2 Kasım 2018 Cuma

Hayat Şimdi Başlıyor!


Çok ilginç. Bir dönem bitiyor bizim evde. Baya hissedilir hale geldi. Aramızda konuşuyoruz artık. Neler yaşadık. Büyük kavgalar, sınavlar, tartışmalar. Hayatımın en büyük aşkı gözümün önünde bir ev mobilyasına benzedi, bazen. Kopyası gibi durdu, kopyanın. Orijinali o kadar yoktu, düşün. Ben de peşinde değildim zaten.

Çok büyük bir sınav vermişiz. İzmir bizi dağıtmış, küçük parçalara bölmüş, yönetmiş. Puslu cümleleri bırakırsak:

Olay, her şeyi abartmakla başladı aslında. Kıbrıs'taydık. Hayatımız çok iddiasızdı. Beklentisizdi. Yapılacak şey, kurulacak sofralar belliydi. Kendi ufak dünyamızın 'en iyi halini' yaratıyor, yetiniyorduk. Ki benim hayatı yoklarken en büyük testim, sabah uyandığımda hayata laf atıp atmadığımı ölçmektir. Bu alışkanlık hep o küçük adadan kalma. Her sabah uyanınca perdeyi sonuna kadar açıp, 'ay hayat çok güzelsin' diyen o klişe romantik bendim. Bunu hesaplamıyordum tabi ki. Kendiliğinden her sabah; düşük yaptığım ve kürtajla geçen o gece, işsiz olduğum haftalar, erken doğumun ertesi günü, hastalıkla sabahlamalar, akşamdan kalmalar, her an, herhangi bir anda hissettiğim coşku buydu: Hayatım çok güzelsin be! Biz Kıbrıs'tan taşınmayı dört gözle bekledik. Ama ne dört. Şehir olarak çok seçenek düşündük. Sonunda İzmir'de karar kılınca, içimize sindi. Hem o var, hem şu. Hem bu imkan, hem beriki fırsat vs. Beraber işler yapacaktık, neler yapacaktık. Mutluluğumuza mutluluk, vizyonumuza misyon, andımıza marş, karizmamıza heybet, başımıza göğ. Abarttıkça abarttık. Biz Kıbrıs'ta bile bu kadar iştahlı bir düzen kurduysak, İzmir'de neler olurdu kim bilir.

Ve İzmir bizi paramparça etti. Ev çocuğu, alışamadı, yatağını sevemedi. Biz karı koca yatağımızda birbirimizi sevemedik. Alt üst oldu hayat. Fakat hemen değil. Bir süre sarhoşlukla geçti. Gazlı ve hızlı. Ev yerleştirmek, mobilya seyretmek, ona buna haber vermek, yeni hayat aforizmaları üretmek. Bunlar bizi bir süre oyaladı. Sonra deprem başladı. Beklentilerimiz saçma göründü, planlarımızın evdeki tutarlılığı çarşıda tutarsızlaştı, formül çalışmadı, sıvanan paçalar dereyi görünce sıktı, içerimizde şangur şungur kırılma sesleri duyuldu. Tabi ki konu, en büyük harflerle: KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK !

Çok etkilendik. Kıbrıs'ta vakit kaybediyoruz hissiyle geçen 5 seneden sonra, buraya gelince yine bir şey yapamıyor oluşumuzla yüzleşebilmemiz için günler yeter sanıyordum. Aylar geçti. Yıllar geçti. 3 yıl geçti. Beraber bir hayat için durduk yere yaşama sevinci üreten zihnim, artık ev erkeğiyle ertesi günü bile düşünmek istemiyordu. Er geç boşanmalıydık, boşanacaktık.

Derdimiz birbirimizle zannediyorduk ama meğer biz kendi kişisel yolculuğumuzda, bir yolu gidiyormuşuz.

Sonra her şey çok yavaş, çok ağır ve hissettirmeden değişti. Değişmiş.

Araya bir sürü konuşma, itiraf, iç dökme, ayrı gayrı kalıp düşünme, terapi, onlarca kitap, film, kahvaltı, öpüşme, müzik dinleme, uyku girdi. O sırada hayat değişiyormuş. Kımıldıyormuş.

