

Şimdilik bu konuyu düşünce evrenimize tohum olarak saldık. Bakalım yıllar içerisinde meyve verirse, kendimize güvenirsek, hedefimizde ev çocuğuna kardeş, bize ikinci evlat, evimize yeni bir birey kazandırma isteğimiz var.

Bir de şunu öğrendim. Biyolojik bir çocuğun varsa, ona duyduğun sevginin aynısını biyolojik olmayan bir çocuğa da duyabileceğini fark ediyorsun. Bunu daha önce bilmiyordum. Olayın doğurmak, emzirmekle hiçbir ilgisi olmadığını anlamak için bir tane doğum yapmış olmam gerekiyormuş demek ki. Umarım yakın gelecekte buna uygun bir ortam oluşturabilir, bu müthiş güzelliği yaşayabiliriz.

Ee genşler ve genş hissedenler. Bugün Cuma. Mutlaka içinizde bir yerde zil takıp oynayan biri vardır. Ben de zil takıp oynuyorum çünkü ev çocuğu bu sabah çok geç uyandı. Bu ne demek? Okulda öğle uykusu yapmayacak demek. Bu ne demek? Akşam erken sızacak demek. Ve bu da akşam bizim şu aylardır izlemeyi beklediğim ve anca bulabildiğimiz möhteşem filmi izleyebilecek olmamız demek:



***

Aa son bi not. Regl olunca, eğer önlenemz bir şekilde tatlı krizi olduysa ve daha fenası tatlı kesmez, baya bildiğimiz törkiş hamurlu şekerli doyurmalı şeylerden canın çektiyse, sana 'kötünün iyisi' kekimi anlatayım bak.

Malum normalde bu tatlıların hamursuz şekersiz hallerini deniyorum evde. Ama ya canım günaha girmek isterse? Kırk yılın başı dibine kadar sağlıksız bişi tıkınasım gelirse? Böyle durumlarda, pastaneden 3-4 kurabiye filan alıyordum normalde. Evdekilerle de paylaşıyordum. Ama tadını da hiç beğenmiyordum ya da yeterli olmuyordu. Gelin size, kahveden dev hizmet. Şimdi kendime yaptığım özel durum kekini anlatıcam.

Öncelikle unun glutenlisini alacağım madem, o halde 'kötünün iyisi' seçeneğini alıyoruz; siyez unu. Fiyatı diğer unların 4 katı. Ben bunu 13 TL'ye aldım. Ama inanın, zaten evde un çok nadir kullanılıyor, regl olmaktan regl olmaya... O halde 3-4 kurabiyeye 10 TL vereceğime, bu unu alırım daha avantajlı diyorum. Ki bir kez indirimde 7 TL'ye almıştım bu unu.

Migros'tan


Tatlandıracak herhangi bir şey (ama durun bu kekte işlenmiş şeker de olacak)
Ben bu kez goji berry seçtim. Sen hurma, kuru üzüm ya da taze elma seçebilirsin.

Gojilerin berisi


Geri kalan malzemeler aynı.

Ben azcık yapıyorum zaten. Bildiğin tarif:

Yumurta kır, içine az yağ koy (ben fındık yağı koydum). Normalde keke 2 bardak şeker konur, sen sadece 1 yemek kaşığı şeker koy. İçine istersen biraz süt / yoğurt - hani hacmini artırsın diye, bişiler daha ekle. Karıştır. Ardından undan koy, ama göz kararı işte. Ne kadar olursa. Ancak katı bir kek hamuru olmamalı. Krep hamuru gibi hafif sıvımsı olabilir hatta. Bu aşamada isteyen fındık, ceviz, badem gibi çiğ kuru yemişlerden öğütüp ekleyebilir. Kabartma tozu (ya da karbonat). Bunları da karıştır. En son aşamada seçtiğin tatlandırıcıdan boca et. Elmayı rendeleyerek koyabilirsin, 1 su bardağı goji olabilir ya da 10 adet hurmayı minicik kesip atabilirsin. Keyfine göre.

Fırına ver gitsin. Piştikten sonra, soğusun. Sonra buzdolabına at. Çok efsane oluyor. Hadi size iyi günneeer!
aklıma çekmek gelmedi fotosunu. bu minicik bir parça kekten.

Dipçik not: Aslında 10 hurma koyarsan, 1 yemek kaşığı şeker de gereksiz kalıyor.

3 Haziran 2018 Pazar

Serin bir akşam, acıklı şarkılar ve çilek


Bütün gün gayet hafif ve geyiks olup da akşam yalnız kaldığımda nasıl nişanlısı kaçmış genç gız hüznüyle doluyorum? Bilmem! Ya ana beslenme kaynağım depresiflik ya sinsice zevk alıyorum ya da canımı sıkan bir şeyler var. Ay yoksa beynim yine bana gizem yapıp, basit bir adet olmayla (halam geldi) bu işi sonlandırmasın? Ayın 3'ü. Beklenen tarih: 9 Haziran. Hımmk, belli oldu. Yazmak, içindeki gerçekliğe seni ulaştıran en yüce eylemdir der usta yazarlar. Beni ulaştıra ulaştıra adet olma gerçeğime ulaştırdı. Biraz daha felsefe lütfen??

