Aklımı Kurcalıyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aklımı Kurcalıyor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2019 Pazartesi

Hangi kafada hissediyorsun?


Motivasyon önderleri 'hangi yaşta hissediyorsanız ordasınız hanımgızlar' diyedursun, hayat daha çok 'hissettiğin kafa' meselesi.

Bu cumartesi akşamı kendimi 25 hissediyordum. Evden uçar adımlar, güzel saçlar ve şehirli havalı genç gadın imajımla çıktım fakat Nurseli İdiz'in alkolik hali olarak geri döndüm. Kafayı yastığa bastırdığımda saat sabahın 4'üydü. Uyandığımda sabahın yedisi. İçtiğim 5 bira (evet yıllardır ilk kez oluyor böylesi) yanıma gayet kar kalmıştı çünkü gecenin yavşak neşesi- kafa güzelliğiyle uyandım. Spora hazırlanması gereken ev çocuğuyla lahmacun temalı bir masal uydurduk ve ilk kez kendisine haşlanmış yumurtasının tamamını bitiremediği için kahvaltıda kek yeme izni verdim.

Ev erkeğiyle sıpası spor için yola çıktıklarında saat 9 olmuştu. Annem de bizdeydi, hazırlanıp metroya doğru çıktık. Bu kadar saçma bi geceden sonra, Sağlıklı Yaşıyoruz ekibinin çatır çutur sağlıklı yaşıyos yhaa etkinliğine gitmek fıkraların fıkrası bir durumdu. Aslında bu etkinliği çoook uzun zamandır bekliyorum. Aylar öncesinden ajandaya notu alınmış, o günle ilgili heyecanlar kavanozlanmıştı. Kısmen kendilerine bazı ifadelerinde 'katılamıyor olsam bile' yaptıkları işleri seven, gözümdeki 'devrimcilik' klasöründe önemli sıfatlar yüklediğim insanlar. Fakat yine timing hatası işte- İzmir'e nadiren gelebilen ev erkeğinin abisi+hanımı ile yine ev erkeğini dinlemeye gitmek için olabilecek en uygun geceydi çünkü. Biranın tepemizden adeta yağdığı, herkesin kafası güzelken, sohbette sıra bana ne zaman gelir acaba diye kısa bir sessizlik anını kolaçan ettiği, anca bir yılbaşı gecesinden beklenebilecek dozda eğlenceyi ihtiva eden (fakat planlansa asla olamayacak) bu anı kaçıramazdım. İyi de ettim.

Yüksek kafam, öğlene kadar sürdü. Konuşmacıları dinlerken, korktuğum başıma gelmedi, odaklanmakta sorun yaşamadım. Yine de tüm etkinlik boyunca kalmayı göze alamayarak, hıncahınc kalabalıktan kendimi sıyırıp bonboş Konak yollarında güzel havanın biraz tadını çıkardım.

Kafam hala düşüşe geçmemişti. Bu kafa neydi, onun üzerine biraz düşündüm:

Uykusuz kalınmış, gülme eylemiyle kafa içi tamamen boşaltılmış, arada akla geceden kalma espiriler geldiği için surata yerleşip kaçan belirsiz sırıtış, yeni boş espirileri türetmek için duyulan arsız istek, yürürken ayakları hafif yere sürüş, omuzlar düşük (rahatlık ve boşvermişlik) ve nasıl oluyorsa her hangover'lıkta yaşadığım gibi cildim pürüzsüz-canlı-görkemli (ne alaka bilemiyorum- bira?)!

Bana aşırı tanıdık. Hatta 20'li yaşlarım tamamen bu 'kafa' modunda geçmiş. Orada korku, kaygı, acele etme hissi yok. Hayatın tadını çıkardığın değişik bir yer. Eğer antidepresanlar bu işe yarıyorsa, değil ben tüm toplum- canını seven herkes kullansın.

