24 Nisan 2019 Çarşamba

Eldeki Nisan ayını da böyle tüketiyoruz!


Aslında şu an harıl harıl çalışmam lazım ama hızlıca bir şeyler yazıp kaçasım geldi.

En son yazımdan sonra, Mızmız beni aradı. Kahve, beklemeyin 1 ay, ne gerek var, dedi. Başka şeyler de söyledi, mantıklılık içeren. Hemen o gün koştum, onun dediği gibi 'alerji uzmanı bir KBB' doktorundan randevu aldım. Tabi Ege Uni'den aldım, çünkü herhangi bir operasyon gerekirse, orada olsun her şey istiyorum. Neyse özelden randevu almış olmama rağmen, tarih yine geçti: 7 Mayıs.

---

Yukarıdaki satırları yazdıktan sonra üzerinden 1 hafta geçmiş. Gün başına blog için yazdığım kelime sayısı 'iki' filan heralde. Özlüyorum çok buraları. Hem yazmayı hem diğer arkadaşlarımı okumayı. Neden böyle uzaklaştım anlamadım. Hayır insta'da fenomen olsam da burayı boşlasam anlarım kjkjagf. O da yok. Hala apartmanda popülerliğimle sınırlıyım. O da sadece bizim katta :D

Neyse 7 Mayıs tarihi de bana geç gelince, koştuk özelden randevu aldık. Çünkü mevzu herkesin bildiği gibi 'basit' olsa da, ne malum önlemi olmadığı? Belki basit bir ilaç tedavisi var, belki çocuk rahatlayacak, ne bileyim. Şu anestezi işlemine gerek olmadan erkenden çare sunacak doktor? Çünkü tarihler geç olunca, çocuktaki şey de ilerleyebilir. Biliyorsun sen de.

Kulak burun boğaz ve kaş doktoru (adamın  kaşlar aşırı kalındı ve bu espiriyi yapmak zorundaydım, sorry) güzel bir muayene etti evladımı. Hemen hızlı bir işitme testi de yaptı. Yüzde 20 kayıp var. Okey. Şimdi hemen şu şurubu ve spreyi kullanıyorsunuz, her gün sakız çiğniyor ve balon şişiriyor. 3 ay beklicez. Sonra duruma göre hareket edicez.

-dedi.

Harika bir plan bence. Ben doktorun plancı olanını severim.

Neyse önümüzde şimdi 2 tarih kaldı. Biri alerjiciyle randevu- ki o da bu geçmeyen geniz akıntısının öz kaynağına, membasına iner. Bir de diğer işitme testi tarihi- ondan da gerileme var mı diye bakarız. Bence gerileyecek ve anestezili şu işleme gerek kalmayacak (diye umuyorum)

Ama o şurubu içtikten hemen sonra, çocuğumun yıllardır süren gece öksürüğünün şırrak diye  kesilmesi? Çocuğun cana gelmesi? Bilmiyorum Altan.. Yıllardır ilaç karşıtıyım ama bu çocuğun alerji sorunu varsa, bizi sürekli 'basit bir üşütme' diye eve geri yollayan doktorların teşhisi ve benim de ilaç karşıtlılığım yüzünden çocuğu boşuna heder ettik diyesim geliyor. Baksana kesti attı öksürükleri alerji ilacı. Kulaktaki sıvı birikmesine de dolayısıyla bizzat bu durum neden oluyordu, diyebiliriz belki. Dur bakalım, hele bi zaman geçsin, diğer doktor da görsün.

Bu arada dün de benim kulak tıkandı. Ama bu aynı şey değil. Şu an tek kulak duyuyorum ve çaktırmadan şiddetli ağrım var :/ Gece ilk yardım dersinde öğrendiğim 'şoka girmiş insan' pozisyonunda uyuyabildim sadece. Çok ağrıdı. Bugün de ben KBB'ye gidiyorum anlayacağın. Acilen toparlamam lazım. İşler aşırı yoğun. Çalıştığım firmayla bu aralar neredeyse full time iş yapıyorum. Hafta sonu da görevdeyim. Ehliyet sınavıma çok az kaldı. Yaaani sabır ve sebatla, doğal yollardan iyileşmeyi bekleyeceğim günlerde değilim. En ilaçlısı ve bağırsak flora bozucusu yöntemlerle bir an evvel toparlamam lazım.