Playlist'im de regl öncesi kadın listesi... Acıklı klasikler, şuna bak :D 

Ev erkeği evde değil. Bebem uykuda. Zencefilli-ıhlamurlu çay içiyorum, pencereden soğuk çağrışım yapan rüzgar, hoşum. Dediğim gibi, bu birkaç gündür, kendimi yine bi sorgulamalar, gittiğim yolu kurcalamalar... Açıkçası, buna neden olan gıcık bir olay da var. Yani regl öncesiyse bu kaşınma halim, tetikleyen bir mesele de oldu aslında. Çok pis imaj yediğimi anladım. 35 yaşıma tam 1 ay var bu arada. Bu imaj yeme meselesinin ne olduğunu anlatıcam. Ancak bunu 10 sene önce filan halletmeliydim. Bu yaşlara kalmasının nedeni için 'çok iyi niyetliyim canım yaaa' diyemiycem. Bence ben biraz safım... Yani IQ düşüklüğü olan saflık. Aptal biri asla değilim bak. Ama zekam kendimi özgüvensiz hissettiğim yerlerde hafif geriliyor. Çok etkileniyorum başkalarından. Hemen etki altına girip, kendi merkezimden kopabiliyorum. İşalağ bu imaj yeme işinde daha akıllı davranırsam, aşıcam bu konuyu.
kalbim temiz
İmaj yeme nedir? Şudur: Mesela biri sana kendisini X şekilde pazarlıyor. Sen de bütün kalbinle inanıyorsun. Hatta öyle inanıyorsun ki, pazarladığı özellik senin de kendinde olduğunu düşündüğün bir şeyse, 'aman o varken bana laf mı düşer, hemen çekilivereyim' diyorsun. Maalesef bunu dış sesli değil, iç sesli söylüyorsun. İçinden çok pis imaj yiyorsun yani. Dış sesli desen, mütevazi olursun. Ama sen içinden diyorsun. Diyelim anneliğinle ilgili yolunu kaybettin. Dertleşircesine anlatıyorsun. Karşındaki de yemiş bitirmiş, sana hemen akıl veriyor. O hiç yolunu kaybetmemiş, her şeyi de beceriyor. Işıldayarak anlatıyor, seni eleştiriyor 'aman çok kasıyosun be canım' filan diyor. Senin orda yıldızın söndükçe sönüyor. Sanki kastığın için yanlışsın. Sen kendini gerçekleştirememişsin. Bunu hissediyorsun. Bu arada youtube'da Moonlight Sonata başladı, yazarken iyice drama queen'im şuan. Dertleştin, güya rahatlıcaktın, sen daha da şiştin. Bu kez de bu kadar birey olamamış bir anne olduğun için utandın. Karşındakinin imajı seni etkiledi. Zaten senden daha başarılı biri, öyle düşünmeye başlıyorsun. Daha cesur, hayatın tam içinde. Senin korkuların var? Kendini tekrarlıyorsun. İşte bunlar hep imaj yemek... Düşüncelerin bulanıklaşıyor. Ve ilhamın kaçıyor.

hatun 3. çocuğu düşünüyomuş, her şey süpermiş, sakin ol, tamam aklını koru

Joe, eğer okuyorsan, şema terapiye tekrar dalmam iyi olurdu değil mi? :D

Kendime güvenim olsaydı, karşımdakinin empati yeteneği olmayan, kendini ve annelik macerasını oturup tanımlamaya vakit ayırmamış bir düz insan olduğunu görebilirdim. Sohbetimizde dertleşemeyeceğimi anlayıp, sadece geyik muhabbetimi yapardım. Çünkü o bulanık düşünceler geçince, aslında bu kişinin annelik anlayışı, çocuğa yaklaşımı, tarzı, annelikle ilgili tuttuğu renklerin bile benimkinden farklı olduğunu anlıyorum. Onun benle sohbetteyken sahneye koyduğu 'kusursuz' imaj, benim sandığım tür bir kusursuzluk değil. Yani kusursuz filan değil. Kendini öyle tanımlamak hoşuna gidiyor sadece. Yedim anlayacağın. Yedim ve geriledim.

Bu örnek yaşandı ancak beni yükselten ana olay bu değildi. Genel şeyler işte... Hayatın içinde başkalarının yaydığı otoriter enerjiye çekilebiliyor oluşum. Hadi be sende, beden duruşumun olmayışı. Aynı annem inanır mısın? O da öyle ve ona çok kızarım. Tabi, o kendi döneminde mesleğinde iyi oluşu ve şahsına özel duruşuyla popüler biriydi. Karizmaydı baya. Sonradan sonraya, yaşlandıkça, doktorların, müdürlerin yanında filan Hülya Koçyiğit çekingenliğini, bu kişilerle hafif çocuksu bi neşede konuştuğunu vs. sezmeye başladım. Bir sabah yürüyorduk, sağlık ocağı doktorunu gördü. Ay bizimki bir adım öne çık, nerdeyse ceketinin önünü ilikleyerek 'günaydın' de. Adam da domuz gibi 'size de' dedi. Ama sanki halkını selamlıyor. Annemin o garip heyecanı? Yeni başladı bu. Kızdım o anda. Ne şu suratsız adama bu coşku anne allaşkına? Normal günaydın de, geç. Sanki vatan uğruna savaştı. İmza alacak. Aynı yolda yürüyüş yapıyorlar diye yerlere basmadan geçecek. Ben anneme kızınca, o da bana geri kızıyor. Öyle bişi olmamış, ben öyle sanmışım.
annemin gizlice üyesi olduğu dernek


Tabi bendeki böyle bişi değil.