Bizim odağımız, hedeflerimiz, planlarımız, hayallerimiz bizi terk etti zannetmiştim. Başka türlü girmişler. Başka emekler istemişler bizden. Biz de vermişiz. Çalışmışız, ince ince inanmış, zora gelmişiz. Yine hep konuşmuşuz bu uzun zamanlarda. Ben bilmeden, istediğim çok istediğim şeylere yaklaştırmışım kendimi. Ama gidiş yolunun bu şekilde olduğunu bilmiyordum ki? Reddedildim sanıyordum, dışında kaldım sanıyordum. Ev erkeği de öyle. Hiçbir zaman onu boşlukta sallanırken görmedim. A yöntemiyle olmadıysa, B, C ve D'yi zorladı. Tıpkı çocuk yetiştirmeye benziyor. Karmaşık ve yorucu görünse de, sen hep doğru olan tutumda ısrar ediyorsun. Sonunda bakıyorsun, olmayacak şey oluyor, aydınlanıyor her şey, düzeliyor, yoluna giriyor.

Çok uzattım, çok dağıttım. Lafı kısa kesersek. Ben buralara çok dert yandım. Oturup sesli düşünebilmek için, az mı sığındım buraya. Farkında değilmişim ama gri, sisli havalardan geçiyormuşuz. Ve sınavı vermişiz. Beynimiz bozuk düşünüyormuş resmen. Muhtemelen İzmir'de gerçekten göt olma duygusuyla yüzleştik. O duygu çok zarar verdi bize. Fakat ne de yerli yerinde bir duyguymuş. Öğrencisi olduk o acımasızlığın.

Şimdi şöyle diyoruz. Birbirimizi ilk bulduğumuz dönem 'level 1' ise; ev çocuğu dünyaya geldikten sonra 'level 2' ve nihayet bu aralar 'level 3'e' geçiş yapmaya hazırız. Orijinal ev erkeğim ve orijinal kendimle.

Ne diye anlatıyorum bunu?

  1. Beklentiler tehlikeli.
  2. Planlar bozulursa, hayaller suya düşerse, başka türlü yeşeriyorlar yine. Kapıdan değilse bacadan.
  3. Tabi ki kapıdan değilse bacadan girmek isteyen yenilikler için de boş durmamak lazım. 
  4. İlişkilerde konuşmak, açıklamaya çalışmak, duyguları ifade etme egzersizlerinin çözemeyeceği şey yok.

Bir dönem kapanıyor kısacası bizim evde, bu ara. Ev çocuğu da 5 olacak, yakında. Bugüne kadar olanlar hiçbir şeydi diyor içimdeki ses. En mutlu olduğum günler, anca bu kadar mutlu olunurdu dediğim anlara sıkı sıkı tutunmak yerine, yenilerini yaşamaya ilk kez hazırım. Hayat şimdi başlıyor.



25 Ekim 2018 Perşembe

Gerçek Hayatta Olmak

Atarlı blogger geldi.

Bu günlerde atarlıyım, çok üst level. Hormonlar mı bişiler yapıyor, noluyor bilmiyorum. Kahve-çayı da kestim pazartesiden beri. O da sıkıştırıyor bir yandan.

Son günlere kendimle farkındalık oyunu oynuyorum. Hayatı gerçekten yaşamak konusunda çok kafa patlatıyorum. Çünkü kendimi gelecekten izledim. Bu yıllarım çok hızlı geçecek. Kendimi kirlete kirlete, gerçek hayata dokunarak yaşamazsam kendime ayıp olacak, görüyorum.

Oğlumla gerçek zaman geçirmek istiyorum. Ama kaliteli zaman değil. Kalite ne ya? Göz göze sohbet yapmak... Ama yaparmış gibi değil. O benim oğlum, armut dibine nasıl düşerse, mizah anlayışımız da benzemiş. Beraber essahlı gülüyoruz, daha ne isterim? Bugüne kadar aklım nerdeymiş? Çocuun gelişimi diye diye kendimi dünyadan kazımışım. Çocukla çocuk olmuşum. Çocukla neden kendim olmamışım ki? Daha iyi bir ilişkimiz var. Ve arabacılık oynamıyor oluşumu kabul ediyor, yaşasın.