--

Dün ev çocuğunu ömrünün ilk sinema filmine götürdük. Hem de üç boyutlu, adı The Big Trip. Çok tatlış filmdi. Ama nasıl heyecanlandık anlatamam. Önden ben yavruya beyaz perdeyi, çalışma şeklini, sinema salonu kurallarını, ilk sinema hatıramı anlattım. Şaşkınlıktan tedirgin olabilirdi çünkü, yapısında var öyle huylar. Yavrum severek izledi ama şu gerilimli birkaç sahnede korktu. O da sahnenin kendisi değil de, fon müziği sebebiyle. 5 yaş erken mi bilmiyorum sinema için, fakat çevremizde en geç giden bizim velet. Hele salonda 3 yaş grubu doluydu. Korkmuyorlar mı harbi? Gerçi her çocuk farklı.

Film çıkışında ev erkeğiyle evliliğimizin zorunlu 'nefret' günlerinden birini yaşadım. Bu bir kuraldır çünkü. Yılın 10-15 günü mutlaka zorunlu 'nefret' günüm olur benim. Bir şeyler, buna neden olur. Dün de beyefendinin 'fasting' günüymüş. En son bir gün önce 3'te yemek yemiş. Aç karnıyla, film çıkışı çok moralliydi tahmin edersin. Ona uygun tıkınma yeri aradık. O anları ve kulak ağrımı saymazsak, güzel gündü.

Havalar kapalı gidiyor. Sanırım yeni baskın İzmir iklimi, sepia gökyüzü. Annem sarma pişiriyormuş, bugün getirecekmiş. Yavrumun enerjisi yerli yerinde. Homecoming izliyoruz, dizi olarak, bugün bitiririz. Cuma da diş taşı temizliğim 3. seans var. Hayat bir koşturma, bir elde ajanda diğer elde sümüklü mendil.

Nisan böyle bitiyor.

15 Nisan 2019 Pazartesi

İşitme testi!


Abilerim ablalarım gardaşlarım,

Ev çocuğunu işitmeden sınava tabi tutacaklar. Kendisinden kıllanmamız şöyle gelişti... Normal gündelik sesimle;

 'Ev çocuğu, pencereden bize bakan maymun kim?' dedim

Duymadı.

'Hadi gel telefonda hotwheels oynayalım'

Duymadı

'Kocaman pizza uçuyor tavanda'

Yine duymadı.

Bir şeylerin ters gittiğini bu evde bir tek ben anlıyorum. Bunu doğamda var olan 'bakayım bugün neler ters?' ezberine bağlıyorum. Birkaç gün gündelik sesimle ev çocuğuna seslendiğimde duymaması, sorularımı cevaplamaması üzerine, hemen KBB randevusu aldık. Fekat randevu gününü beklerken, duyma sorunu azaldı. Artık bir şey dediğimizde bize 'vızıcıvı ne demek anne?' demiyordu, ev çocuğu. Söylediklerimizi vızıvızı şeklinde duymuyor olması, kullandığımız gliserin damlanın 'olası' kulak kirini(buşon) açtığını düşündük. Bunlar hep doktor öncesi tahminimizdi.

Fakat doktor kameralı  muayeneden sonra, oğlanın kulağında sıvı biriktiğini söyledi. Derhal test yapıla, işitme seviyesi öğrenile dedi. Ciddi boyuttaysa, tüple çıkartılacak o sıvı dedi. Bunlar ne anlama geliyor, bilmiyorum blog (katiyen Google yapmıyorum, kafayı yerim) Adamdan 'merak etmeyin kolay bi işlem' gibi bi yorum gelmeyince, 5 yaş kızı aynı sıvı birikmesi sorunundan yaşamış bir arkadaşa telefon açtım. Bana 'neyse ki ameliyatta sorunu çözdüler, tüpe gerek duyulmadı. tüp çok komplikasyonlu, zor iş, ama üzülme, şükür ki çözümü olan durumlar' demesi beni haliyle daha da panik yaptı. Neden?