Ben kendimdeki imaj yeme meselesini anlatıyordum ev erkeğine. Benimle ilgili bir yorum yaptı. Bir kez beraber alışveriş yapmışız. Markette, kasada ödeme bitmiş. Kız, bana kartımı vermeyi unutmuş. Ben öyle bir ifade ve bakışla kızdan kartımı istemişim ki... 'Olur ya böyle' tarzı bi hoşgörü ve empatiyle... O an zor bir anmış, sabırsız ve sinirli olabilirmişim. Ama herkeste olamayacak bir anlayışla, kibarlık budalalığı da yapmadan rica etmişim kızdan. Bu ince yeri herkes göremezmiş. Dedi ki bana 'demek ki sen doğru bir yerdesin Kahve, bozma bunu, sen doğru gidiyorsun'...

Çakır keyifti konuşurken biz gerçi. Öpüjem modundaydı. Olsun, hoşuma gitti. Hepimiz sevmez miyiz biraz böyle pışpışlanmayı bazen?
kastettiği bakış buymuş sajgagfa :D (filan)


Böyle işte blog. Kaç yaşına gelirsek gelelim, kendi iç evrenimizde neler başarmışsak başaralım yine de insan ilişkilerindeki yansımamızda, kendimizin screen shot'unu almaya çalışıyoruz. Onay var mı onay? Takdir görüyor muyum? Seviliyor muyum? Esprilerime gülüyorlar mı?

Nabıcaz böyle blog?

Dün akşam ev çocuğunun bizi göremediğinde yaşadığı acıyı şöyle anlatması gibi içliyim:

'Anne, babam ve seni özlerken ağzımla değil içimle ağlamak istiyorum' (bizi özlediği yer uykuymuş, aslında derdi sadece uykudan yırtmaktı ama yine de geberdik bu cümleye)

Hemen konu sapsın mı burda? (Adagio başladı, çok pis drama çömücem yoksa)


Herkes tapıyordur evladının cümlelerine ama, bu sabah kahvaltılık almaya giderken de şöyle dedi:

'Anne hava o kadar güzel ki, biraz tadına bakmak istiyorum, sanki çilek gibi'

Ve evladım uyurken, bu serin - mis havada, ondan esinlenerek sirkeli suda beklettiğim taze çileklerden almaya gidiyorum. Yaşasın regl öncesi ruh halleriyle girdiğim kafalar.



Not: Görsellerin hiçbiri el emeğim göz nurum değildir. Hepsi Google search.





29 Mayıs 2018 Salı

Kalk gel, çene çalalım- yazısı.


Pazartesi
Koca bardak kahvem yanımda, youtube'da playlist'im hazır açıkken, biraz çene çalayım dedim. Bu saatlerde, öğle yemeğinin hazır olmasını beklerken, tam çalışamamakla - sosyoş medyoş gezinmeleri arasında, blog takılması hoşuma gidiyor.

İzmir'de havalar o kadar tatlı ki, sarılabilsem hiç bırakmazdım. Serin, rüzgarlı ve güneşli. Bu yaz rüzgarlarının (denizden esenlere ne diyorduk?) bence insanoğluna bıraktığı şefkatli bir dokunuş var. Bu kadar sevilmesinin başka bir açıklaması olamaz.

Günün akşam saatleri, uzun süre parkta geçiyor. Ev çocuğuna geçen seneden verdiğimiz sözü tuttuk, ona gerçek bir bisiklet aldık. Meğer sadece ona bisiklet almamışız, kendimize de 'mayhoş ve sakin anlar' hediye etmişiz. Çünkü bebe, parktaki diğerleriyle birlikte en az 2 saat hiç sıkılmadan bisiklet kullanıyor. Biz de ya uzun uzun sohbet ediyoruz, ya telefonlarımıza gömülüp bir şeylerle meşgul oluyoruz.