Gelelim aşna fişneye. Düzenli cinsellikmiş. O ne ya? Bir erkek ve bir kadın arasında yaşanması gereken sağlıklı jinsellik. Hadi breh! Düzenin cinsellikle ne ilgisi var? Cinselliğin çift olmaktan önce, kendimizle ilgisi var. Kendimizde erotik bulduğumuz şeylerle hele baya ilgisi var. Sonra karşı taraf... Cinsellik kirli bir şey ve de hakkını vererek yaşamalı. Brokoli yemekle sevişmek aynı kefeye konuluyor. Yazık, çok günlerim boş geçti. Bu sevişmek meselesini abartmak lazım blog. İmkanım yok, şartlar kısıtlı demeden, bak hala gerçek hayatla bağ kurma şansımız varken, yapmalı bir şeyler. Yaşam sevişmeyi erteleyecek kadar zor değil!

Bir de sağlıklı beslenme, kendini geliştirme, başarılı iş hayatı gibi başlıklar var ki.. bunların hepsi bizi bizden çalıyor. Kendimizle kesin bağlar kuramadıktan sonra, havada gezen 'ideal yaşam kalıpları' ne işe yarar ki? Sağlıklı beslenmeye ne kadar çok makyaj yapıldı. Hakkında en çok paylaşım yapılan, fotoğraf çekilen, kitap yazılan, blog postlanan mecra budur sanırım. Basit bir salata ye, ceviz ye, yumurta ye bilgisi ne çok zaman çaldı, insanoğlundan. Arabayı çalıştırmak kadar, televizyonu açıp kapatmak kadar teknik ve basit bir konu, bizi gerçek yaşamdan çok alıkoydu. Vakit aldı.

Geçenlerde pürüzlü olmakla ilgili öfkeli cümleler dizmiştim. Çoğu da kıçından yenmiş, yarım yamalak anlatıma sahip cümleler. Hızla yazdım, kaçtım pc başından. Tepkim çoğunlukla kendime. Gerçek hayatta olmayan kendime. Gerçekliğe indikçe, neyle karşılaşıyorsun biliyor musun? 20'lere adım attığın o yaşlar, ergenlik filan değilmiş. Öyle betimlenmiş fakat eksik. O bir anlamda gerçek benmişim. Sevmezdim kendimi ama, makul zaten. Bir gün kavuşuyorsun kendine illa ki. O zamandan beri topladıkların var, sensin o. Güzel gözlemler var, analizler var. Sonra araya neler girdi? Toplumda yer edinebilme korkusu, aşk kaygısı, bir şeye dahil olma dürtüsü, ayıp olur baskısı... Yoktu bunlar bende. Kirlenirdim, sevilmezdim çok. Ne güzel yıllardı. Sevenim çok severdi, gerçek severdi.

Şimdi benle ilgili basit bir bilgiyi aklında tutmayan insanlarla doluyum. Bana kaçıncı kez 'naptın sen o işi?' diyenler. Kaç kez konuşmuşuz, hatırladın mı, şu espiriyi de yapmıştık üzerine. Gerçek hayatta arkadaş değiliz, figürlerimiz konuşuyor öyle. Ev çocuğunun oyun karakteri Eylant gibi. Eylant onun uydurduğu bir isim.. Eylant aşağı, Eylant yukarı. Benim de Eylantlarım var.

Bir yer var. Tam olarak 35'lerde mi çıkıyor karşına tam emin değilim. Kimisi için başka bir yaştır. Orada artık tarafını seçmen gerekiyor. Ya gerçek hayatta olacaksın ya da figüran kalacaksın. İdeal yaşamlarda. Bildin mi? O fotoğrafı hepimiz aynı görüyoruz. Bu kadar farklı insanız ama hepimize öğretilen ideal aynı. Nasıl olabiliyor?

Bu aralar kafam hep buralarda. Bir an yaşıyorsam içine hem ezberimdekiyle bakıyorum hem bir de gerçekliğe sadeleştirerek. Gerçek hayat, çok kirli, dağınık ve şevkli. 20'lerimdeki cesaretim gibi. İnsan büyüdükçe, neleri gizliyor düşüncede? Ve gövdesi de giderek ağırlaşıyor. Halbuki 20'lerin hafifliğinde olmalıyız bedende ve düşüncede.

Geldik mi yine yumurtaya cevize bibere.
Basit olan zorlaştı iyice.
Hayatım canlı kanlı ellerimde
İstemem öyle sahte gülümseme
Benziyor o zaman instagram resmine
Tarafımı seçtim ben artık böyle
Olsun gerçek hayat kirlene kirlete

Yazdım ve post ediyorum. Çaysız, kahvesiz., öylece.

