20 Temmuz 2017 Perşembe

Oğlumun Öpmek İstediğim Davranışları


bakışı öpmek
İnsan evladı, çok emek verdiği her ne ise; köpek, tavşan, hırbo sevgili, aile, ders, iş ya da çocuk- verdiği emeklerle sevgisini pekiştirdiğinden, direkt 'gurban olurum' seviyesine yükseliyor zaten. Çocuktan sonra da aynı formülü kendi adıma yeniden ispatlamış oldum elbette. Fakat bu aralar, davranışından öpesimin geldiği bazı detaylarını not alasım var oğul kuşumun. Unutmaktan korkuyorum be hala gızları. Ne demişler, söz uç yazı kal.

➜Ev çocuğu, oyunlarda başrol olmuyor. Genelde sağ kol oluyor. Örneğin ben lider oluyorum, o da benim her dediğimi yapan Sebastian oluyor. Heidi hikayesinde şu ara en çok Sebastian olmayı seviyor. Benden yani Bayan Rottenmeir'dan Heidi ve Clara'ya karşı yerine getirilecek emirler almak onun için büyük şölen. Masa hazırlarken, yardım etmeyi seviyor olaylarına girmiyim, onu sevmeyen çocuk pek yok. Çocuklar kendilerine görev verilmesinden oldukça keyif alıyorlar ancak anladığım kadarıyla ev çocuğu bu konuda kariyer odaklı. Tatlı ya, yerim.
Sebastian

➜Geçenlerde kötülük yapmak istemiş. Anneme yaklaştı; 'kötülük yapmak istiyorum anane' dedi. Annem de ok hadi yap, dedi. Gitti, salonda duran oyuncak sepetini devirip kaçtı. Ve gerçekten çok mutlu oldu be. Öperim aksiyonunu onun.

➜Dün elimi bırakıp, yola fırladı. Aslında tam yola çıkmadı, kaldırımda frenledi kendini. Fakat ben çok korktum, aniden gelişti ve ayrıca bizim buralarda kaldırım da gayet güvenliksiz, motorlar vs açısından. Sesimi yükselttim, derken arabanın içinden babası da çıktı, o da 'kendi başına yola fırlayamazsın' temalarında, konuştu. Derken yavrum başladı ağlamaya. Kucakladık. Dedim, çok korktum oğlum, yapma bir daha lütfen. Ağlarken, şöyle dedi: 'Hayır yüzün kızgındı, korkmadın, sen kızdıın, zaten canavar da yoktu'. Hıçkırarak ağlıyordu. Ah canım sadece canavar olunca korkarız zannediyor.

➜Hafta sonu dolmuşa binecektik onunla. Onu durağa yerleştirdim, ben ayakta dolmuşları gözetliyorum. Derken emin olamadım, doğru yerde mi bekliyorum diye. Gelen ilk dolmuşa el kaldırıp, yaklaştım, tam kafamı uzatıyordum ki, baktım 'tapa tapa tapa' koşarak endişeyle bana geliyor yavrum. Onu bırakıp gidiyorum sanmış, onu unuttum sanmış. Yüreğimi dağladı bu olay ya, kıyamam. Normalde her şeyi açıklarım aslında, bu kez unutmuşum. Ahh ya.

➜Bu aralar, telefonumdan fotoğraf çekme denemeleri yapıyor. Hoşuma gidiyor, engellemiyorum. Çektiği fotoğrafları gün içinde sık sık kontrol ediyor, izliyor. Telefonum ne idüğü belirsiz karelerle dolu. Onlara bayılıyor. Aslında hepsi çöp ama silmeye kıyamıyorum.
müthiş altın oran


➜Parmak emme alışkanlığına geri döndü. Sordum bir gün, neden yapıyorsun, vazgeçemiyor musun dedim. Anne, ben parmağımı emmiyorum, parmak ağzıma giriyor dedi. Çok çaresiz görünüyordu, canım benim. Gerçekten bağımlılık yaşıyor, hem de en zorlarından... Ne yapacağız, ufukta çözümüm yok.


--

İşte böyle, aklıma bir anda gelenler bunlar oldu. Eminim bunu yayınladığımda daha bin tanesi üşüşecek zihnime. Şimdilik bunlar olsun. Daha devam ederim ben bu not almalara. Şimdi şimdi anlıyorum ki, kendisi henüz karnımda temas kuramadığım bir haldeyken bile, varlığını öpmek istiyormuşum. Adını koyamıyormuşum.
salaş hamile insan gadını


Kahve yerine çay bugün. Sizin de oluyor mu öpme isteği sevdiklerinizin davranışlarından?



19 Temmuz 2017 Çarşamba

Nasıl iyi müzik dinleyicisi olunur? #1



Yüzyıllardır müzik dinliyorum, gel gör ki hala 'iyi vokal' nedir, oturup anlayamıyorum. İlkokulda falandım, annem hastası olduğum Yonca Evcimik için 'cıkkss iyi şarkı söyleyemiyor' dediğinde, 'naptın anne yaa' diye boynumu bükmüştüm. Ebru Gündeş'in 'demir attım yalnızlığa' dediği ilk pop-fantezi yıllarıydı ve pepsi kutusunun içinde biriktirdiğim bozuk paralarla, yine annemin kapısına dayanmıştım. Katiyen öyle müziğin kasetini sana aldırmam diyip, beni reddettiğinde evin bir köşesinde delirmiş taklidi yapıyordum. Bu yöntemler annem gibilerde işe yaramaz. "Onun yerine Türkçe popun şirin hanımları Ajlan-Mine al, daha iyi" diyip, beni evimizin az ilerisindeki kasetçiye gönderdi. Sezen Aksu dinlerdi ama 'sesi iyi değil, yorumlaması güzel' dediğinde ise konuyla ilgili anlayamadığım şeyler döndüğünden iyice şüphelendim. Barış Manço'yu filan da sevmezdi. Zülfü Livaneli eh meh, Burak Kut bet, Tarkan ise sempatikti. Anneme bir türlü müzik beğendiremiyordum.

Adı bende saklı albüm
Kendisi aşırı sıkıcı gevur müziklerini dinler, beni arkadaşlarıma karşı utandırırdı. Diana Ross, George Michael, Prince, Michael Jackson, Madonna vs... Onların yanında müzik açıp dinlediğinden değil; benim annem yabancı müzik dinleyen biri olduğundan, o yaşlarda 'herkesle aynı şeyler yapmanın harika bir şey olduğunu düşündüğüm için' çok utanırdım. Meğerse annem tam bir instagram gızıymış!

Yıllar içinde ben gevur müziğe geçiş yaptım ancak takip ettiğim mevzu yalnızca müziğin tarzı oldu. Hala iyi vokal neye benzer, bilemiyordum. Vokaller arasında dönen gırtlak oyunları, vibratodan yürümeler, çığlık faktörleri, reverb ve delay'ler cennetinde kaybolmak gibi şeylerden bihaberdim. Biraz batılı gibi duran, jazz uzantılı ve blues fonlu tüm rock / raplere kalbim kayıyordu (kıro rock ve kıro rap de dahil)... 30'larımdan sonra grunge ve datlı tonlu metal müzik baştacım oldu. Fakat müzik bu ya, tek bir çeşit değil, hala iyi vokal nedir bilmiyor, sadece kendi dinlediğim vokallerin iyi şarkı söylediğini zannediyordum. Neden ülkemizde Muazzez Abacı, Kibariye ya da Müslüm Gürses denildiğinde 'oo süper ses, şahane ses, usta yorum' denir; duyamıyor-kafamda oturtamıyordum. Abi bu ne ya, dinlenir mi bu ya, gel bak yeni bi grup keşfettim aciyip bişü, diye olaylardan uzuyordum. Fakat yine de içime sinmiyordu tabi. Irkçılık yapmakla aynı. Müzik evrenselse, bu insanlar iyi vokal olarak örnek gösteriliyorsa, ben neden duyamıyordum? Muhtemelen cahillikten.

Örneğin ev erkeğinin de çok taptığı Ronnie James Dio'yu düşünüyorum. Bu herif bu arada klasik rocker işareti var ya hani serçe ve işaret parmağının dikelmesiyle yapılan, onun yaratıcısı : )) İşte bu saygıdeğer ve şuan hayatta olmayan (rest in peace)  müzisyen abümüz, tüm müzik otoritelerinin (türkücüsünden metalcisine) çok başarılı bulduğu bir herif. Peki neye göre, niçin? O şekilde agresif şarkı çığıran diğerlerinden farkı tam olarak ne? Aslında bunu hala bilemiyorum ancak bazı minik şeyleri öğrendim.