Salı
Dün yazıya öğle yemeği için ara verdim, sonra da gün geçmiş. Akşam annemde kaldık. Ben bazen nostalji için yapıyorum bunu. Gerçi dünkü alışveriş içindi. Çocuğu alıp AVM'ye giysi alışverişine gitmek benim için asansörde tutsak kalmak gibi. Çünkü ev erkeği kendine yazlık pantolon seçerken, bir yandan denediklerine yorum yapıcam, öte yandan ev çocuğunu oyalıycam. İşkence! Bir de çocuk dayansın diye (ki neden çocuk alışveriş işkencesine dayanmak zorunda kalsın, ben bile tahammül edemiyorum) ona rüşvet sözleri veriyorum. Dondurma, AVM'deki gıcık paralı oyun parkları vs. Gereksiz olaylar... Akşam üzeri biz alışverişi yapalım, ev çocuğu da anneannesiyle oynasın diye onları bıraktık ve biz Forum Bornova'ya doğru yollandık. Alışveriş erken bitince, bi kahve çaktık. Sonra ben annemde kalmak istedim. Bayılıyorum annemde arada kalmaya. Annemin büyük yatağında ev çocuğu ile uyumaya. Ve annemin evinde başbaşa geçirdiğimiz zamana. Annemin biz ordayız diye gidip aldığı kahvaltılıklara, akşam kurduğumuz -sohbet ederek oturduğumuz- meyve sofralarına... O evde konfor ve eğlencemiz için çok az sayıda eşyamız olduğundan, genelde arka odaya geçip saçma sapan oyunlar üretiyoruz. Arka oda panjurlu, dolayısıyla zifiri karanlık olabiliyor. El feneri ya da ışıklı ne varsa, oyunlar kurmak çok zevkli oluyor. Ve nasıl oluyorsa, oyuncak / aktivite yokluğunda zaman daha tatlı geçiyor yahu. Nedense o evde uyumak da çok güzel. Geç kalkabildiğim, horoz gibi erkenden ayaklanmadığım tek yer. Sanırım annemin evi genelde serin ve daha karanlık, onunla ilgisi var. He ama, ola ki anne evine yeniden yerleşeceğimi haber verseler, üzüntüden çıbanlar çıkarırım, o ayrı. Sanırım annem de çıkarır hsghgd : ) Tadımlık bu şekilde güzel.

Sabah da ev erkeği bizi aldı, bebe okula, biz de iş için kendi odalarımıza yerleştik. Saat şuan 11:30 ve henüz kahvaltı yapamadım. Bir bardak su + baharatlı kefir içtim sadece. Şimdi kalkıp, kendime kahvaltı tabağımı hazırlayıp, buraya yazmaya devam etmek niyetindeyim.

***

Kahvaltımı yaparken şunu seyrettim, tadı damağımda kaldı. Aslında bir şeyler yerken okumak / izlemek gibi eylemlerden kaçınmak lazım. Kendimden biliyorum. Bebeliğimden beri kitap okurken hep tıkınırdım. Yemeklerimi bile okurken yerdim. Belki tek çocuk olmanın yalnız dünyasıdır, bilmem. O zamandan beri benim için bir eylemin en tatlı hali, yanında atıştırmalık olmasıdır. Hayat benim için yanında atıştırmalıkla giden bir şey ahgdajsgjaf : )

Yavrum bebem baya büyüdü. Türkçe'de telaffuz edemediği tek kelime 'ayakkabı'. Ona da 'ayabbakı' diyor. Acil servislerdeki gibi- ayab-BAKI. İşte bu iğrenç espiriyi yapan biziz, ev erkeği ve ben. Boş espiri yapacak bol zamanımız oluyor artık, allah bozmasın.

Parkta evladımı gözlemlemeye fırsatım oldu. Ve gerçekten kendisinin puşt bir insan olduğunu düşünüyorum. Diğer yaşıt arkadaşlarına bakınca, hepsinin içinde bir vefa, bir vicdan görüyorum. Gayet efendi, tatlı çocuklar. Arada annelerinin yanına uğrayıp bir öpücük alan, izni olmayan hiçbir şeye evet demeyen, park kurallarına uyan, arkadaşı bisikletten düştüğünde koşup yardım eden, sen de Dusseldorf - ben diyim Amsterdam çocuğu gibi yetiştirilmiş, harikulade çocuklar. Şaka şaka hepsi Bayraklı çocuu, mis gibi. Şimdi bizimkini yermiycem, benim çocuum da altın parçasıdır evellallah. Fakat biraz puşt mu ne?

Örneğin, hiçbir şeyden çekinmiyor. Yabancı insanların yanına hop diye dalıp, hemen muhabbet kuruyor, hatta o an yedikleri her ne ise 'ben de biraz yiyebilir miyim?' diye soruyor. Ben de bir köşede mahcup filan olmuyorum, evladımın mizacı bu, sorun değil. Fakat durun. Dahası var. Arkadaşı zor durumda kaldığında - örneğin bisikleti takıldı vs.- koşup, diğerleri gibi yardım etmek yerine 'hadi ama hadii bizi yavaşlatıyorsuuun' gibi darlamalar filan yapıyor. Normalde karışmam, geçen hafta dayanamadım; 'Oğlum bak T. sen takılınca, sana yardım ediyor. Sen de yardım edebilirsin arkadaşına' dedim. 'Zaten yapıyorum anne' diyip kaçtı yanımdan. Bir başka mesele de şu. En favori arkadaşıyla bile oynasa, yenisi geldiğinde, hemen satışı koyuyor. Bir bakıyorsun, bizimkinin peşinde hüzünlü şekilde bakakalmış, oyunu yarıda bırakılmış çocuklar var. Bizimki atmış bi köşeye bisikletini, kaydıraktan yeni bulduğu arkadaşıyla yeni oyunda. Ortamın kurumsal CEO'su sanki.