23 Ekim 2018 Salı

Pürüzlü Olmak


Pürüzlü olmaktan neden kaçınıyoruz? Kimi kandırıyoruz?

Buna onlarca kez şahit oldum. Belki ben de yapıyorum. Ama şimdi konu o değil.

Ben çocuğuma şeker yedirmiyorum, diyor mesela bir tanesi. Yani işte bazen, nadiren şunlar bunlar oluyor. Halbuki bazen dediği, hemen her gün. Çocuk şeker uzmanı, koklayarak buluyor gizli yerlerden. Abur cubur almıyorum diyor, Torku'nun şeylerini şey ediyorum sadece. Hı.. abur cubur almıyorsun, anladım. Bir başkası var ki, o da şekere karşı ama ne zaman buluşsak 'ay bugünlük içsinler' diyip, boyalı sulardan sipariş veriyor (çocukların aklında bile yokken)

Beni ilgilendirmez. Kim nasıl beslerse besler evladını, kendi gövdesini. Fakat kafa zikmesen? Bana hiç konusu bile değilken, konu açmasan. Nasıl ulu yüce bir anne olduğuna lafı getiren örneklerde bulunmasan? Ben senin paragraflarına, hem de içeriği boş olanlara, neden maruz kalıyorum? Bana pürüzlerinden bahsetsen de şurada gerçek bir sohbet yapsak mesela.

Çevremde heralde en az iddia eden anneyimdir (bu da bir iddia oldu şimdi gerçi) Herkes her konuda çok şu veya çok bu. Konuya nasıl bakıyoruz? Buralarda bir sıkıntı var.

Geçen kalabalık annelerin olduğu bir ortamda, başka bir anne linç edildi. Helikopter anneymiş. Hangimiz değiliz? Sahiden helikopter anne olmamayla nasıl bir puan kazandın şimdi? Helikopter anne olmak ya da olmamak sana göre ne? Hangi ortamda helikopter olmaktan bahsediyorsun? Bunların hepsi ayrı konular.

Helikopter anneyim.
Çünkü her gün gittiğimiz parklarda çok uzun saatler kalıyoruz. Park büyük, hava erken kararıyor. Gözümü üstünden ayırmamak benim eşşek gibi görevim. Arada terledi mi diye bakmak, manyak gibi görevim. Eğer yerlerde oturduysa, 'kalk popondan üşütüceksin' demek iki eli kanda olsa işim.

Çocuk beslenmesinde nasıl olduğumu buralara çok yazdım. Ve aralarda masum kaçamaklar yapmak benim için olmazsa olmaz. Fakat sağlıklı beslenmeye de laf olsun diye dikkat etmem. Kafa yorar, emek veririm. Sağlıktan bahsediyorsak, doğrular birdir, evirip çevirmem, netimdir. Bu beni özenli anne yapmaz.

Bazen çocuğumu görmezden gelirim. Canım ister. Yanında telefonumu çıkarır, blog okurum, ig'de post paylaşırım. Çok sık kendisine 'oynamak istemiyorum' derim. Sadece kucak kucağa gülüşme canım ister, öyle beraber olurum. Bu beni başarısız, ilgisiz, taş atılası anne yapmaz.

Çocuğumun her zaman göz hizasına inip konuşmam. Bazen tepeden bakar 'sakın ısrar etme, valla hemen burdan giderim' gibi tehditler savururum. Bu da beni kötü biri yapmaz.

Eğer birine herhangi bir zarar verdiğini görürsem (sözel ya da fiziksel) bu konuyu etüt yaparım, önce kendimi yerden yere vurur (nerde hata yaptım) sonra konuyu bir ders gibi işlerim. Eğer çocuğuma biri zarar veriyorsa, aynı emeği gösteririm ama bu aramızda kalır. Kendisini savunsun diye onu özellikle yönlendiririm. Bu beni çocuğun işine karışan, özgüven paralayıcı anne yapmaz.

Ekrana karşı değilim. Çizgi film izletirim, bazen telefon oyunlarını oynaması için teşvik bile edebilirim. Beraber film izlemeyi de dört gözle bekliyorum. Her şey miktarda mottosuna inanıyorum. Ekran izleten biri olmak beni ihmalkar ya da daha az emekçi anne yapmaz.