Abim be!

Örneğin, meğerse dinlerken aklımızın çıktığı bazı vokaller doğal-üstün yeteneğinden değil, kaliteli tekniğinden öyle. Allah vergisi diye bir şey yok yani aslında müzikte. Yatkınlık var. Çalışarak kusursuzlaştırmak var. Türkiye'de çok moda tabir 'yürekten okudu' ifadesi de koca bir yalan. Onun yerine geniş frekansta, açık ağızla söyledi dersek tam karşılığı olur aslında. Meğer şarkı söylerken kelimelerin gücü de çok önemliymiş. Onlar birer ses giysisi gibi. Ne kadar doğru söylersen, ses de kendini o kadar doğru gösteriyor. Tizlere çıkan bazı şarkıcılar, dinlerken bizi yoruyor. Dinlerken bir bakıyorum karnımı burkmuşum. Rahat çıkamıyorum şarkıcıyla beraber oralara. Fakat bazıları da bizi uçuruyor gibi hissettiriyor. Nefes doluyor için. İşte iyi vokalin farklarından biri. İşçilik buralarda. Detone olmaları filan söylemeye gerek yok zaten. Tüm bu yeni bilgiler arasında beni en çok şaşırtan ergenliğimden beri aşırı bayıldığım kirli seslerin aslında çok sağlıksız stiller olduğu. Ayıbtır söylemesi şarkıcının ağzına zıçıyormuş efenim bu tip kirli, çok sigara içmiş adam stili (eğer doğal değilse). Bu kirli sesle ekmek parası kazanan şarkıcıların bir süre sonra gidip ses teli ameliyatı olması çok bilindik bir şeymiş (bakınız rahmetli Chris Cornell ve Aerosmith'in vokalisti) Nodül aldırma ameliyatı yani. Bu tip kirli sesin doğalı mı olur derseniz, Tom Waits diyorum. Hala kafamı karıştıran bazı şeyler var. Klasik şan tekniğine göre gırtlaklı şarkı söylemek çok yanlışmış. Fakat dünyada hastası olduğumuz tüm şanlı şöhretli vokaller (Christina Aguilera, Sia) gırtlaktan yürüyor? Biz dinleyiciler bu gırtlak olayını çok nefis buluyoruz, bulmuyor muyuz?
ashdgahfgsafgsha

Türkiye'ye bakınca, Nil Karaibrahimgil'in şarkı söyleme aralığı çok dar. Öyle sesini ip gibi yukarılara, aşağılara şırrak diye savuşturmuyor, fakat yine de hoşlanıyoruz. Ee hani iyi ses yoktu, iyi teknik vardı? Kim Nil'den 'çok da şey değil' diye rahatsız olabilir ki, aksine kısacık ses aralığı bile olsa çok olgun tınılar geliyor kulağa, haksız mıyım?
Nil K.'nın ses aralığı sgjagajgfh

Yaani doğru şarkı söyleme kurallarına sadık kalınsaydı, dünyada vokallerin geldiği yer neresi olurdu merak ediyorum. İyi bir müzik dinleyicisi olma yolunda çalışmalarım sürecek. Şimdilik ev çocuğu ile çocuk şarkılarını ağzımı daha çok açarak söylediğimde, daha az zorlandığımı fark etmenin 'araştırmacı gururunu' yaşıyorum.

Not: Gönderdiği ŞAHANE doğum günü hediyesi ile müzik dinlemelerimi şenlendiren cağnım N.'ye buradan kitleler huzurunda 'alla razı ossun evladım' diyorum. Çünkü kulaklık müzik dinlerken her bişeyciktir. İyi bir müzik dinleyicisi olmanın en has takım arkadaşıdır.

13 Temmuz 2017 Perşembe

Kendimle Randevum ve Sade Yaşam




Evde yalnız olup, kendiyle buluşma fantezisi nedir?
Sabahtan beri, akşam olsa da yalnız kalabilsem bekleyişi içindeydim. Ev erkeği bu akşam takılmacalarda, ev çocuğuna öğle uykusunu yeniden kestiğimden beri yine 20:00 sızış durumlarında. Önce koca çay demledim, güzel bir zeytin ezmeli tam buğday ekmeği, üzerine peynir- domates partisi yaptım. Kendime çıkma teklifi edebilirim, o derece zevk alıyorum bu vakitlerden.

Kitap okumayı planlıyordum ancak şöyle bir bloglara göz atayım önce derken ŞU BLOGU keşfetmek, tüm planlarımı değiştirdi. Bir kere yazım tarzının lezzeti bile tek başına okunmayı hak ediyor. Fakat burada kişinin kendine iç yolculuğu atmosferi ve anlamlı yaşam trick'lerinin iddiasız anlatımı, beni gömdü. Tüm akşamı buraya yatırdım ve kendimi 'açılmış' hissediyorum. Zinde bir his bu.

Nedenini nasıl açıklayabilirim bilemiyorum. Elbette, bloğun iki yazarının da şahane kalemlerinin olması ya da çok şiddetli farkındalık düzeyinde olmaları olayın öznesi olsa da, benim heyecanım başka sebepten. Şöyle anlatayım:

Son günlerde o kadar güzel şeyler biriktirdim ki içimde, zihnimde. Müthiş çıkarımlar ve aydınlanmalar yaşadım. Kendimi bu kadar kararlı, cesur, özgüvenli hissettiğim bir dönemim daha olmamıştı. Güzel adımlar attım, karşılıklar aldım. Hani tam altını çizdiğim satırlarındayım hayatımın, öyle açıklasam iyi olur.

Fakat gel gör ki bu bir şeyi çözmüyor. Aksine karmaşıklaştırıyor. Karmaşık. Doğru ifade oldu bak bu. Belki ne yapmaman gerektiğini biliyorsun, artık kim olmadığını ve neyi istemediğini çözmüşsün, nihayet kendine dürüst olmuşsun. Ama bu sefer de yapmak istediğin, sıraya koyduğun, sana iyi geleceğinden emin olduğun eylemler arasında seçim yaparken (organize ederken) günün-haftan-ayın, kısacası hayatın karman çorman oluyor. Zevk alayım derken yoruluyorsun, fayda bulayım derken zorlanıyorsun, kazanç sağlayım derken başka şeyden zarar ediyorsun.

Tatile ihtiyacın var, nihayet harika bir program yapıyorsun, tüm hazırlıklar tamam ve yola çıkıyorsun diye düşün. İçindeki o harika heyecan. Ve ilk gün, mükemmel olmasına odaklandığın o gün, kararsızlıklar, rehberin yanlış yönlendirmeleri, herkes burada çok eğlenmiş ben de eğlenmeliyim zorlanmaları, yavaşlamak için geldiğin yerde hiçbir şeyi kaçırmamak uğruna hızlı ve derinliksiz plan yapman, nasılsa beleş diye açık büfede tıkınmanın bokunu çıkarman, seni tatilin sonunda dinlendireceğine sadece 'yorgun' hissettiriyor. İşte bu tam doğru bir örnek oldu.

Bu sebeple bazen bir durup anlamak gerekiyor. Ya hacı ben iyi bir yoldayım, doğru yerdeyim, sorun ne, neden hep yorgun ve telaşlıyım? İşte ben de bu akşam diplerine daldığım bu iki kadın yazardan olay bir buluşla çıkıverdim.

Abiii, benim kafamdaki yapılacaklar listesi, 'yapamadıklarım ama mutlaka yapmam gerekenler' listesine dönüştükçe kendimi ökkeş gibi hissediyorum? Ne tamamladığım şeylerden keyif alıyorum ne de sıradaki iş için beklediğim gibi şevk duyuyorum. Hep bi otobüsü kaçırıyormuşum duygusu. Fakat böyle olmaması gerekirdi, isteyerek ve planlayarak başlamıştım, ayrıca benim için bu işi tamamlamanın değeri çok büyüktü.

Yapılamayan işler çoğaldıkça, yapılan işlerin böğrümde beklediğim o gevşeme duygusunu salacağına, beni 'yeterli değilsin dostum, olmadı tam' çimdiklemesiyle rahatsız ettiğini şimdi anlıyorum.