Bu örnekler daha çoğaltılabilir. Şimdi bunlar yaşının özellikleri de olabilir tabi. Ama gerçekten biraz genel manzaraya baktığımda, çoğunlukla bu yaş grubunda çocuklarda bağlılık - vefa - vicdan duygusu vs. gelişmeye başlamış, fark ediyorum. Fakat bizimkinde ne kadar zorlasam da henüz göremedim. Hani bi mazlumluk bi çekingenlik... Asla yok! Karıncalara zarar vermiyor, tamam. Ya da insanlara teşekkür ederim, özür dilerim diyor. Tabi biz öyle yaptığımız için bu tip davranışları o da kopyalıyor. Ama kendine ait alanlarda, kendi yayın akışında rahatlıkla anneannesini görmek istemediği zamanlarda 'seni görmek istemiyorum anneanne, bugün seni sevmiyorum' diyebiliyor.

Yaş 3 oluncaya kadar çok ebeveynlik kitabı okudum. Oralarda yazan bir şey şuydu: Ailesinden bol sevgi gören, özgüveni gelişmiş bebekler (ya da toddler'lar), sosyalleştiğinde, dönüp anneyle iletişim kurmaz, tamamen dışarıyla ilgilenirmiş. O zamanlar bizimkinin bu davranışlarını böyle yorumlardık. Hemen hızla sosyalleşir, bizi anında satar, o gün başka bir aile bizimkini evlerine götürecek olsa (örnek), katiyen karşı gelmez, bizi 10 ay görmese de umrunda olmaz gibi bir hali vardı. Bebekken de böyleydi. Annesi odadan çıkınca bebekler ağlar ya? Ben onu hiç yaşamadım işte. Benim evden gitmelerim, bebeyi kucağımdan indirmelerim hiç bir zaman sıkıntı olmadı. Bana özel bir düşkünlüğü hakikaten olmadı ev çocuğunun. Yapısaldır, olabilir. Fakat bu sosyal ilişkilerindeki tavrı bence o yapının devamı, bu onda var. Huy mu? Bence, huy.

Bu konuyu kendi akışına bırakıp, nasılsa zamanla öğrenecek mi demeli, yoksa ufak tefek yönlendirmeler mi yapmalı bilmiyorum. Fakat şu hayatta başarılı olmak, mutlu bir yaşam sürmek ya da kendini ifade edebilmenin tek yolu iq değil, eq. Duygusal zeka çok önemli. Acaba bizimkinin o yönü mü az gelişti? Bu konuda bir şeyler yapmak gerekir mi? Bu soruları şimdilik sadece aramızda soruyoruz, gözlemliyoruz. Belki de sadece genlerindeki bir şeyden dolayı böyledir. Çünkü ev erkeği de bence garip biri sosyal ilişkilerinde. Çok vefalı değildir, kalıcı dostlukları pek yoktur.

Bunlar bir yana, ev çocuğu bizlere sevgisini sık sık ifade ediyor, duygularını da çok güzel betimliyor. Duygusal olarak kendisini çok da puşt ilan edemiycem, bu nedenle. Tatlı bi insan, eğlenceli aslında. Komik bi çocuk (seviyöm)

Çok çene çaldım, sırtım ağrıdı. Kalkıp kabak yemeği yapayım akşama. Bugün kahve için, cağnım S.'ye uğruycam, işyerine.

Çok datlı günler ola.




23 Mayıs 2018 Çarşamba

Basit günün neşesi.


Canım çıktı. Pazartesi günü başlayan 'evi yazlık ara yüzüne sokma' maratonum, tüm hızıyla sürüyor. Eğer doğru koordinatları girersem, cuma günü bitmiş olacak. Kışken, bana hiç ama hiç beter durumda görünmeyen evin bazı gizli köşeleri mevsim değişirken, aniden gözüme virane - keşhane gibi gelmeye başladı. Ve sıradan bir dip temel temizlik yerine şöyle köklü bir 'taşınma' temizliği bu evi paklar, dedim. Senede 2 kez bu tip bir iş gerekiyor. Yazdan kışa ve kıştan yaza girerken. Buna normal insan bahar temizliği dese de ben baharları 'Behlül kaçar' mottosuyla yaşadığım için, takvimin yumurta-kapı haftasına kadar direniyorum. Ve sonunda patlak veriyor işte.



Bu büyük temizliklerden önce evde yapılacak tüm işleri yazıyorum ve bir hareket planı çıkarıyorum. Daha sonra markete gidip silahlanıyorum. Temizlik malzemeleri, çöpler için büyük poşetler, temizlik molaları için atıştırmalıklar, çeşitli sakızlar ve tadilat - tamirat gerekiyorsa onun için ek bir alışverişle, kuşanıyorum. Ve ardından elimdeki gün sayısına bakıyorum. Kaç günümü bu işe harcamaya niyetim var? 5 gün. Odaları günlere bölüyorum. Örneğin bu seferki şöyleydi;

Pazartesi, yatak odası + çocuk odası
Salı, salon + balkon
Çarşamba, ofis odası (ev erkeğinin mekan)
Perşembe, mutfak
Cuma, banyo ve tuvaletler