Bazen akşam yemeği yerine kahvaltıyla günü geçiştiririm. Akşam kahvaltısını severim. Bu beni tembel anne yapmaz.

Ya da yapar! Diyelim ki öyle.

Şunu unutmamak lazım bence. Anneannelerimiz ve onların anneanneleri de bizler gibiydi. Çağdan çağa değişen tek şey trendler ve teknoloji. Aynı kalan ise annelik davranışı, eğilimler... Özden gelenler, olduğumuz gibi olanlar.

Neden pürüzlerimizle anne olmuyoruz bu durumda? Neden çevremize nasıl anne olduğumuzun sponsorlu reklamını yapıyoruz? En çok da kendimize? Annelik bir yana... birey olarak da.

Ne anlatmaya çalışıyoruz?

17 Ekim 2018 Çarşamba

Satranç, geçmiş kutusu ve gıdanın sesi.



Ödev konusunda tükürdüğümü yalıyorum. Geçen gün ev çocuğu satranç ödeviyle döndü eve. Kalenin hareket ettiği yerleri bir kağıttaki örneğinde kırmızı ve maviye boyayacakmış. Çen çatranç mı öyreniyosun çen? 

Biz ki kreş arayışlarında bize 'satranç derslerimiz var' dendiğinde, aramızda daşşak geçen, bu tip kreş müfredatını 'zorlama' bulan anne baba olarak; çocuğun evde atın hareketi, piyonun taş yemesi hakkında öğrendiklerini dinledikçe, baştan çıktık ve bir ebeveynlik klişesi olarak daha büyük düşünüp kırtasiyelere koştuk. Hemen satranç takımı aldık (dandiklerden ama olsun) Sanki yarın büyük maçlara çıkacakmış gibi aceleyle hem de... Ben yeniden açtım satranç kurallarını öğrendim. Başlarda sadece taşları yerlerine yerleştirmekten zevk alıyorduk beraber (bu bile müthiş bir olay bence), sonraki aşamada hareket ettirme ve basit maçlar yapmaya başladık. Çok seviyor çünkü; bir taşın diğer taşı yemesi diye bir mevzu bahis söz konusu. Ödevler konusunda, tam bu noktada tükürdüğümü yaladım işte. Eve o satranç ödevi gelmese, bizim evde böyle bir fırtına elbette esmeyecekti. Ama gerçekten bizimkinin zerre ilgisini görmesem, ben de oralı olmazdım. Satranç için daha küçük bence. Hem hakikaten o yönlü planlarım olmadı ev çocuğuyla ilgili. Ebeveyn romantikliği mi dersin ne dersin, azıcık ilgi görünce, hemen tamamına erdirmek istiyoruz. Fakat olur ya birkaç haftaya sıkılırsa filan, asla teklif bile etmem. Bunu ona 'yapsan çok faydalı aslında' şeklinde aşılamayı düşünmüyorum. Ya da o tip bir anne olmaya gönlüm yok diyim.

Ev çocuğunu geçelim, bende de satranç bir heyecan yarattı (Joe'ya selamlar) Sorgulamaya başladım yine geçmiş kutumu... Satranç konusunda kendimi beceriksiz ilan etmişim bir zamanlar. Görüyor musun minik bir ödevin bize ettiklerini... Bugüne kadar kimseden satranç öğrenmişliğim yok. Nerden çıkardım acaba, 'ben satranç oynayamam' yargısını? Kuralları teyzemin bana hediye ettiği oyuncak satranç kutusunun üzerinden okuduğum kadarıyla öğrenmiştim. Yaş 8 ya da 9... Birkaç öyle kendimle maç yapmıştım. O kadar... Ona da maç denmez be, işte oynar gibi yapmak. Sonra tabi, satranç oynayan zeki insan figürleriyle karşılaştıkça 'haddime değil' diyip vazgeçmiştim.

Şimdi yeniden başlıyorum anasonko satanko. Hoşuma gittiği sürece de ilgilenirim. Pek hoş.