Peki anladım da noldu? Söyliyim. Şuan içimde Mevlanalar dans ediyor. Aybolcak ama sessiz ama derin bir gaz çıkarma eylemine çok benziyor bu rahatlama. Yapılmayanlar listemde beni kırbaçlayan fakat bu akşam itibariyle s.ktir ettiğim görevlerden biri:
-Okunmayı bekleyen dergiler, üzerlerinde katmanla toz yapmış haldeler ve yarın elden çıkarılmak üzere bu evi terk ediyorlar (olay bir rahatlama)

Bunun gibi minik minik bir sürü maddeyle, insan beyninin ne hale gelebileceğini düşünün. Bu maddelerden vazgeçmek tembellik sayılmıyor. Aklın yükünü hafifletmesi ve kendini darağacından kurtarıvermesi oluyor. Bu liste genişletilebilir; Belki veremediğin o 3 kilo senin ideal formundur, kendini zorlamak sadece vakit kaybıdır. Ya da her gün düzenli yoga yapmak tarzın değildir, belki sen bisiklet insanısın, senin hareketin de budur.

Gelin kendimize kıymayak. Yarından itibaren yapılmayanlar çuvalını bir caminin önüne bırakıp kaçak. Gerçekten yapılabilirliği olanlarla kıymetli günlere uyanak.

O zaman sıradaki arşiv yazısı sana gelsin. Sade Yaşamak'tan geliyor:

'Peki Siz Hep Böyle mi Yaşıyorsunuz?'

gurban olduğumun kelimesi: 'boş'


12 Temmuz 2017 Çarşamba

Uykudan Önce Son Çıkış


Tutamıyorum zamanı. Vesikalık fotoğrafım giderek benden uzaklaşıyor. Evrenin kara dehlizlerine doğru çekiliyor... onu...yitiriyorum.



Kıbrıs'ta 2011 senesinde çektirmiştim bunu. Daha demin ya.  Ayboluyor, kaç yıl öncesinin fotoğrafı? Doğumdan önce, ulan? Düşün ev çocuğu daha yok. O günden beri, her yerde kullandığım tek fotoğrafım bu oldu. Özgeçmiş, üyelikler, başvurular vs. Fotoğraf ver diyince, hemen aynı klasörde aynı yerde yıllardır değişmeyen yerinden alıp 'al fotoğraf' diye gönderiyorum. Logom gibi bir şey oldu. Since 2011 eklemeliyim altına. Çünkü birkaç seneye fotoğraftaki gencin, ben olduğunu ispatlamam için yerimden doğrulcam gibi.

60 yaşında teyzeler ya da amcalar gencecik hallerini profil fotoğrafı yapar ya. -Pardon siz kimsiniz? -Benim be ya Şengül Teyzen. Başını TC yaptım, ondan mı tanımadın gız?

***
Ebeveynlere hitaben yazılmış psikolojik (ve bence gerilimli) kitaplar okurken, aklıma gelen neden çocuğum ve kendi ilişkim olmuyor? Sürekli kitapta bahsedilen çocuk ben, ebeveyni de annemmiş gibi canlandırıyorum zihnimde. Okuduğum şeylere sinirlenip kendimdeki dangozlukları, anneme bağlayacak bir sebep mutlaka buluyorum.

Kendimde güncellemek istediğim bazı saçma şeyler:

  •  Okuduğum anne-çocuk gerçekleriyle ilgili karamsar tablolarda hemen kendimi de o örnekten sayıyor olmam.
  • Anneme ağır faturalar çıkarmam.
  • Şimdiki olumsuz özelliklerimi hep anneme bağlamam.
  • Artık yetişkinlikten, ihtiyarlığa doğru yol alıyorum ama hala davranışlarımın sorumluluğunu üstlenmemem.
***

Galiba 'herkes bana yazıyooğ yaağğ' hastalığı bana bulaştı. Ya da herkes bana yazıyo. Abi, 20'lerde bile görmediğim ilgiyi son birkaç aydır tüm esnaflardan görüyorum. Bütün amcalar, dişi olmayan nur yüzlü dedeler filan beni kesiyor. Dün bir tanesi, 'sizi bankadan tanıyorum galiba' diye yolda beni durdurdu. 'Hayır sanmam' dedim. 'Orada çalışıyor gibisiniz' dedi dedem. Bir de siz diyor, ve yaşıtız gibi vurguluyor. Özellikle ev çocuğuyla çıktığım zamanlarda daha çok başıma geliyor. Bir de aşırı bakımsız, salak bir haldeysem. Bence bu yeni bir evre. Yani o yaş grubunun kendine uygun gördüğü bir skaladayım artık. Çocuklu orta yaşlı hanfendiiiii, askılı bluzz, yolda tekk, yanında bey yok, vışşş...

Ev erkeğine anlattım, yazık, o kadar iyi niyetli ki, hımm MILF görmüşlerdir seni dedi. Hayır dedim bak bu öyle değil. Bu aşırı varoş bi hareket, böyle tam 'evim var, ineğim var, evlenek' tadında flörte giden bişi dedim. Hımm dedi, sustu.

Amcaların gözünden orta yaş gadını fantezisi


***

Ne kadar organik beslersem besliyim, hindistancevizi sütleri için bankalardan kredi de çeksem, makarnanın en seçkinini bile haşlasam; bir çocuğun ağız tadı Ökkeş ise yapılabilecek bir şey yok efendiler. Dikkat ettim avokado filan yerken yüz burkmuyor ama boş ekmek yeme fırsatı geldi mi zevkten tam bir hanzoya bağlıyor. O ne iştah? Sanki üzerine cigarasını yakacak. Ruhu bu bence. Genlerden aktarım. Boş ekmeği ağzımızda döndürmeye hepimiz aşığız. Bugün parkta boş ekmek dağıttı kadının biri çocuklara (ne iş?) Bu çocuklar da afedersiniz çok ayıp ama aç köpekler gibi kapıştılar ekmeği. Kan döküldü, can verildi o itişmede. Ben arkada 'yok ekmek yemeyelim biz, şimdi öğle yemeğimizi yiycez, hem zaten kabızsın sen bu ara' derken harika bir playback sanatçısı gibi ağzımı oynatmamla kaldım. O kadın kimdi, çocuklara ekmek dağıtmak neyin akımıydı, bu çocuklar bir ekmek için nasıl bu kadar tehlikeli olabildi? Bu sorular havada kaldı.

Çok uykum geldi. Hiç kahve içmedim, hep çay.
İyi uykular evladım.



3 Temmuz 2017 Pazartesi

Kakası Bile Kokmayan Bebeğinizin Hıyar Gibi Büyüdüğünü Anladığınız Anlar


1- Beraber dışarıda lahmacun yediğiniz anlardır. Eskiden sizin porsiyonunuzun ucundan yiyip, göbeği davul gibi şişen o bebe, tek başına koca lahmacunu yanında sürahi boy ayranla gömüyor. Minik ağıza itiştiriverdiğiniz lahmacun parçacıklarına noldu? Yanınızda sizden farksız şekilde ağız dolusu ısıran çocuğunuza 'bak ağzını kapatarak ye, şapırdatma oğlum, bak benim gibi yap' filan der olmuşsunuz. Yoksa lahmacundan sonra ıslak mendille ellerini silmeye hala istekli misiniz?

2- Kamusal alanda, parkta, hastanede ya da markette ilgi odağı olmaktan çıktıysanız, yanınızda bir bebek olmadığı için olabilir. Toplum çocuklara çok ilgi duymaz. Ama bebekler başkadır. Onlar mıknatıs gibi, gülümsemeleri ve coşkulu iltifatları çekerler. Dünyanın en önemli canlısıymış gibi herkes etrafını çevreler. Peki, çocuklar? Onları bir spam gibi görenlerin sayısı az değildir. Eğer yanınızdaki miniğinize, eğilip iltifat edenler, size ya da babasına benzediğini söyleyenler, omzunuza dokunup 'en iyi günleri gıymetini bil' diyenler azaldıysa, minik bir civciv gibi gördüğünüz bebenizi bir daha inceleyin. Bilinçli bir şekilde burnundan çıkanları masanın altına yapıştıracak kadar büyümüş olabilir.
toplumun gözünden 3-4 yaşa bakış...