Her odanın önce, tüm girintilerini çıkıntılarını boşaltıyorum. Sonra silerek, eşyaları gerekliyse yerleştiriyorum (eşyalar temiz değilse, onları da temizlemek şart bu aşamada tabü) Gerekli değilse ve başka mevsime saklanacaksa, kaldırıyorum. Bir daha kullanılmayacak gibiyse ya da kullanmaya gönlüm yoksa poşete koyup elden çıkarıyorum. Ardından odanın genel temizliğini bitiriyorum. Kapılar, perdeler, yerler, yüzey silmeler vs. Son olarak odada herhangi bir dekor değişikliği yapacaksam, canım farklılıklar yapmak istiyorsa, onları hallediyorum. Bitiyor. Bu esnada ev erkeğinin işlerinden fırsat olursa, o da katılıyor. Katılamazsa, onun yapacağı kısımlar ona uygun zamana bırakılıyor.
temizlik günü çalışma masası görüntüsü

temizlikten 1 hafta sonra

Fakat bu kez ev temizliğine küf lekesi çıkarma mesaisi de eklendi. Çünkü bu sene İzmir'de aşırı dev yağmurlar yağdı. Bizim duvarlarda ciddi küf lekelenmeleri oldu. Neyse ki sandığımızdan kolay çıkıyor. Koçtaş'tan merdiven aldık, arap sabunu + domestos karıştırdığımız suyla duvarları şöyle bir sildik ve tertemiz oldular. Haftalarca o lekelerle bakıştığımıza değmedi yani. İçim kararıp duruyordu lekeleri gördükçe. Bakalım banyoda başlamış olan küf lekesi dostlarımız için aldığım özel temizleyici de bana söz verdiği performansı gösterecek mi, görücez. Küf lekesi gibi manzaralar kadar beni evden soğutan, kahreden, neredeyse Sezen Aksu şarkıları dinletecek gibi olan bir şey daha yok. Tamam abartıyorum, şöyle diyelim bu derece gıcık olduğum çok az şey vardır. Küflü - paslı yüzeyler çok canımı sıkıyor be Kamil...


bura da mı küf olmuş?

Bir de temizlik günlerinin en büyük sıkıntısı, o günün yemeği ne olacak sorunu. Geçen sefer, kışa geçerken yaptığımız temizlikten biliyorum, insanın eli gitmiyor yemek pişirmelere... Soğanları doğrıycan da, salça kalmamış- markete gidicen de.. Geçiştiriliyor. Bir bakıyorsun, lahmacunlar söylenmiş. İçim kan ağlıyor böyle olunca. Hem giden para, hem sağlıksız olması- çünkü bizim temizlikler 1 günde bitemiyor maalesef (nasıl son seviyeye getiriyorsak evi) Bu defa hazırlıklıydım. Evladım kreşten gelince, temizlik haftası olmasına rağmen onu vitamin ve mineralden zengin, kaliteli yağlarla pişirilmiş, kaya tuzu ile tatlandırılmış dencere yemekleriyle besleyecektim. Hafta sonu yemeklik sebzeler aldım. Hepsini hazırlayıp buzluğa attık. Ya sabah çok erkenden ya da gece yatmadan pişirdim. Bu tempoda hiç yemeksiz kalmadık henüz. Kalan 2 günde de bi bakliyat bir de köfte günü yaparsak tamamdır.

temizlik günleri buzdolabında asılı duran trend topic

Yaza giriş temizliğinde hardcore planlama yaptığım için, annem de el attı mevzuya bugün. Geldi, iki çırpıda bana zor görünen birçok işi halletti. Yarın da gelebilirmiş 2 saatliğine ( gelirken yemek de getirebilirmiş, halaylar! ) Onun için sıradan bir şeymiş gibi davranıyor ama temizliğe yardıma gelmesi benim için bedava tatil kazanmaktan değerli. Durduk yere 10 bin TL bulsam, bu kadar sevinirdim. Sihir yapılıyormuş gibi. Bazen temizlik konusu ve bu kadar detaylı iş olması canımı öyle sıkıyor ki, bir çılgınlık edip 2 tane temizlikçi ayarlasam, neyse parası ödesem diyorum. Sonra o para gözümde büyüyor ve üzerine işin temizleme-silme-toz alma kısmının ne kadar basit; düzenleme ve yeni bir yaşam stiline geçiş yapma bölümünün asıl ağır kısım olduğunu düşünüyorum. Yani hiçbir temizlikçi kadın, benim için okuma köşesi yapamaz-ince askılı badilerim şu çekmecede dursun planlaması hazırlayamaz. Yine de camları silen biri olsa fena olmazdı tabi hsgjhd : )

Temizlikler yapıldıkça, o kara kara toz alma suları klozete boşaldıkça insanın 5 seans terapi görmüş sevinci yok mu... Hele mesela temizliği bitmiş odaya girdiğinde, burnuna çarpan koku, gözünü alan 'parıldama' ışığı, eşyaların yepyeniymiş gibi gözükmesi... İşte o anlarda yaşadığım sevinç gözümü korkutuyor. Ne maddeci, ne eşya tabiatına hayran insanmışım diye üzülüyorum kendime. Ama o komodinin bana parlayarak tatlış tatlış bakması, hele üzerinde duran o miniş kremlerimin tertemiz dizilişi, hemen yanında katlanmış yumoş geceliğim... Oturup stalkluyorum, nabalım?