Çünkü, 'şükür' çözümü olan bir durum yorumu çok doğru, tartışmasız. Ancak şükretme level'ına gelebilmek için önce durumu anlamak gerekiyor. Kimse bana ameliyat filan demedi, noluyor?

Bir de doktor bize olası senaryo için sadece 'tüp takmak' gibi bir işlemden bahsetti, başka bir alternatiften bahsetmedi, yani her türlü detaylarını öğrenmem gereken, olası yan etkileri olan ve bize karmaşık görünen bir mevzu ortada var? Tüp takmak ne demek? Sıvı neden birikmiş, anlamı ne? Arkadaşın kızında neden başka bir ameliyat yapılmış, tüpe ne olmuş da gerek olmamış? Gerek olsa ne anlama gelirmiş?

Yani şükretmek bir sonraki aşama. Şimdi bi neler olup bittiğini bilmek lazım. Doktorun söylediğine göre; geniz akıntıları, alerjik durumlar veya geniz eti sorunlarında olurmuş bu sıvı birikmesi genelde. Bize sorduğu sorunların hiçbiri bizde yoktu mesela. Ne horlama, ne bademcik sorunu... Adam da bilemedi.

İlk gün, canım çok sıkıldı açıkçası çünkü kalıcı işitme sorununa bile yol açabiliyormuş bu sıvı. Çözüm için önerilen tedavinin de madem yan etkileri çok... Kim yapacak  bu operasyonu, daha onu bulmak var. Tüm bunlar beni kıvrandırdı, duygusallık geldi üzerime, olası ameliyat hakkında endişeler cortladı, gereksiz vücudumu esir aldılar.

Ertesi gün ise, tamamen can sıkıntım geçti. Çünkü şu fikir daha anlamlı gelmeye başladı:

'Önce bi teste girelim bakalım'

Sonrasına sonra bakarız. Aslında bence, kalmadı işitme sorunu ama tabi belli olmaz. Ne de olsa orada o sıvı birikmiş mi? Birikmiş. Fakat içimden bir ses, pek sıkıntılı çıkmayacağını söylüyor. Çıkarsa da, işte o zaman tüm aşamalarımı (şükretmek de dahil) planlayıp programlayacağım. Test tarihi 1 ay sonra... Hele bi teste girelim de, görelim.

Bana gün içinde gelen tüm duyguları, önce kabul edince her şeyin daha iyi gittiğini fark ettim. Korkuysa korku- endişeyse endişe. Yok etmeye çalışınca, daha kötü çörekleniyorlar.

Böğrümde salak bir çaresizle yaşamak da işkence gibi. Şimdi kendimi bu konudan duygusal olarak uzaklaşabilmiş, daha rasyonel hissediyorum, rahatım.Tarihimizi aldık, bekliyoruz.






10 Nisan 2019 Çarşamba

Saçma..ma..ma..


Dünyanın en saçma anlarını üzerime yağdırıyor olabilirim. Bazıları esmer, bazıları çilli, bazıları da saçma doğar. Yannış anlama okur, bu bir eziklenme yazısı değil.

Çok sayıda saçma anım var. İçlerinde belki bazısı hüzünlü, belki komik ama biz şimdi her şeyi boşverelim, en saçması, alabildiğince gerzek olanına odaklanalım değil mi? Hani dinleyende 'eee ne ki şimdi bu?' etkisi bırakanına kulak verelim.