3- Bebeğim diye bağrınıza bastığınız canlının kakası, amcanızınki gibi kokmaya başladıysa, lütfen durumu sorgulayın. Belki minicik savunmasız sandığınız civcivinizin size göre pembiş tonlarda yaptığı kakalar, kol gibi bırakılan cinslere evrilmiştir. Lütfen zart zurt osuran çocuğunuza artık 'oy pırt mı yaptın, yoksa kakiş mi var' demeden önce bunları bir düşünün. Çünkü pırtın etki alanıyla basbaya osuruğun etki alanı oldukça farklı. Belki civciviniz büyümüş olabilir. Emin olmadan tezahürat konusunu tekrar düşünün.
bunun nesi pırt abi


4- O gün dışarıya çıkarken hiçbir şey yemediğini düşündüğünüz çocuğunuzun ağzına elma dilimi, ceviz kırığı, sandviç kenarı filan sokuşturduğunuzu görenlerin kınayıcı bakışlarını fark ettiğiniz andır. Daha geçenlerde parkta kumu karıştırırken muzundan ısırdığını görenler, annesi olarak sizden adeta imza almak isterken, şimdi itici ve 'çocuğu beceriksiz yetiştiren anne' konumundasınızdır sanki. Büyüdü çocuğunuz evladım.
bebesi küçük olan anne starlığı


5- Duş anları, bir bebeğin nasıl da bebek olduğunu gördüğünüz o sevimli anlar, tam tersi çocuğunuzun nasıl da artık bebek olmadığını kanıtlayan, önemli anlardan biridir. Bunu açıklamak zor. Ama galiba vücut oranıyla ilgili. Kendi sırtına kese atabilecek kadar gelişen 3,5 yaş bebenizin banyosuna ördek oyuncaklarını atma konusuyla yüzleşme vakti! Ayrıca sırf çişini kaçırmadan banyosunu yaptı diye alkışlama zamanı da maalesef geçen sezonun konusuydu.
siz farkında olmadan bebeniz..


6- Hazır çiş demişken, lütfen kaka ve çişini doğru anlarda koşup yapan evladınıza ıslık çalmanın ne kadar saçma olduğuna bir kez daha bakın. Açıkçası kendisini dışarı çıkmadan önce çişini yaptı diye ödüllendirme alışkanlığınızı lise sona kadar sürdürecek gibisiniz. Kendi poposundan pipisinden sorumlu olan oğlunuzu hafife almayın.
rüşvetin hazzı..


7- Nasılsa bir şey anlamıyordur diye yanında konuştuğunuz her şeyi size geri dönüp soruyorsa, artık lütfen kendinize çeki düzen verin. Hem anlıyor hem dilbilgisini inceliyor hem de cümle içinde kullanarak, kendi arşivine stokluyor. Bunu hep yapıyordu ama şimdi basbaya hemen oracıkta uygulamasını yapıyor. Gıybetse gıybet, şikayetse şikayet, şiirse şiir; tüm temalarda sizden aldıklarını o hafta size geri verecek. Sonra da 'aa ne akıllı çocuk nerden biliyor bu lafları hahayt' diyerek kendinizi kandırma tuzağına düşebilirsiniz. Armut hem dibine düşer hem anasını babasını retweet eder, repost eder. Unutmayın.

an be an duyduğunu kaydeden çocuğun yavaş çekimi

Yukarıdaki maddeler 'siz' hitabıyla son kullanıcıya yazıldı gibi dursa da, bizzat kendi şahsıma uyarı niteliğinde yazılmıştır. Metinde herhangi bir bilirkişi unsuru yoktur. Tamamen true story, my story.




26 Haziran 2017 Pazartesi

Çocuk Beslenmesi Hakkında Devrim Yaratmayacak Yazı


Çocuk 'beslemek' sorunsalı, yüzyılların konusu. Oturup burada farklı ve tüm kuralları değiştirecek açıklamalar yapacak değilim. Ancak istikrarlı olduğum yerlerin, en azından benim imkanlarımda ve evdeki çocuk modelinde işe yaradığını sabahın şu kör saatinde anlatasım geldiyse, bıraqın da anlatayım!

Ne zamandır kursağımda duruyor çocuk beslenmesi mevzusu. Çünkü bu konuda yaşadığım yerde öyle yalnızım, öyle takımsızım ki- Türkan Şoray'ın palyaço kostümündeki ağladığı o sahnedeki gibi, sürünüyorum anasınko satanko. Bayramın gelmesiyle, her yerde ulaşılabilir halde olan tüm boyalı şekerlerden, ardından ig'de gördüğüm 'AVM'lerde şekerci istemiyoruz' kampanyasından sonra, bi omuz- yalnızlığımı paylaşmak isteği duydum.

Öncelikle ben aşırı şeker aktivisti bir anne değilim. Öyleleri de var, acaip bayılıyorum. Çoğunuzun tanıdığı, benimse çok yakın zamanda keşfettiğim Devletşah var. Kendisi aslında ünlü blogger, youtuber ve TV programcısı olarak da bilinen, çok yönlü- iç açıcı bir kimse. Ancak herkes gider Mersin'e, ben giderim tersine bi insan olduğumdan, ben onu eşi Barış Özcan'ın videolarını izlerken tesadüfen keşfettim. Şekeri oğullarının hayatından olduğu gibi uzak tutmayı başarmış, bir aile onlar. Hatta, Sufi'nin doğum günlerinde, kocaman bir karpuz(!) pasta hazırlayarak, partiye davetli tüm şekersever junior kitlenin ilgisini 12'den vuran olaylara giriyorlar. Sufi doğum gününde yiyeceği karpuz pastayı günler önceden iple çekiyor, hayaliyle yaşıyor. Yediği içiyle dışıyla 'karpuz'... Karpuzlu bir şeyler değil. Karpuz dilimli, aromalı, kokulu vs değil. Normal hani 'daha karpuz kesecektik' karpuzu. Tarifi şu linkte var.

Kavun ve karpuzdan pasta

Benim şekerle ilişkim, bu seviyede değil. Tümden kesmedim. Ev çocuğuna yedirdiğim abur cuburlar var. Bunlar bir grup sağlıklı atıştırmalıklar; işlenmemiş kuru yemişler, meyveler, kuru meyveler, ev yapımı dondurma, smoothie'ler, nadiren de şekersiz hamur işleri vs.

Bir diğer grupta da gayet sağlıksız ancak 'olabilir' dediğim atıştırmalıklar; çubuk kraker, çok minimal düzeyde hazır dondurma, peti bör bisküvi, bitter ya da bitteri yoğun çikolata, hazır lor kurabiyesi,  işlenmiş kuru yemiş, evde pişen şekerli hamurlular.
En seksi abur cubur


Görüldüğü gibi oğluma radikal bir sınır çizdiğim yok; ancak ortamların parmakla gösterilen annesi (dedikodu anlamında) çocuklarına cips alıp parka götüreni değil, gelen cips teklifini reddeden olarak bizzat ben oluyorum. Şeker bayramında, ikram edilen şekeri kabul etmediğim zaman üzerime yapışan bakışlar filan oluyor. Sosyalleştiğimiz yerlerde, hazır meyve suları yerine sadece 'su' ikram edilmesini isteyince, bir uzaylı görseler ilgi daha az olurdu, garanti.

'Sizin çocuk cips yer mi' dendiğine ben..


Jelibon, şeker, cips, baharatlı krakerler, kremalı bisküviler, şekerli içecekler, meyveli sütler, şerbetli tatlılar gibi yapış yapış 'şeyleri' yemesini engelliyorum. Bunda hiçbir zaman tereddütte kalmadım, her zaman nettim. Sebebi de 'sağlıklı' beslenme değil, kötü alışkanlık oluşturmamak, şimdiden bir damak tadı inşa etmekti. Şuan kendisi 'biz şeker yemeyiz' gibi sloganlarla boy gösteriyor, ancak izin versem o da rengarenk yapış yapış dünyasında aklını yitirir, eminim. Fakat bu zamanla değişecek. Bir gün artık damak tadında bir 'şekerli limiti' oluşacak. Mesela çok tatlı şeyler, ona ağır gelecek. Ya da fikir olarak yanlış bulacak, tercih etmeyecek. Bu bilince ağır ve zor yollardan kavuşacak.


Ben bu bakış açısını kendi totomdan uydurdum. Kimse bilimsel bir yan aramasın. Bu bir inanç. Ancak elbette bu konudaki kıvrak olmayan, net tavrımla ilgili karşıma 'destekçilerden' ziyade, muhalifler çıktı dersem, aybolmaz değil mi kimseye?