şiyir yazılır

Kalan 2 günümde evin ağır beyfendilerini elden geçiricez. Mutfak, banyo. Onlar da bi ense traşı olsunlar da, hafta sonu evin bu halini sapıkça izler dururum, fotoğraflarını çekip herhangi bir günmüşçesine instoşta paylaşır, altına 'evin dağınıklığının kusuruna bakmayın canlaaarr' yazar, evin parıldamasına dikkatleri çekerim.

gsjhgjajfgajgf : ))

Bugün, temizliğin 3. gününde, bize S. uğrayınca, artık kendime bi ödül vereyim dedim. Pizza, bira olayı yaptık. Ama dibine kadar zevk aldım ki bu çok nadiren olur bana (Oruç tutuyorsan çok özür) Bir laf var; yorulmadan dinlenmek tembelliktir. Ben işte bugün tüm bedenim sanki denizden çıkmışım gibi yorgun (bildin dimi o dingin yorgunluğu?), fiziksel olarak gücümü sonuna kadar zorlamış olmanın haklı gururuyla, tepe tepe hak ettim, kanepede sohbet ve pizza-bira. Herhangi bir günde asla alamayacağım o tadı aldım. Hele son zamanlarda 1 bardağı bile bitiremezken, 3 büyük bardak bira götürmüşüm. Pizza da bana en son ne zaman bu kadar lezzetli gelmiştir, gerçekten hatırlamıyorum. İçeriğini hiç düşünmedim, afiyetle yedim. Sonra o yarı sarhoş halimle, ev çocuğunu parka çıkardık S. ile... Hava kararana kadar, bizimki oynadı; biz de parktaki minik büfeden kahve alıp sohbete devam ettik. Orada o an hissettiğim neydi biliyo musun blog? Aşırı derecede mutluluk. Ne yaşadığımı tam analiz edemiyorum. Fakat şu kesin; tüm gücümle bir şeye konsantre olmuşum, canım çıkmış, ter dökmüşüm, sonuçtan da memnun olmaya başlamışım ve kendimi ödüllendiriyorum. Yaşadığım o an çok özgürüm. Düşünceler, kaygılar, iç sesler yok. O anda sadece orada olmak, dostumla sohbet etmek, tatlı tatlı esen rüzgar var. Ev çocuğuna bile daha uzun aralıklarla bakıyorum. Önceden tehlike gibi görünen durumların tehdidi altında değilim. Her şeyi rahat bırakıyorum.

Hayatın bu kadar basit olmasını seviyorum. Viledayla parkeleri silivermek kadar basit... Nerede zorlaşıyor tam olarak? Ne oluyor da, ağzımızın tadı kaçıyor, gevşemek zor oluyor, dostlarımızla buluşmaz oluyoruz?

Evde herkes uyuyor. Ben bugünü bitirip yarına geçmek istemiyorum sanırım. En iyisi biraz salonun duvarlarını seyredeyim. Küf lekelerinin tertemiz olduğu kısımları... Parkeler de pek cillop. Hele şu rafların parlaması?

mutluyum gız

not: görsellerin hiçbiri bana ait değildir.

17 Mayıs 2018 Perşembe

Kalbindeki Derdine Derman Olmaya Geldim!


Şimdi her şeyin nedenini anlıyorum. Daha dün Başşaq'a demiştim ki, bloğa yazmıyorum çünkü oraya kurduğum konsept artık beni çekmiyor.

Fakat bu sabah asıl sebebi anladım: BEN DARA DÜŞMÜYORDUM!

dara düştüm yanıyorum

Ve uzun zaman sonra bu kadar 'sert' bir sabaha uyanınca, bil bakalım noldu blog? Senin huzurlarına gelip, biraz silkelenmek için önlenemez bir tutku belirdi içimde. Bir kokun olsa, onu da özlerdim. Ancak bir trafiğin vardı, beni çeken. Ne zaman dara düşsem ve buralara yazmaya başlasam, içimde rahatlama trafiği oluyor, yollar açılıyor, E5'ler ferahlıyordu. Hoş, rutin günler yaşarken gün içinde olan sıkıntıları aktarma trafiği de ihtiyaç oluyor. Ancak ev erkeği, annem ve watsap sesli mesajlarla ulaşıverdiğim arkadaşlarım o yangınımı alıyor. Bu sabahki gibi sert başlayan günler ise, bana anneliğimin ilk 3 senesinden tanıdık. Ve inan bu tür anlarda paylaşım yapacak kimseniz olamıyor. Birlikte çocuğun temelini attığın eş kişisi bile yok. Çünkü hepsi uyuyor blog. Anlıyor musun, uyuyor! Hani derler ya... Bi doğarken bir de ölürken yalnızsın. Yanlış! Anne olduğunda, çocuk uyanınca da yalnızsın hacı! İçinde 'sıçtık, baya zor bir gün olacak' fısıltısı, seni kendi ıssız yalnızlığına itiyor ve orada birden kendi gezegenine yerleşmiş, çekyata kurulmuş, başka bir yayın akışına girmiş oluyorsun.
blog beni kendine çekerken

Demek ki bu bloglara beni getiren o gezegenin tabiatıymış. Hayat mercimek çorbası dinginliğinde servis edilirken, buralarda sessizce kahve içip, yazacak bir şey bulamıyor; 'oldu o zamaaan' diyip, bayram ziyaretinden kaçarcasına laptop kapağını indiriyormuşum.