Hamileyim (o aralar tabi) Haliyle, dersaneye yazılır gibi hemen bir doktora yazıldık. O bizi belli haftalarda görüyor. Güzel paralar ödüyoruz ama sanki aramızda paranın lafı olmaz gibi yakınız. O beni ancak bir kuaförde göreceğim ilgi alaka düzeyinde ağırlıyor, uğurluyor. Ben kendisine minnettar oluyor, dötünü yiyorum filan. Bir gün muayene, kontrol bitmiş, bize ultrason çıktısını versin diye bekliyoruz. O çıktı bir türlü gelmiyor. Ortamı kendi haline bıraksan, çıt çıkmayacak ama bilirsin, yapmacık ortamda sessizliğe hiçbirimiz tahammül edemeyiz. Ben hiç merak etmediğim soruları soruyorum. O soruları sordukça durduk yere endişeli biri imajı çiziyorum vs. Doktor hanım da sorularımı aşırı samimi, neşeli bir mesafede yanıtlıyor. Fakat bir gariplik var. Başka soru almaya istekli değil. Cevabını veriyor ve susarak, 'işte böyle' duruşu yapıyor. Çıktı hala yok. Sırada bekleyen en az 7 kadın filan görmüştüm, o geliyor aklıma arada. Bu şekilde biz epey bakışıyor, susuyor, saçma anlar biriktiriyoruz. Derken aramızda en sıkılanı ev erkeği çıkıyor ve 'biz alalım mı çıktıyı?' diye sorabiliyor nihayet. Doktor hanım duraksıyor, 'hayır cihazda sorun var, söylediğim gibi, haftaya artık' diyor.

Allahım beynimden aşağı saçmalıklar nehri akıyor! Sesim, sorularım, bakışım, zoraki gülüşlerim birer baklava deseni gibi kaplıyor zihnimi, dönüyor dönüyor. Uğultu gibi duyuyorum her şeyi. Yani son 25 dakikadır, sapık gibi orada öylece boş yere bakışıp durmuş muyuz? Ne doktor, ne biz bu saçma anı bozmadan oturmuş muyuz?

Fena.

Bugün de başka bir örneğini yaşadım. Ehliyete başladım. Bugün ilk ders günü diye çıktım evden. Dersin verildiği merkeze gittim, baktım kapıda yetkili kişi oturmuş. Beni görünce hemen ayağa kalktı, buyurun buyurun Kahve Hanım, dedi. Oturdum. Sessizlik oldu. Nasıllar aileniz, dedi adam. Sonra laf lafı açtı, konu köy enstitülerine kadar geldi. Yine sessizlik oldu. Saatime baktım, dersin başlamasına 1 dakika var ve kimse yok. En erken ben gelmişim dedim. Siz derse mi geldiniz, dedi.

Evet dedim.

Baktı. Sessizlik oldu. Baktı.

Ders yarın dedi.

Bakın insanlık hali, böyle yanlış anlamalar olabilir, farkındayım. Ama düşünsenize kadının teki, durduk yere bir binaya girip teklifsiz oturuyor. Ve adamın tekine bakıp gülümsüyor, karşıya bakıp susuyor. Sapık gibi kjshkjafk.

Ya bu aşırı saçma komik. Ve saçma. Aşırı saçma. Güldürüyor beni ama saçmalığından buz da kesiyorum.

Adam beni hemen teselli etti ama çok geçti. Bana çoktan kafası gelmişti.

Yine de saçma anlar, geleceğin kopma garantili hatıraları.
Değil mi?


20 Şubat 2019 Çarşamba

Eşikten Geçmek ya da Geçmeyi Önemsemek


Bana mı öyle geliyor yoksa takibe takip okurlarım çoğaldı mı? Yorum almak en kıymetli mal varlığım şu blog serüvenimde fakat takibe takip yorumları gördüğümde de kendimi kara delikte kaybolmuş, bir duyanım olmamış gibi hissediyorum. 

Takibe takip yapmıyorum, mim'lerden filan bile hoşlanmıyorum, challenge lafından midem kalkıyor. Sadece yazıyorum ve üç beş blog da okuyorum işte. O tip bir blog yazarı değilim anlayacağın. Mimler ve çelınçlar denemedim değil. İttirerek hep. En sevdiğim çelınç Japon Kedi ve Joe'nun çağrısıyla gerçekleştirdiğim eylüle her gün bir yazı şeysiydi. O pek lezizdi. Bunun dışında 'ben evde yokum' dostlar. Zaten benim blog çevrem de oralarda takılmıyor, anladığım kadarıyla. Buraların altını bir çizeyim dedim.