  • Nasılsa ilkokulda alışacak.
  • Bir gün senin haberin olmadan harçlığıyla alacak.
  • Sen ne yaparsan boş, zamane çocukları böyle.
  • Ben korudum da ne oldu, bak kola bile içiyor.

Katılmıyorum. Evet belki arkadaş ortamının gazına gelir. Üç beş defa o da alır. Ama devamı gelmez. Bilincine büstü yapıldı çünkü ; 'Biz şeker sevmiyoruz'. Hadi en kötü senaryo olsun, yetişkin bir erkek olduğunda, ekmeğini yer bu aile kuralının. Onun tüm mutfakla olan ilişkisini bile etkiler. Bunu öngörebiliyorum.

Buralar şimdi dutluk ama ileride şeker-cips gibi şeyler yiyen çocuklara, sigara içmiş muamelesi yapılacak. Tamamen bence tabi. Nasıl şimdi eskiden otobüslerde sigara içiliyormuş ya diyip makaraya alıyoruz toplumu, benzer muhabbet boyalı şeker yiyen çocuklar üzerinden dönecek.

Makyajsız şeker

Tüm bunların yanı sıra, ev çocuğunun beslenmesi konusunda 'ne yediği değil, ne yemediği' felsefesi üzerine kurduğum tüm sofralarda, hiçbir zaman tabağındaki tüm köfteleri bitirmesini kendisinden istemiş değilim. O gün hiç sebze yememiş de olabilir, kabulüm. Bazen günlerce yumurta yemek istemediği oluyor, eyvallah çekiyorum. Aylardır balık yemediğini söylediğim herkes çocuğumun gelişimi için evhamlanıyor. Ceviz yiyor, o da okey benim için. Tek önemsediğim sağlıklı şeyler yemiyorsa bile, sağlıksız şey hiç yemesin abi. Aç kalsın, o bile uygun. Yeter ki sağlıksız damak tadı gelişmesin. Canı tatlı çektiğinde, zihninde canlanan şeker katmanları makul düzeyde olsun. Stresini yenmek için abur cubura koşmasın.

Özellikle kreşlerde çocuğunuzla ilgili tabağını bitirip bitirmediği raporlanır. Umrumda bile olmadı. Hatta menüde tavuklu pilav varsa, ve 'yemedi maalesef' şikayeti aldıysam, 'oo güzeeel' diyorum içimden. Beyaz pirinç pilavı ve ne idüğü belirsiz tavuk etinden kazancımız ne? Hiç. Onun yerine iki dilim elma yesin, mutlu olurum ben. Akşam da telafisini yaparım evde.

Kısacası oğlumun ne yediği çok umrumda değil. Ne yemediği, üzerinde çalıştığım bir alan. Yoksa derdimiz yanaklarından sağlık fışkıran bebe projesi oluşturmak değil. Ben ki günü kurtarmak için az mı fakir sofralar kuruyorum, besin piramidini ters döndüren günlerden geçiyorum. Hastalık günleri var... Rüşvete ihtiyaç duyulan anlar var. Kurallarım değişmiyor. En çılgın kaçamaklar bile eser miktarda 'garip yapışkan şeker' içermiyor. Çünkü hedefimiz damak tadı. Hedefimiz kötü alışkanlıklar savaşı.

Sonuç?

Maalesef annem ve ev erkeği hariç kimseyle bu konuda ekip olamıyorum. Ortamda gerginlik rüzgarları esiyor, kaçınılmaz şekilde. Kreş, park, toplu taşımalar, arkadaş buluşmaları... Hatta çocuk susturmak için şeker silahını kullanan doktorlar! Hepsinde 'aşırı takıntılı anne' etiketini tam ense köküme kadar yiyorum. Açıklama yap, rica et, gönül al, yanlış anlaşılıp anlaşılmadığını kontrol et. Hep bu döngü. Fakat değer. Çünkü ev çocuğunun şeker konusunda damak tadı şekillenmeye başladı bile. Kendi doğum gününde dahi, hiçbir pastadan ikinci çataldan fazlasını alamıyor. Bir kez ben müdahale edemeden, ikram edilen jelibondan yemiş bulundu ve onun o çok 'çiğnenme' hissine şaşırması dışında, 'zevk' almadı. Bir daha da marketlerde görmesine rağmen istemedi. 'Bu jelibon muuğğ' diye soruyor, o kadar. Konu kapanıyor. Hazır dondurma veriyorum çok az, ama içine taze meyve koyuyorum. Baskın tat yine meyve oluyor, aslında.

Etrafımızda bir çok iyi gıda var. Hangisini yemek istiyorsa, onu yesin bence veletler. Kendimizi 'yeterince semizotu yemiyor' diye üzmemize gerek yok. İsterse sadece salatalık kemirerek 'yeşil' ihtiyacını karşılasın ama yeter ki ağzı kremalı, yumuşak, şekerli ve asitli tatlar aramasın. Belki günü kurtarıyor ama tartışmasız geleceğe de borç yazıyor.

Sağlıklı beslenmeden şunu anlamasak artık?

Çocuk beslenmesi konusunda okuduğum en iyi kaynağı şuraya not düşmeden de bu yazıyı bitirmiyim. Bu kocaman uzun yazıyı baştan sona okuyanlar olduysa, kalpten bir kahve!








24 Haziran 2017 Cumartesi

Cumartesi Sabahı Çenesi


dipçik gibi temsili

Cumartesi sabahına giriş. Dışarıda mahalle pazarının harıl hurul kurulmalarını sabah serinliğini pencereden koklaya koklaya dinledim. Şimdi saat 06:55, onlar çay faslına başladı. Çay-keyif-sohbet çağrışımlarından bir bloğum olduğunu bir zahmet hatırladım ve parmak ucunda salona geldim.

Bu roman olmaya aşırı özenmiş giriş cümlelerinden sonra, şuanda nihayet blog yazısına bizzat girmiş sayılıyorum. İşyeri çok yoğun. Yorucu yoğun. Eve döndüğümde mental olarak bitmiş oluyorum. Mantıklı şeyler yaptığım söylenemez. Yarı besleyici yarı laylaylom akşam yemeği, uzanmalı oyunlar, sonra sızış. Olsun İzmir'de kendi işimi yapabildiğim için her tür şükür, zikir, fıkıh vs. Bu arada eğer evde tartışmayı hak eden durumlar varsa, koyveriyorum gitsin. Bu sanki karşı tarafa cool şekilde tavır almışım efekti veriyor. Çok şık. Halbuki tartışmaya bellerim dayanmıyor.

İşten sonra zeka seviyem

Bu ara ev erkeği her şeye atarlı. Onun bazen olur. İki lafın belini kıramazsın. Tıkalıdır yollar. Konu kumanda bile olsa bir ergenin ebeveynleriyle kurduğu diyalogları aratmayan, postmodern tripleri olur. Bu dönemlerimiz bizim şuan hatırlamadığım bilmem kaç yıllık evliliğimizde, hep oldu. 3 ayda bir, bazen dört. Bazen 6 ayda bir. İki gün filan onun o trip sürer, bi iki gün daha benim o triplere karşı spam koruyucu tribim. Sürüyor yani. Böyle zamanlarda hep nefes aldığım yer 'boşanırım gerekirse, defolup kendi hayatımı kurarım, erkekle uğraşamam yaani' noktaları oluyor. Gerçi ben de çok matah sayılmam. Birbirimizi uyuzluk kulvarında tamamladığımızı düşünüyorum. Hatta atarlı-tripli halleri saymazsak severim bile ilişkimizi. Yine de ben yıllardır arada, mutlaka uğrayan bu durduk yere birbirine gıcık olma etkinliğini çözemedim. Belki tampondur, koruyucudur. Meğer gizli katil benimdir. Benim yansımamdır. Geçen beni aradı, çalışıyorum. 'Biz ev çocuğu ile markete gidiyoruz, ne alayım' dedi. Mmm dedim, 'elma ve muz al'. Bir süre sonra marketten beni aradı; Beni bi elma ve muz için mi markete gönderiyorsun?