Ödevler meselesine dönersek... Yine de ödevler konusunda, ilkokul-ortaokul ve lise çocukcağızlarının ağzını burnunu kırarcasına ödev verilmesi hakkında fikrim aynı. MEB ödevi yasakladığı halde, okul/öğretmen hırsları sebebiyle çocukların anası ağlatılıyor hala. Her okul ve öğretmen aynı değil. Bazıları insaflı.. bazıları ise uçan kuşa ödev yaptırıyor. Zor. İşte bende fobik halde olan kısmı bu. Hem de şimdi ebeveyn olarak? Vıyş!


***

Çok sevdiğim bir film oldu: Rüzgarda Salınan Nilüfer. Türk filmi... Çok sevdim. Sen de izlesene fırsat olursa. Youtube'da filan var. Sinemada izlemek gısmet olamadıydı (sanki düzenli sinemaya gidermişim gibi) Filmde çok gerçek şeyler var. Bir blog yazısı kadar gerçek. Bir balkon sohbeti kadar. Karakterlere bir bak, diyaloglara.. Çok yakın hepimize. 

***

Bu aralar kendimde bir şey deniyorum. Beslenme konusunda kendime filtre koymak yerine, kendiliğinden o kıvama gelmeye çalışıyorum. Kötü besinin bende yarattığı etkiyi dinliyorum. Bakıyorum, vücuduma girdiğinde verdiği bir ton var. İyi besinin enerjisini dinliyorum. Sanki gıdanın sesini dinliyorum. Gıdaya fısıldayan kadın mübarek... Düşündüm de... sigarayı da aynen böyle çıkarmıştım hayatımdan. Şekeri de bu şekilde yüzde 80 azaltabildim. Diş etimde bile bir etki yaratıyordu. Dilimin üzerinde. Şekerli yiyince uykumun gelmesi, onu kaldıramadığımı hissetmem.. Kola ya da diğer asitli gıdalar da aynı böyle çıktı. Ben filtre koyduğum için değil. 

Bazı gıdalar var, bana kötü geldiğini saatler sonra hissediyorum, onlar ne olacak peki? Örneğin beyaz un, peynir vs. İşte yasaklayarak olmuyor. Şimdi buna konsantre oldum. Dinliyorum simiti, poğaçayı. Kulak veriyorum : ) Vücuduma ne diyor, nasıl tepki veriyor. Mesela tabağımda bol yeşillik, zeytin filan varsa simit pek sorun çıkarmıyor. Koca simiti öyle kuru kuru yutarsam, beni içeriden boğuyor sonra. Gluteni tüm hücrelerimde hissediyorum. O mideye oturması, kabızlık, bağırsakların yavaşlaması, beni hantallaştırması. E yani diyalog halinde, resmen konuşuyor. Dinlemem lazım..

Kısacası, hayatımın hiçbir yerinde hiçbir zaman kendime yasaklar koyarak bir yol alabilmiş değilim. Bu yöntemi çoğaltmak istiyorum. Gerçi depo projem için bir süre kısıtlı gıdaya girme planım var, bakalım kendimi ikna edeyim önce.

Bugün depo bloğunu okumaya dalayım biraz. Bayadır okumuyorum yazıları.. Yanına kahve?

Yediğimde bana 'allah razı olsun' diyen kahvaltı tabağı, resmen sesini duyuyorum!





14 Ekim 2018 Pazar

Ödev ebeveynliğine merhaba!


Ödevlere başladılar kreşte. İmdat, eyvah ve annecim!

Bu benim fobim. Yani, ayıplama herkesin fobisi şahsına münhasır. Benimki de ödev. Eskiden yapmaktı, şimdi yaptırmak.

Çocuğunuza ödev yaptırırken, dürüst olamazsınız. Hele 4,5'tan 5 yaşındaysa. 'Ödev verildi okuldan, bunu yapmak zorundayız, öğretmenin gelişimin için faydalı olacağını düşünüyor' türü bir açıklamanın, en azından benim oğlum için hiçbir 'aydınlatıcı' yanı yok. Peki... Bu çocuk bu ödevi zorla yapamaz değil mi? Ona eğlenceli bir aktivite vaadi sunan, üçkağıtçı bir anne olmaktan başka seçenek yok. Çünkü ödev bu. Eğlence değil. Açık konuşalım. Belki ödev eğlenceli yapılabilir. Bu kişisel bir tercih. Bu 'eğlenceyi' erteleme lüksü var mı? Yok. Bu da ödevi zaten eğlence olmaktan otomatik olarak çıkarıyor.