Hayat acaip sığlaşmıştı geçtiğimiz günlerde ki hemen konuya el attım. Şunu zorluyorum kafamda: Neden ben, sen ve etrafımda gördüğüm çok insan, hatta sosyal medyada tanımadığım fakat serzenişlerini okuduğum onlarca vatandaş, aynı sorunun etrafında çoğaldık?

'Eşiği geçemiyorum'

Çok yaygın bir sorun. Eşiği geçemiyoruz. Bu eşiğin adı önemli değil, önemli olan gerçek anlamda bir şeyi aşmak.

Adı, kilo vermek olsun. Yapabilen de var ama pes edenlerin nüfusu çok. 
Davasını gerçekleştiren de var ama yarı yolda karamsarlığa kapılıp geri dönenler? Onlardan ülke kurulur be.
Alışkanlıklarını değiştirmek isteyenler. Her şey bir dönem iyi gidiyor fakat sonra bir kaos ortamında, bir bakıyorsun yolun başındaki gariban haline dönmüşsün. Yapabilenler olduğunu biliyorum fakat yapamayanların sessiz çığlığını satır aralarında okuyorum.

O kadar çok yürüdüm ki son günlerde. Bu sorunun cevabını aradım durdum. Adımlarım bazen hızlandı, kaybolduğum yerlerde ise yavaşladım. Çünkü neden sık sık davamda geride kaldığımı anlamak istedim. Bir şeye başladıktan sonra odağım basit nedenlerle neden kayıyor? Olmaması için hiçbir gerçek sebebim yok. Noluyor da, kendime çelme atıyorum? Bu sene daha önce yazdığım gibi benim inşaat senem. Aslında tüm seneyi saymıyorum bile. Yaza kadar bir plana sadık kalmam gerekiyor. Gel gör ki o kadar nanay sebeplerden dolayı kopuyorum ki tempomdan. Bazen elbette inişler, duraksamalar olacak. Fakat benimki gerçekten şunu düşündürüyor: Kendine sabotaj!

Şunu bulup çıkardım:

Hani günümüz kişisel gelişimcileri, bir takım taktiklerle 'hedeflerimizi' gerçekleştirebileceğimizi, hayallerimizi olduracağımızı söylüyor ya. Bir takım alıştırmalar, egzersizler, ipuçları, olumlamalar, davranış önermeleri veriyorlar. İşte onlarla bir yere varılamaz blogcicim.

Buna çok eminim. 

Onlar birer geçiştirici.

Yoga yapan, matcha çayı içen ve Kürk Mantolu Madonna okuyan yerlerimizi geride bırakmadan olmaz.

Yani diyorum ki özde değişim. Alışkanlıklar ve davranışlarımızı düzenlemekle o iş olmaz. Hani diyorlar ya; 'fake it until you make it'. Yani olana kadar, mış gibi yap. Ben buna inanmıyorum. O yollar naylondan motivasyonlarla yürünmez. Olmak lazım. Gerçekten olmak!

Yukarıda verdiğim örnekler sırf genele uygun olsun diye yazıldı. Ben çoktan kendi en iyi versiyonum lafını geride bıraktım. Çok pazarlama bir laf ve içi boş. Depolar projesinde oraları çalışmıştım. Sağlık denildiğinde, neden herkesin aklına sadece yoga yapmak geliyor? Kitap okumak denildiğinde de hep aynı isimler, fark ettiysen. Hele popüler gıdalar.

Her şeyin birer aforizma şovuna dönüştüğü bu yıllarda, orijinal halimize değmeden, kendi gövdemizde gerçek bir 'dönüşüm' gerçekleştirmeden hayatı hissedemeyeceğimiz gibi, bir yol da alamayacağımıza inanıyorum.

'Aç kalmadan zayıfla'
'15 dakikalık yoga seansıyla ile ruhunu arındır'
'3 aylık eğitimle kariyer yap'
'21 günde kendini yenile'

Alışkanlıklarımı ve günlük görevlerimi düzenleyerek hedefe ulaşamam. Oturduğum yeri değiştirmeliyim.