Belli ki bizimki bir yerlerde yine kurt adama dönüşmüş. Bazen bekliyorum birkaç gün sonra transform gerçekleşip normale dönüyor. Bazen de dayanamayıp ilkeli cumhuriyet kadını gibi haklarımı savunuyorum. Fakat gıcık kampanyalar geliştirip, karşısına en leş diyaloglarımla çıktığım da oluyor tabi.
'yoo gergin felan değilim'
Bilmiyorum gardaşlar. Sarılıp alnı kutsayarak 'geçecek gadınım, her şey iyi olacak' diyen o gıcık adamın prenses muamelesi yaptığı karısı yerinde olmayı hiçbir zaman istemedim ama, karısına nadiren de olsa tripli davranan erkek modeline hiç dayanamıyorum. Birkaç gün bile sürse, tüm diğer iyi günlerimizin üzerine sifon çekebilirim. Şuan. Yarın ne hissederim bilemedim. Çünkü aslında Memet Aslantuğ ve Arzum Onan konforunda ilişkimiz var. Hatta Hülya Avşar ve Kaya Çilingiroğlu'nun boşanmadan önceki halleri kadar da istikrarlıyız. Müh müh müh.

Yine de çıkardığım sonuç şu. Bence bu ara canı sıkkın, bir şeylere. Benimle bunu konuşacak kadar ciddiye almamaya çalışıyor, o canını sıkan şeyi. Ama içeride kaşındırıyor mesele. O da doğal refleks olarak tahammülsüzlük ve memnuniyetsizlik komplikasyonuyla, şahsı kurt adama dönüştürüyor. Normalde gıcık olmadığı şeylere tepki gösteriyor. Sesinde hırıltı baş gösteriyor. Tüy döküyor. Kabızlık oluyor. Kendi türünün devamı olan küçük canlıya espirili yaklaşmıyor: 'atlama, zıplama, kafanı çarpıcaksın, öyle oyun olmaz' gibi düz yaklaşımlarda bulunuyor.
Günü kötü geçmiş ebeveyn için aşırı stres kaynağı (zıplayan çocuk)
Bu gibi durumlarda şahısa 'git sen biraz takıl' gibi komutlar vererek, enerjisini söndürmesi için dış ortama yönlendirmek en iyisi. Ya da uzun zamandır uykusuz kaldıysanız, erkenden sızmak ve evin içinde kendisiyle asgari seviyede görüşmek de hoş. Belki de siz uzaklaşır, bir yerlere gidebilirsiniz. Bu da iyi gelir.
'Hayat karışıksa, patlat bira'

Ancak konu ilişkiniz ya da sizinle ilgili asla değilse, karşı tarafın kendi içinde yaşadığı içsel huzursuzluklar sebepliyse, 'nedenn niçinnn niyeee' diye şahsın üzerine gitmenin hiç faydası yok. Bırakın özgür, agresifliğini kar topu gibi kendi alanında sağa sola çarparak yaşasın. Şuan düşündüm de, aslında ilişkiler-evlilik bu açıdan zor. Sürekli iç dengeni koruma garantisi vermen gerekiyor. Mutsuz olmaya mola yok. Mutsuzsan, karşı taraf kokusunu alıp, bencilce 'nedennnn niçinnn niyeee' diyor. Ben böyle anlatıyorum ama, belki bir tek bizim ilişkimizde bencillik bu kadar hardcore? Belki sizler mutsuz dönemlerinizde, eşlerinize karşı iradeli şekilde makulsünüz; onlar da size makul? Uçan Adam Sabri Sendromu sadece bizde mi var? Hıığ?

Sabri

Aa bu arada geçenlerde Mızmız'ın yazısını okudum. Öyle eş hiç görmedim. Meaşallah evladım.

10 Haziran 2017 Cumartesi

Evde çalışmak - Ofiste çalışmak




Halk arasında evde çalışmak denildiğinde akla ilk önce 'pijama' geliyor. Pijamalı yaşam 'rahatlık' diye bilindiğinden olsa gerek. Evde bir eylemde olmak illa 'ohh pijamayla takılmak için bir fırsat işte mehmehmeh' şeklinde bir vizyona tabi tutulmakta. Bizim gurmeliğimiz bu yönde. Evlenmeden önce flört halinde olan gençlere 'ne gerek var kafelere, gelin evde çayınızı için, mis gibi' diyen anneler gibi. Bir arkadaşına oturmaya gittiğinde eline hemen bir 'pijama altı' verilmesi gibi. Evde çalışmayı yol yok, yemek yok, kravat takmak yok, makyaj yapmak yok; rahatça osurmak var, gönlünce kaka yapmak, sarımsaklı yemek yiyebilmek var- zannediyor olmak, yaygın bir davranış.

henüz ağı sarkmadıysa misafire verilebilinir pijama altı


evde çalışma kostümleri

Ben de her zaman evden çalışmanın çok daha verimli olduğuna kendimi inandırmış olsam da, kimbilir beynimin hangi yerinden salgılanan sıvılar nedeniyle bir ofis ortamında olmakla, evde çalışma karnesini asla aynı performansta veremedim. Pijama rahatlığında olmak, bende ilham kaybettirdi örneğin. Gevşek ve çok bulanık konsantre ile çalıştırdı beni. Şuanda çalışıyorum, kuru fasulyeyi pişirmeyeceğim, tuvaleti ovmayacağım, şu telefonu açmayacağım diyemedim. Halbuki dışarıdan baktığımda evden çalışmak, çok tasarruflu-inanılmaz ufuk açıcı-stresten koruyucu-tamamen iş odaklı duruyordu. Ancak benim senaryo öyle gelişmedi.

Ofiste çok daha verimliyim. Bunda belki 'elalem ne der' felsefesine sadık olmamın payı olabilir. Giyinip kuşanıp, tüm kendi hayatıma dair sorumlulukları bir kapının ardında bırakıp, ofise doğru yol almak, dünyanın merkezine seyahat gibi, işin ta kendisine odaklanmamı sağladı. Hep dedikleri gibi, sorunları 'şu kapının arkasında' bırakmak değil bak. Ben direkt kendi evimin kapısından sonrasını iş görüyorum. O evden çıkmak ve toplu taşımalara binmek de işin bir parçası. Çünkü ilginç bir şekile toplu taşımalar da işe odaklanmayı sağlıyor.
'kariyerine odaklanarak yürü gızım dik yürü'


Yapılan araştırmalar, halk arasına karışmayı, eshotlarda çürümeyi, metrolarda başkasının osuruk kokusuna maruz kalmayı insan psikolojisi için faydalı buluyor, biliyor muydun? Hatta evde çalışanlar için bir makale yayınlanmış, diyor ki mutlaka evden çıkın, sabah yürüyüşü-koşusu yapın, insan görün. Olmadı bi markete, pazara gidin. İnsan yüzü görmek, bizleri uysallaştırıp konuya odaklıyormuş. Daha uyumlu olmamıza, genel ritme ayak uydurmamıza yardımcı oluyormuş.

'kapı tam buraya denk geliyor, ilk ben bincem'

Bu açıdan bakıldığında, ofis ortamında çalışmanın bazı davranışları, evde pijama rahatlığının 'stresten koruyuculuğu' ile yarışır. Bakın çaktırmadan terapi gibi gelen davranışlar:

'Oğlun nasıl oldu?'

Birilerinin dizi gibi senin hayatını takip etmesi, ya da senin takip ediyor olman, bir şekilde 'online' bir efekt veriyor. Ofise girdiğinde, geçen gün hasta olan oğlunun nasıl olduğunu sormaları, sen farkında olmadan bir 'connection' hormonu salgılıyor. Bu örnek çoğaltılabilir; 'Halan nasıl oldu, dizinin ağrısı ne oldu, kayınvalidenler sahiden geliyor mu, kocanla barıştın mı, hatun hediyeyi beğendi mi?'


Kişileri eleştirmek yerine sistemi boklamak

Müthiş bir terapi. Bir araya gelip, yolunda gitmeyen ya da zor giden, canını sıkan ne varsa, özeleştiri yapmak yerine kısa bi sistem eleştirisi yapıp, canına can katmak. Bir duş almak kadar rahatlatır. Toplu ayin töreni gibi. Her ne kadar sorunun başka şeylerde olduğunu bilsen de arada böyle sistem boklamak harika bir beyin sporudur. Bu spor tek başına yapılmaz yalnız. Birlikte, üçlü beşli gruplar halinde bir öğle molasında, kahve arasında yapılanı iyi gelir. Konu çöplerin düzenli olarak boşaltılmıyor oluşu bile olsa, mevzu asla temizlikten sorumlu görevliye değdirilmez. Konu sistemdir, sistem boktur, sistem dart tahtasıdır, oraya o oklar fırlatılacaktır.