Anneler avına usul usul yaklaşan bir yırtıcı gibi, korkutmadan, en doğru zamanda evlatlarına yaklaşır ve türlü maymunluklarla o ödevi çocukla yapar. Yapmak zorundadır.

Zorlama, baskı ve 'hadi ama bitirelim şu boyamayı da Tikican' demek yasaktır. Çünkü 5 yaşında çocuğun daha şimdiden ödevden tiksinmesini istemeyiz değil mi? Öte yandan kararı 5 yaşındaki çocuğun kendisine bırakmak, ne olursa olsun 'gereksiz bir çaba'. Çiş yapma konusunda bile kararı ev çocuğuna bıraksaydım, kanına idrar karışıp, kendini zehirleyene kadar klozete yaklaşmazdı. Durum bu... Bir yanın boş vermek, salmak da istemez. Çünkü hiçbirimiz 'çocukla ilgilenmeyen umarsız aile' olmak istemiyor. Çok ilgilenip, çocuğu darlamak da istemiyoruz. Hepimiz, her şeyi modern, eğlenceli ve 'çok da şey etmeyerek' çözmek istiyoruz. Beriki yanımız hala içten içe 'acaba şimdiden yaptığımız bu aktivitelerle, çocuğun eğitim hayatını etkiler miyiz ki? fen lisesini filan kazanması bu ödevlere mi bağlı?' şeklinde düşüncelere boğuluyor.

Bir çelişki olarak da:

Çocuk sayıları 20'ye kadar İngilizce saydı diye evin içinde heyecan fırtınası yaşıyoruz... 'İngilizceye mi yetenekli yoksa matematik mi? ayy çocuk sünger gibi maşallah her bilgiyi çekiyor, çok zeki galiba' gibi uçlara kayıyoruz. Halbuki en başında böyle demiyorduk. Sağlıklı olsun gerisi önemli değildi. Eğitim sistemi boktandı, çocuğumuzdan büyük beklentilerimiz olmayacaktı, iyi bir insan olsun yeterdi, gerçi matematiği de iyi olsun, bugün artık her şey matematik yapmaktan geçiyor, Tikican 9'dan sonra 3 gelmez ki oğlum, naptın ya, İngilizcesi neydi 9'un, Tikican buraya bak sümüğünü yeme.

jsgdjhga

Bu çelişkiye bir alt yazı olarak:

Her yeni jenerasyon, öncekine göre daha akıllı oluyor. Ve anneler babalar da klişe tuzağa düşüyor: 'Ya biz buna ne öğretsek anlıyo, zehir bu zehir' 

Evet zehirler ve hepsi öyle gerçekten. Ev çocuğunun sınıfındaki tüm çocuklar öyle (ben bunu anlayana kadar ev çocuğunu 'farklı' zannediyordum)

İnsanda şu fikir gelişiyor işte, tuzak kısmı da burası. Sanki kendi yaşamında en başa dönmüş de, ona yeniden bir gelecek verilmiş, bir şans - bir piyango, ay napsak ay? Nasıl değerlendirsek? Bir heyecan, bir ikinci hayat coşkusu... Düşünsene kendinin daha üst modeli gibi bir şey, çocuk dediğin sanki (tabi ki hatalı bir bakış açısı / savunmuyorum)

Neyse konuyu dağıttım. Ödevler diyordum... Başladık. Bir şeyi yedirmeye filan ikna ederken bile asla ayak yapmayan bir ana olarak, sırf 'ödevini yaptırmak ve bu zorunluluktan kurtulmak için' sinsice yaklaştım sabah ona. Sahte bir sevimlilikle.. Belki sadece kırmızı bir balon çizip, onu boyuyor gibi görünüyorduk ama aslında, çok daha fazlasını gizliyordum oğlumdan:

Hapı yuttuğunu! Ödevler dünyasıyla tanışarak, hayatımızda yeni bir sayfa açıldığını. Hele kreşten sonraki eğitim yıllarında en büyük kavga sebebimizin ödevler olacağını jsakkjgfskjaf..

İsteksiz bir şekilde balonu boyadıktan sonra, yarınlar yokmuş gibi treniyle oynamaya devam etti. İşte uzaktan onu seyrederken bunları düşünüyordum.