Henüz kendimizi ikna edemedik. İkna olunca, her şey yeni başlıyor; uzun süre emek vermek gerekiyor. Alışkanlıklar kolayca bozulabilir. Yani 'alışkanlık haline getir' kuralına çok da güvenmemeli. 

Eşikten geçmek için, başka biri haline dönüşmek gerekiyor. Olmuyorsa, şu an olduğun kişi yapamadığı için olmuyor. Einstein'in o lafı çalışıyor:

'Hiçbir sorun onu yaratan bilinç seviyesiyle çözülemez'

******

Yukarıda yazdığım onca ukala satırlarda minicik bir düzeltme yapmadan devam ediyorum. Şöyle bir okudum. Çok ahkam kesen ve katılmadığım yerleri var aslında. Yine de bence 'günlük alışkanlıkları' değiştirerek kendimizi oyalıyor ve trendlere kulak vererek, gerçeği boşluyoruz.

Günün bazı saatleri aşırı hırslı olabiliyorum. Çalışmalar bitmiş, kahve içiyorum, geliyor bir hırslı, hayat hakkında bilmiş analizler yapıyor. Öyle bir anda yazıyordum ki bir görüşmeye geciktiğimi fark edince, fırladım.

Akşam saatlerinde ise tam bir yavşağa dönüşüyorum. Prensipler ve hayat görüşlerinde 'hı hı aynen' replikçisi oluyorum. Bak mesela şu an öğlenki kendimi biraz yorucu buldum.

********

Seni ihmal ediyorum blog. Aklım karışık bu aralar. Kendimi parçalara böldüm.

12 Şubat 2019 Salı

Yağmurdan Sonraki Güneş


Duş aldım. Çay içiyorum. Havalar mis gibi burada. Sabah erken saatlerde sokağa çıktığında, vücudunu cimciren soğuktan eser yok. Ilık ılık akarız güne diyor hava adeta.

Ne ilginç. 35'lere gelene kadar soğuğu, kaosu, yağmuru severdim. Ne oldu bana, yazı özler oldum?
Bu soruyu evde sesli şekilde sorunca, ev erkeğinden şu yanıt geldi:

'Kahvecim, hayatımızda ilk kez geçen sene tatil yaptık, ondan olmuş olmasın?'

Aa resmen ne kekoymuşum. Hakikaten olabilir mi? Ailem tatile çıkmazdı. Onlar deniz kenarı gezilerinde hep kavga ederdi. Sonra ben yetişkin oldum. Tatile hiç bütçe filan yapmadım. Üşenirdim. Ev erkeğiyle de inanılmaz anti tatilci insanlardık. 5 yaş çocuğu ile yazın yapılacaklar konu başlığı bizi kamplara, denizlere, hatta bir otel tatiline bile sürükledi. Ben ki şehirin bokunu yiyim diyen bir insan, nasıl da şu an ağaca- dağa- denize bu kadar çapkın oldum, bilmiyorum? Hele güneşli günler, yaz ılıklığı, güneşin dayağını bile 'normal hayat' niteledim? Bence yine de konu geçen senenin tatilciliği değil, konu yaş. Konu içime doğru derinleşmek.