Var gücünle 'çok yaşa' ünlemi

Çok kuvvetli bir yöntem. Ofiste dayanışma, uyum, dahil olma ve bu ruhun işlere yansıması açısından bakarsak, aşırı performans yükselticidir. Biri hapşırdığında 'çok yaşa' yapıştırmak, yemekte birini gördüğünde 'afiyet olsun' patlatmak, hasta birine 'geçmiş olsun' kartını kullanmak, inanılmaz iyi hissettiriyor. Tabi karşılığında sağol, hep beraber, gel beraber afiyet olsun gibi olaylar filan da işin içine giriyor, işte orada minik tatmin edici bir toplum oluştu bile. Olayımız toplum yaratmak görüldüğü gibi. We need toplum yani.
'Çok yaşaaaa hayatııııım'


Toplantılar

Toplantıları çok gerekli buluyorum. Çünkü nedense herkeste canını kurtarırcasına aklına eseni önerme hali oluyor. Ve bunu gerçekten önemsiyorum. Orada belki 'boş ve işe yaramaz durmamak' motivasyonuyla, insan sadece dinler pozisyonunda duramıyor; ve basit de olsa her öneri, napıyor; bir canlanma, toplantı piyasasında nabız artışı, titreme ve kendine gelme hali. Evde var mı bu nimet? Yok. Anca aklına çok çok iyi bir fikir gelecek de uygulayacaksın. Bekle babam bekle.
'Farkettiysen ben de iki kere söz aldım toplantıda cınım'


'Regl misin' sorusu

Regl misin ya da regline ne kadar kaldı sorusu, çok mühim. Kadınlar arasında bazen 'ay ödemim var, bu ara canım çok tatlı istiyor, ya gızlar moralim bozuk' söylemleri olduğunda, konuyu regle bağlamak ve sorunu reglde aramak bir şekilde yine 'toplum tarafından onay almak' anlamındadır. Bu demektir ki seni anlıyor ve destekliyorum. Aslında sen iyisin de çevren kötü; ödemin filan yok, öküzöldüren gibi yemiyorsun ya da moralini bozacak bi olayın yok- işte reglindendir. Her şey iyi her şey güzel. İnanın evde çalışırken tepenizde asılı duran o moral bozukluğu, ofis ortamında saat 10:30 hadi, bilemedin öğle yemeğinden sonra çekip gidiyor. Çünkü toplum!
'Her ay regl olan, oldukça bunu paylaşan ofis gadınları'


'Maaşın kaç senin' dolu gözlerle bakmak

Sen buna katılır mısın bilmiyorum ancak başkasının maaşını merak etmek de motive artırıcı yöntemlerden biri. Yeni gelen kaça anlaştı, şu departman ne kadar kazanıyordur gibi akla uğrayan bazı ziyaretçi sorular, kişilerin kendi kazancı yani dolayısıyla kariyer planı, hatta günlük ajandasına kadar olumlu etkiler gösterebiliyor. Tabi haksızlığa uğradığını düşünen varsa, performansını düşürüyor da olabilir. Ancak üzülmeye gerek yok, bu durumlarda da derman yine toplum. İki öğle yemeği sohbeti, bi kahve molası gıybeti. Tamamdır. Ya da en kötüsü metroda size çok benzediğini düşündüğünüz o hatunla selamlaşırsınız, alın size bir çeşit dayanışma.
Maaşı kaç bunun?


'Dediğin gibi...'

Ofiste sohbet esnasında, birbirinin fikrine katıldığını sembolize eden '..dediğin gibi..' kalıbını kullanmak ya da başkalarının bunu kullanması. Bu kalıp nasıl birleştirici bir güç anlatamam. Genelde zıt fikirler havada uçuştuğunda, iyi niyet de varsa, konuyu bağlarken, mutlaka bu kalıbın birleştirici gücünden yararlanıyor, yazı dilinin asla vermediği samimiyeti yakalıyorsun. 'Ben bu işleri haftaya kadar hallederim ancak dediğin gibi olursa, süreyi esnetiriz, hallederiz ya'.. 'Bu tip uygulamaları sevmem fakat dediğin gibi bu iş için gerçekten çok kullanışlı oldu yau'.. 'Dediğin gibi kolay oldu. Zor olur diye endişelenmiştim'

Ayrıca bu 'dediğin gibi' kalıbı, 'ben demiştim' ekolünü bitiren, inanılmaz sempatik bir kullanımdır. Bunu da söylemeden geçemiycem.

***

Bu liste daha uzar gider. Ancak tüm bu yazıdan alınacak anlamlı bir mesaj yok.  Öyle şeyler okumak istiyorsan, JaponKedi'nin para para para kategorisine mutlaka göz atın derim. Ufuk ve iç açıyor.

Bu yazı daha çok 'baksan şikayet edecek çok şeyin var ama nasıl yokmuş gibi davranırım' diyor. Evden çalışmanın sanıldığı gibi batılı bir yanı yok, eşek-altın semer ilişkisi diyor. Bir şekilde benim gibi 3 sene evin kapısını çekip gidememiş birinin yazısıydı, elbette aşırı kişisel- diye de eklesin.

Yine de hayat gelişmek üzerine, bakarsın bambaşka şeylerden motive olacağın, ilham artıracağın, kendini besleyeceğin günler de olacaktır- da desin.
İlham


İyi kahveler. Şuan pazar sabahı saat 06:50. Kahve bana gelsin.

3 Haziran 2017 Cumartesi

En çok kim yoruluyor? Çalışan mı çalışmayan mı?


Konu yine aynı klasmanda: Analık.

Çalışmak ya da çalışmamak. Şimdilik işin bu kısmını bir kenara koyalım ve hep beraber yorgunluk-yorulmak-yorulayazmak-yorgunsamak gibi konulara bir dönüp bakalım.

Beyinde asılı duran 'yorgunluk'

Kendimle yaptığım önceki etütlerde anneliğin meğerse kutsal bir şey olmadığı konusunu işlemiştim. Temamız, sorumluluk almaktı. Doğumdan itibaren uzanan sorumluluklar listesi, o listelerin update edilmesi, her ne kadar eş/kreş/anane-babane gibi kanallara bölünse de kontrol merkezinin 'anne' organında toplanıyor olması, bizim fon rengimiz olsun. Bakınız buraya kadar olan kısımda, çamaşır yıkamaktan, yemek pişirmekten, bok temizlemekten filan bahsetmedim bile. Yani siz sarayınızda yaşayan bir leydi bile olsanız, sorumluluk sahibi olma zorunluluğu sizin kaderiniz.

Yorgunluk loading... Şimdi her şeyi bu fon rengi üzerine çizmeye başlayalım.

Anne ve baba olmanın tüm sorumluluğu Kemalettin Tuğcu öykülerindeki gibi 'doyurmak, sıcak tutmak, yatacak yer bulmak' değil. Anneannemin zamanında da böyle değilmiş. O zaman da 'eğitimli bireyler olsunlar, kendi ayakları üzerinde dursunlar' alt motivasyonu ile kırbaçlıyormuş analar kendilerini. Zira anneannemin 7 kızını o fakirlikte kendi deyimiyle 'meydana çıkarabilmesinin' başka motivasyonla imkanı yok. Fakat tüm bunlar 'sorumluluk almak, kendine borçlanmak, kafada 4 bin tilki gezdirmek' kategorisiyle zihnimize yorgunluk parkesini baştan seriyor zaten. Yorgunluk % 65 loading...

Bakın buraya kadar hala çamaşır yıkamak, yemek pişirmek ve bok temizlemekten bahsetmedim.

Bizim neslin anneleri ise, daha farklı. Uzmanların kırbaçlarıyla hepimizin ödü totosuna karışıyor. Uyku, beslenme, oyun, aile içi iletişim gibi tamamen bize ait alanlarımızı bir sürü uzman quotes'ları doldurmuş, en rahat olmamız ve en çok keyif almamız gereken anlarımızı şüphe/tedirginlik/koltukaltı terlemesiyle bölüşür olmuşuz. Yorgunluk %85 loading...

Şöyle doya doya oğlumla uyumam (yoksa uyku eğitimi yok mu), beraber keyifle bir şeyler yememiz (organik mi o yımırta?), kafamıza göre takılmamız (montessori oyunları lütfeen) anneliğimin anca 3. yılında mümkün oldu. Tabi karşıma 'çok kasıyorsun, ben rahatım o konularda' diyen argadaşlar da çıktı. O rahatlığın da, aslında rahatlık olmadığını anlamak için biraz dikkatli bakmak yeterliydi.