30 Eylül 2018 Pazar

İyi tabak eşlikçileri



Efenim metaforik bir girizgaha alayım sizi hemen. Malum bugün, Eylülde her güne yeni bir yazı projesinin son günü. Düşe kalka koca 1 ay boyunca her gün bişiler not alma meydan okumasını tamamladık. Buradan Japon Kedi ve Joe'nun çağrısına katıldığım için memnun olduğumu, bu projenin eylüle iyi bir eşlikçi haline geldiğini belirteyim. Son günün yazısını da bildiğim diğer bir eşlikçiye, gıda eşlikçilerine ithaf ederek, müthiş bir metafor yapayım mı? Hadi o zaman, en rezil metaforumuz böyle olsun, mehehe mehö.

Ben, tabakta eşlikçi çok seviyorum. Benim için keyifli yemeğin tanımı, eşlikçili olanı. Kendimce, oldukça genel, hemen her yemekle giden, yapımı da oldukça basit bazı eşlikçilerimi listelemek istedim. Gurme seçenekler değil. Evdeki basit malzemelerden yapılan, tabak coşturucu klasiklerim!

Humus

Bence dünyanın en iyi eşlikçisi. Ete de salataya da bu kadar yakışabilir. Bıraksan tek başına yanına minik atıştırmalıklarla da kotarabilir durumu. Onlarca kombin yaparak, vasat bir gıdanın yanına dehlenerek, leziz bir öğün zevki yaşatabilir. Ben humusu en çok balık, avokado ve salatalarla seviyorum.

Pancar Salatası

İşte benim taptığım diğer eşlikçi. Her şeyle kombinleyebilirim. Her türlü yemekle bence gideri var. Tabağımda duran yemeğin yanına kondurulmuş pancar salatası, beni mutlu edebilen en güzel bordo renk.

Börülce Kısırı

Kısırın sihirli gücünü bilir misin? Ve onu hiç eşlikçi olarak denedin mi? Örneğin, etin yanına? Ya da yeşilli ton balık salatasının kenarına? Zeytinyağlılarla bile müthiş uyumlu.. Ben onun sebzesini bol tutup, daha salatamsı bir havada tüketiyorum gerçi. Tabi bulgur yerine kuru börülce kullanıyorum. İçine turşu da ekleyince, dillere destan.

Fırında Biber

Herhangi bir biber çeşidini yağ ile harmanlayıp fırına verdiğinde, harika bir 'tamamlayıcı' elde ediliyor. Bence kahvaltıda bile gideri var. Yemeklerin yanında, salatayla, makarnayla.. Sarımsaklı karışımlarla çok yakışıyor. Fırında biber, damakları kışkırtıyor.

Soğanlı Ekmek

Zor gün eşlikçisi. Şöyle huyu güzel, sağlıklı bir ekmek seçiyorum. İnce dilimliyorum, üzerine eriyebilen bir peynir ve aralara minik minik kıyılmış yeşil soğan serpiştiriyorum. Maydanoz ve baharatlar da olur. İstersen tereyağı.. Sür fırına. Çorbaların yanında, salatalarla ve hatta kahvaltıda bile çok iyi eşlikçi.

Fıstık

Çok gizli bir kahraman. Her çeşidi kullanılabilir. Antep, çıtlak, kaju, tuzlusu, kavrulmamışı vs. Ben salatalara koyuyorum, limonlu ekşi olanlara. Bazen sebzeli pilavlara.. Evde yaptığım yulaflı tatlılara.. Hatta bazen yoğurdun içine koyup, üzerine bol baharat ekliyorum ve gömüyorum. Kısacası fıstıkla hayatı seviyorum.

***

Bu blogda beni takip ettiğin sana teşekkür ederim. En başından beri iddiasız, kendi halinde günlük notlar almak için çabalıyorum. Burada bir şey öğretmiyor, iddia etmiyorum. Sadece kendimce günlük yaşamımdan boş çeneler yapıyorum. Okuduğun için teşekkürler. Belki her gün olmasa da, sık sık buralardayım yine. Her zamanki gibi.

Hadi iyi pazars.

Görsel bana ait değildir.

Hayat Şimdi Başlıyor!

Çok ilginç. Bir dönem bitiyor bizim evde. Baya hissedilir hale geldi. Aramızda konuşuyoruz artık. Neler yaşadık. Büyük kavgalar, sınavlar...