Geçen yazımda normal hayat bir türlü gelmiyor demiştim. Gelen yorumlardan biri (Banu'nun annesi) aslında benim diyemediğimi demiş. Ben evden çalışıyorum ve bu inanın yaratıcılığımdan beslenen- Avrupai bir iş filan değil. Baya sıkıcı müdürler, sabırsız müşterilere iş yetiştiriyorum. Bazen an geliyor, çişimi yapamıyorum. Bazen bir şey yiyemiyorum, boynum belim tutuluyor bilgisayar başında durmaktan. Yani ne demek? Evden çalışmak benim için konfor alanı değil. İş yapılıyor orada. Ve burnu akan bir çocuğun, benim çocuğum bile olsa, hasta olduğunda 'anne oynaağlım mı?' demesi, haliyle beni aşırı kaşındırıyor. Şaka mı yapıyorsun ev çocuğu demişliğim çok. Ve şaka yapmıyor, ciddi. Napsın? Normal hayat dediğim de oymuş aslında yazı boyunca. Ve şimdi artırıyorum. Bir de kafamda standart olarak belirlediğim hayat aslında hep güneşli. Yaşadığım ülkeden, şehirden de olabilir. Güneş bizim mutfağın ekmeği gibidir. Ekmeksiz sulu yemek nasıl yenmez diye alışageldiysek, yaşam da güneşsiz düşlenmez. Ocak ayı, İzmir'de korkutucu derecede güneşsizdi. Buna sade vatandaş olarak bir şeyler hissedebilirim ama bence bilim adamları da bir şeyler hissetmiştir. Dünyada bir şeyler değişiyor. İklimsel, doğasal bir yer değiştirme hadisesi var. Bunu anlattı bize gökyüzündeki ekran. Tamamen bilinçsizce, şunu örüyor beyin o sırada, normal zamanlar değil, tuhaf günler bunlar. Bir gün düzlüğe çıkacağız, sen bekle. İşte tam oralarda eskiden ben müthiş huzur bulurdum. Kaos ve dağınıklık severdim. Şimdi, serde evden çalışmak ve o çizgiyi yürümek zorunluluğu olunca, paniğe kapıldım.

Yıllarca içimde güneşe direnip, yağmura sığındıktan sonra, neyin farkına vardım ya da ne benim farkıma vardı ki 'güneşli günler' yoksa, o hayatı anormalden saydım. Anlıyorum, bunu okuyanlar, 'amma tatava yaptın be gızım, önceden yağmuru severmişsin, şimdi sevmiyomuşsun, ee?' diyebilir. Çok gereksiz bir sorgulayış. Fakat yağmurlu havaya düşkün olmamak, o hazzı artık alamamak, birden işitmeyi bırakmak gibi. Benim için başka biri olmak gibi.

Belki artık başka biri olmaya başlamışımdır.

Ve en büyük korkum hayallerimi unutmak. Başka biri olursam yani. Bence, hayallerini unuttuğun gün, yapılacaklar listesi oluşturmalı. Ne yapsak da hayallerimizi yeniden hatırlasak? Deprem çantası gibi baş ucumuzda bulunmalı.

Çayımı içerken yanına iki laf kıtladım. Bakma, derin manalar yok. Duş sonrası arkama yaslanıp boş çene. Şimdi kaldığım yerden hayata devam.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Sevgili Normal Hayat.


Sevgili hayat,

35 yılın sonunda öyle bir şeyi anladım ki... Anca bu kadar anlayabilir bir insan. Belki de torunlarıma bırakacağım tek miras niteliğinde bu bilgi, bana neden bu kadar geç düştü? Amanın yoksa erken mi düştü? Belki de erkendir ve hala avantajlıyımdır.

Açıklıyorum:

Normal hayat diye bir şey yok!

Evet sayın hayat beni hep rutinler, ajandalar, 'sabah uyanınca ilk iş...' kalıpları ile kandırdın. Halbuki bunlar bir illüzyonmuş. Hatta yogöylebişi. Normal hayat nedir? Kusursuzca akan hayattır. Herkesin normali başka. Aksiliklerin olmadığı, her şeyin planlandığı gibi geliştiği, tam da 'yapılacaklar listesine' yazdığın gibi. Beklenti organının iyice palazlanması. Olması gerekenler kadrosu. Bir dakika.. Tanımladığın bu hayat, yani normal diye nitelendirdiğin, oldukça sıra dışı. Tam bir kendi kontrolcülüğünün fantezik dünyasını düşleme işi bu. Bir zamanlar, bu bilgiyi biri şöyle mi yorumlamıştı: Hayat, sen planlar yaparken başına gelendir! Evet biri bana önceden ipucu da vermiş üstelik, kafam nerdeymiş?

Belli bir rutinde 2 ya da 3 hafta gidebiliyor insan ama bunlar hep tesadüf. Sonra mutlaka hayatının ortasına 'zıboçki' diyerek düşen bazı gündemler oturuyor değil mi? Bu hastalık olabilir, misafir olabilir, sürpriz çıkmış bir iş olabilir, ansızın gelen depresyon hatta nedensiz kabızlık durumları bile olabilir.