'Ben çok rahadım'

Kafamızda doğrular, yanlışlar, ön yargılar, elti deneyimleri, fenomen görselleri, komşu fikirleri, kayınvalide görüşleri çınlıyorken, nasıl yorgunluğumuzu atacağız?  Çocuk büyütme serüveninde yorgunluğu çalışan-çalışmayan anne yelpazesinde değerlendirmek, çok boş. Bir kere her çalışan anne modeli bir mi?

Sevmediği işte çalışanı var, mutsuz evliliği olanı var, işten eve iki saatte ulaşanı var, çocuğunda sağlık problemi olanı var, kendi sağlık sorunu olanı var, hiçbir aile desteği görmeyeni var. Başka? Bayılarak işe gideni de var, o işteyken çocuğu cillop gibi takılanı, işten eve hop 15 dakikada ulaşanı, hafta sonları free olanı, akşam yemeğine hazır konanı, temizlikçiye bütçe ayıranı.

Her çalışmayan anne bir mi?

Evde çok çocukla yardımsız olanı var, üzerine bir de hasta-yaşlı aile üyesi bakanı var, kocası kendisinden mükellef ev hanımlığı bekleyeni, 4 çeşit yemek alternatifi görmeden sofrada surat ekşiteni var. Başka? Ekonomik sıkıntıda olmayıp, çocuklarla keyifli aksiyonlara girebileni var, tatillere gidebileni, bunları instoşa yükleyeni, çocukları başka aile üyesine emanet edebilip cilt bakımına uçabileni, hatta kreşe gönderip tüm gün evde rahatça işlerini halledebileni var.

'İşkur'a başvurdum janım yaa, çalışmayan hala olmak çok zor'

Milyonlarca farklı konum, mod, ortam. Bir örnek vereyim. Kıbrıs'ta üst katımızda, tek kişilik dairelerde bir aile yaşıyordu. Çocuktan sonra kadın kişi çalışmayı bırakmak zorunda kalmıştı ve durumları pek parlak değildi. Bir gün ben bir şey için(neydi hatırlamıyorum) ev çocuğunu da alıp, evlerine ziyarete gitmiştim. Bizimkinden 1 yaş büyük oğlu var. Yaz sıcağıydı. Abi o Kıbrıs leş sıcağında o evde klima yoktu ve bunun ne demek olduğunu hiç Kıbrıs yazı yaşamamış olana anlatamam ben. Kadın o halde, hamileydi üstelik, o toddler kıvamlı bebesine, tek kişilik dairelerinde bakıyordu. Bu da çalışmayan anne ve 'kim daha çok yoruluyor' sorusuyla incelenecek gibi değildi durumu.

Yaani, çalışan anne-çalışmayan anne yoktur bence. Hayatlar vardır. Bazıları için hayat biraz kolay olabilir; bazıları için daha ağır geçer. İki elimiz kanda olsa alışırız bak hayatımıza, bu da var. Ama yorgunluk? Kim daha çok yoruluyor, bilemem. Ama daha az yorulanı, kesinlikle severek eylemde bulunanlar. İşe severek giden, evde severek kalan... Sevmek, istemek, ihtiyaç hissetmek. Bu durumda, konu hakkında ahkam kesen, çalışırken çalışmayana- çalışmazken çalışana beylik sözler söyleyen gadınlara gadınlarımıza kulak verirken, oradan yalınayak kaçasım geliyor.

Çalışmaya başladığımdan beri hiç yorulmuyorum ben. Yavruma akşam taze enerjimle kavuşuyorum. Şanslıyım ki yemeğimi pişiren bir eşim var. Hatta doğru koordinatları girersem, hafta içi temizliği de halleden. Annem var, yavrum hastayken ona bakan. Şuan inanın tek vazifem, hayatımdan zevk almak. Daha ne olsun?

Kısaca; çalışmazken evde daha çok yoruluyordum. Daha tembel ve eylemsiz olmama rağmen. Çünkü yorgunluk beyinde asılı duran o kaostur (bakınız ilk görsel) Mutfak tezgahı da her an pırıl pırıl olmasın bi zahmet.

Yorgunluk gahvesi evladım



31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir çarşamba biterken


Nihayet en büyük derdimin katlanmamış çamaşırlar olduğu günlere geri döndük. Şuan bebe içeride mışıl mışıl uyuyor. Acısı dinsin, onu oyalasın diye günde 445 saat çizgi film izlediği için, bu akşam ekransız- yarı oyun- yarı sarılmalı, tatlı bir gün finali yaptık. Hatta instoşdan takiplediğim pastoral beslenen hatunlar duysa, kederlerinden kusarlar ama eve pizza söyledik, hasta çocuğa yedirdik. Çünkü acılarından sonra bebemin iştahla bir şeyler yemesi hepimizin boynunun borcu. İki dilimi sevinçle coşkuyla yedi. Bir dilim ısırıp, salonun ortasında yerli dansı yaparak kutladı pizzasını.

Çocuklu hayattan sonra iş yaşamında kazandığım üstün güçler konusunda, hala aynı fikirdeyim. İşin garip yanı, evdeki kaos (belki kafamdaki?) beni nasıl dövüyorduysa, o kadar stresli/yoğun ve patronların 'bugün halletsek çok iyi olur G. hanım' dediği bir ofis ortamı bana kısırlı börekli piknik gibi rahatlatıcı geliyor. Bellerimin ağrısı, omuzlarımın sertliği geçti. Akşam evde buluştuğum ailemle raks eder oldum. Hele bir de bebenin gündüzlerini tam da idealimdeki gibi bir düzene geçiriyorken şu aralar, yeniden aynalarda cildime bakıp kafaya takabilirim. Öyle bir sorunsuzum, öyle bi serseriyim. Mutluluk bu olsa gerek. Cildindeki gözenekleri dert edinmek. Batıklarına ağlamak. Ya da her gün çorap değiştirmekten sıkılmak.

Çalışırken hissettiğim


?


Dünyanın aslında küre olmadığını iddia eden, flat earth muhabbetlerine ne diyorsun? Valla biz başta totomuzla tısladık ama sonradan bizi bu konu bir sardı? NASA'ya verip veriştiriyor, aya adım atmanın fake olduğunu geçtim, evren diye bir şeyin bile belki de var olmadığını gonuşuyorlar gız! Hatta o kafayla izlediğimiz tüm klasik uzay filmlerine dönüp bakınca (Gravity, Interstellar vs.), hepsinin dünyayı kurtarmayı konu edinerek tıpkı Hristiyan propagandası yapan Hollywood filmleri gibi NASA alkışçıları olduğundan dedikodu ediyorlar.

Sen de mi ayaksın yoksa
astronot sektörü?
Şeytan çıkarma filmlerinde konuyu hep Hristiyan dindarlarıyla çözerler ve finalde tanrıya 1, şeytana 0 puan derler ya. Onun gibi. NASA da sanki toplumlara, kitlelere, nesillere forwardlanan bir kült kurum gibi sanki. Dinin uyuşturması gibi, uzay bilgisiyle de bizi sakinleştirerek uyuşturmuşlar gibimsi. Tabi bunları konuş konuş, elinde patlıyor. Gel de üstele. Nasıl kanıtlayacaksın, kime kanıtlatacaksın? Anca birkaç kuzen, eş, dost ortamında sabahlarken iyi malzeme çıkar. Sonrası yine pazartesi sendromu. Dünyanın yuvarlak olmadığını öğrenmeye hazır mıyım bilmiyorum. Bu bence dünya tarihinin en büyük magazin haberi olurdu.

Hangisi beni korkutur düşünüyorum. Koskoca bir evrende herhangi bir gezegenin herhangi bir canlısı olmak mı... Yoksa yalnızca bir kara parçasındaki tek evren olmak mı? Gökyüzü bile sınırlı. Tıpkı Truman Show gibi.


Bundan gayrı her gün notlar almak isterim hafiften şuralara. Gün sonu raporu gibi. İşalağ evladım.

Oğlumun Öpmek İstediğim Davranışları

bakışı öpmek İnsan evladı, çok emek verdiği her ne ise; köpek, tavşan, hırbo sevgili, aile, ders, iş ya da çocuk- verdiği emeklerle sev...