Bunu söylerken, sorgulamadan edemiyorum. İyi şeyler ya da rutinindeki hayat havadis edilmeyecek kadar bize ait, tamamen kişisel görülüyor. Fakat çelişkiler, varoluşsal sorunlar, bireysel kapışmalar, Allah vergisi dertler, sağlık sorunları, kilo verme kaygısı, annelik maceraları gibi çok sesli konular, herkesin olsun istiyoruz değil mi? Dara düşünce koşuyoruz anlatmaya! Bazen çözümü bulduk diye, bazen soruları sorma niyetiyle, kısmen de mevzuyla haşır neşir olma isteğiyle...

Noldu da dara düştün gız, diyorsan. Pek de bir şey olmadı aslında. Ev çocuğu öksürmekten tam uyuyamadı bu gece. Çok da su içti. Sabah 5 gibi, kazara altına kaçırmış azcık bir çiş. Ağlamaklı haber verdi: 'Anneee ben altıma çiş yaptımmmm'




Kalktım, kalan çişini yaptırdım, üst baş temizledim, yatak sildim, veledi bizim yatağa aldım, yastığımı kapıp salona gittim uyumaya. Fakat! Bizimki uyumadı, uyumadığı gibi uyutmadı. Ev erkeği ne de güzel ne de prenses uyuyordu halbuki. OLDIES BUT GOLDIES?! Tıpkı eski günlerdeki gibi... Aylar sonra ilk kez çocuk yüzünden uykumu alamadım (gece 01:00'da yatağa gitmiştim) Hatıralar geçidi mi diyelim, ikinci çocuk olsaydı buna gücüm dayanır mıydı provası mı diyelim, bugünkü halime şükretme dersi mi diyelim, ne diyelim? Bence bugün kahveleri çoğaltırız diyelim. Çünkü ben de uykusuz kalınca, gündüz uykusu yapamayan o kimselerdenim. Bugün zortlar bana, bugün cırtlar bana.


En kötüsü de şuydu: Artık bebenin bir daha uyuyamayacağından ikna olduğum o an, baş ucumda tahin-pekmezli kahvaltı istediğini söylediği sırada, başka bir çarem olmadığını idrak ettiğimde, yavaşça kanepeden doğrulup 'tamam hadi ben hazırlıyım kahvaltını' diye mırıldandığımda, onun tüm enerjisiyle, 'peki bloklarımla oynar mıyız, kule yapar mıyız anneee?' (bence mıyız kısımlarını ayrı söylemedi kesinlikle) sorusunu duymak oldu. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Saat sabahın 05:36'sıydı ve kule yapmakla tasnif ediliyordum.


Tabi ki 'hayır' dedim sjgaagfafgja. Eskiden denmiyordu. Çünkü tüm gelişiminden benim davranışlarım sorumlu baskısı, dolu dolu beni dürtmekteydi. Şimdi gayet rahat 'hadi canım? ne oyunu, uykumu alamadım bile' diyiverdim.



Yine de saat o kadar erkendi ki. Kreşe daha saatler olduğu için, kahvaltıdan sonra, sabahın hala köründe parka gidip biraz oynadık. Söz verdiğim gibi simit de aldım. Tıpkı eski günl.... demiş miydim?



Bu çiş kazası bana bazı şeyleri hatırlattı. Öncelikle yaklaşan yaz tatilinde nasıl bir program yapacağımızı şimdiden düşünmek. Çünkü hem evden çalışıp hem de uzun yaz günlerinde çocuğun bir köşede kuru erik gibi beklemesini istemiyorum. Yeni iş de almayacağım. Eylüle kadar.. Elimdekiler sürdüğü kadar sürsün. Çünkü belli ki yine eski tempo, kurum gibi anne işletmeciliği gerekecek. (Kreşin hikmetinden sual olunmaz)

Ve bir de...

Beni okuyan ve çocukla gece uykuları sebebiyle aklını yitirme seviyelerine gelmekte olan anne varsa (ki var) lütfen bir gün, o günleri hatırlamayacak kadar unutacağınızı bilin. Bitiyor! Bugün kendi eski uykusuz-yorgun-abur cuburlara sığınarak yaşayan halime uzandım ve 'kız bitmiş, bitebilmiş, atlattın, sevin hadi' dedim.


Şimdilerde yaptığım her ne varsa; çalışmak, özenli beslenmek, dizileri-filmleri gömmek, eşimbeygille flörtlü takılmak vs. İşte hepsinin olma nedeni uykumu almak! Düzenli, bana da kalabilen ve annelikten ezilmediğim bir hayat. Bu nedenle ey yeni analar... Şuanda olamıyorsa, zamanı değildir. Merak etme, güzel şeyler olacak.

Not: Evladımın görselleri belli bir amaç için yerleştirilmedi. Bu fotoğraflar çekildiği sırada (geçen aydan kalma) kendisine 'hadi uyku vakti' demiştim. Verdiği tepki bu oldu?!?!


Herkesin anneliği kendine!

bükümlü selfie Öğrenen Anne'nin son yazısından sonra, buraya biraz çene çalma ihtiyacım doğdu. Konumuz, genel 'annelik' t...