Sonuç ne?

Her sabaha en ideal senaryo ile başlayamıyoruz.

Yani?

Sen hayatı planlarken, olası depremleri-fırtınaları-kaosları göze alarak, yazmalısın ajandaya fıtı fıtı. O minnoş eller o pıtış kafalar sabah-öğle-ikindi-kuşluk vakti diye günü soyum soyum soyarken, hayat sana öksürüklü- ağrılı- ateşli çocuğu bir fırlatıyor önüne. O süslü ajandalarda sayfalar boş boş kalıyor öyle. Dut yemiş bülbüle dönüyor.

Neyse bunlar mühim değil.

Mühim olan insanlık der, bu yazıyı bitirirmişim. Fakat mühim olan gerçekten insanlık. İnsan olanın normal hayatı nasıl olmalıdır? Bir kere beklentisizlik içinde olmalıdır. Plan yapıyorsa da bunlar akıllı türden dediğimiz, yani kötü olasılıkları da hesaplayan şekilde olmalıdır. Bazı rutinler eline yapışmalıdır ki, iki eli kanda olsa gerçekleştirebilsin. İnsan olan modunun düşük olabileceği günleri de öngörmelidir. Mutluluk ya da coşkunun arada hoş gelen ziyaretçiler olduğunu bilmeli, her zaman onların yolunu gözlememelidir. Uykunun mükemmel derecede alınamayacağı gerçeği ile el sıkışmış, bazı uykusuz günlerle baş edebilme yöntemlerini el yordamıyla keşfetmiş olmalıdır. Parasızlığı göze aldığı gibi paralı olmayı da planlarına eklemelidir ki sonradan yönler sapmasın. Aynı şekilde, işlerin yolunda gitmeyeceği kötü senaryoları planladığı gibi, ya işler iyi giderse senaryolarını da ete kemiğe büründürmelidir ki, her şey harika gidiyor duygusuyla ekran bulanıklaşmasın. Bilmiyorum, bende bazen öyle de olduğu oluyor. Aaa her şey ne kadar harika ne kadar mis gibi gidiyor diye kendi ellerimle bozuyorum gidişatı.

Ne eylemleri böyle böyle yedik.

Dur şu işler düzelsin sigarayı bırakcam.
… kilo vercem.
…. iş bulcam.
…. evlencem.
…. kitap yazcam.
…. daha hoşgörülü olcam.

O işler düzeliyor belki ama başka işler geliyor. Kısacası normal hayat dediğimiz o idealler dünyasındaki muhteşem zaman dilimi gelmiyor.

Bunu da 5 senedir ağzımı burnumu kırdırdığım şu temposu aksak hayat yetmedi, anca bu hafta öğrendim. Demek ki hakikaten normal hayat kavramının olabileceğine çok inanmışım. 6 aylık olsun, rahat edersin diyen herkesi buradan selamlarım.

Dipçik Not: Bu tempsozluğun çocukla ilgilisi yok bu arada. Çocuklu, çocuksuz, öğrenci, veli, genç, yaşlı herkesin zaman ahlakı aynı çalışıyor. Eğer takıntılı şekilde planlarıma uycam da uycam diyip, bin dereden su getirmek için gözünü kan bürümüş biri değilsen.

Dipçik Not2: Artık evden çalışma diye bir şeye inanmıyorum. En geç 2 seneye mutlaka evden ayrılmalıyım, çalışmak için. İster kendi bünyemde ister başkasının. Bilemiyorum Altan.

Sende var mı normal hayat? Blog gücünün aşkına, sen ne yapıyorsun aksayan zamanları? Yamalayıp kaldığı yerden devam mı ediyorsun yoksa radikal çözümlerin mi var?
Meraktayım.

Bu da normal hayat için çektiğim saçma klip:




Eldeki Nisan ayını da böyle tüketiyoruz!

Aslında şu an harıl harıl çalışmam lazım ama hızlıca bir şeyler yazıp kaçasım geldi. En son yazımdan sonra, Mızmız beni aradı. Kahve...