Tabi hayatı bu kadar berrak, sevgi dolu ve gülme odaklı görmek için daha az yıpratıcı bir yol bulmalı. Çok uykusuzluk be. Bir de bira insanın bütün ağzının tadını bozuyor. İstikrarlı kullanımı da pek anlamlı değil. Hele ki 'ilerleyen yaşlarda' uykusuz bırakılan beden- faturayı çok kötü kesiyor. İki gün geçti, hala mallığımı üzerimden atamadım. İki eğlenmenin astarı yüzünden daha pahalıya gelmesi? (bel ve boyun ağrıları, hafıza kaybı, para düşürme, işleri boş verme, yaşarken ölme, ipe un serme)

Yine de.. Olumlu tarafından bakmaya devam edersek- Sadece ben değil yakın çevrem benim bu 'salmış' halimden memnun. Ev erkeği beni pervasız ve çekici buluyor. Ev çocuğu için her zamankinden daha eğlenceli bi 'eşlikçi' haline geliyorum (çünkü içimden geliyor), tabi ki memnun. Annemle ilişkimde bile esniyorum. Mesela akşam, ev çocuğu uyuduktan sonra izlesin diye film ayarlamıştım. Açamamış filmi. Hem de çok salak bir hatadan dolayı, yani dolu dolu 'salaklık' diyebileceğim türden bir hata. Yanlış kumandaya basmış (!!!!!!) Anneme karşı tahammülsüz olan halimin asla yapmayacağı şekilde; bu duruma güldüm. Sanki annemin başka gızıyım. O da hissetti bendeki rahatlığı, etkinlikteyken birlikte olduğumuz süre boyunca birbirimize komik anlarda gizlice dirsek atıp, kulaktan kulağa espiriler ürettik. Genelde annemle 'yakın' ilişki kuran değil; onu eleştiren, hatalarını yakalayan domuz evlat rolünü üstlenirim. İşte böyle hafif olduğum anlar dışında.

Esnekliğime son örnek olarak.. Bana yılbaşı hediyesi olarak bot almak istiyor. Etkinlik sonrası YKM'de biraz model görelim dedik. (bunu kabul etmek bile benim için esneklik, çünkü ben model bakmam- çok çok çok aşırı lazımsa girerim- uygun fiyatlısını alır çıkarım) Bir bota kaç lira verirsin? Ben 200-250'den fazlasını vermem (max yani) Fakat tarzıma uygun, güzel botlar genelde 500-600 fiyat aralığındaymış (çüş)- piyasayı hiç bilmiyorum. İnanır mısın o kadar light bi ruh halindeydim ki neredeyse alacaktım akhdkfh :D Yarısını da ben ödeyecektim. Son anda içimdeki cimri 'başka yerleri de gezersin sonra gız' dedi de durdum.

Diyorum ki bu kişi benden farklı biri değil. İçimdeki bir 'mood' sadece. Bu kadar yaşam kalitemi yükseltiyor, beni dolaysız şekilde 'öze' götürüyorsa- onu nasıl organik olarak ortaya koyabilirim? Salmış halimle, kendime glütensiz beslenmeye bile gerek kalmadan şifa yağdırdığım garanti. Doğru beslenme, doğru egzersiz, doğru kariyer gibi beklentiler bu terazide çok gevşek kalıyor. (tabi ki mutlaka gerekli)

Özetle, hangi yaşta hissettiğim yerine hangi kafada iyi olduğum bilgisini çözersem yeminle tanıdığım en zengin, mutlu, başarılı, fit ve güzel insan benim.

Sen peki? Senin hangi kafan daha güzel? Hangi kafada hissediyorsun?

(galiba başka bir şey anlatmak için gelmiştim ama konu burada sona erdi. kusura bakma, çılgın gecenin yankıları beynimde sürüyor. yankı kı kı)

22 Kasım 2019 Cuma

Hafta sonuna girerken, beğeni meselesi.


Ozan Açıktan'ı duyan? Ben ilk kez Silsile ile duydum. Filmi iyiydi!

Noir film deniyormuş bu türe, sinemacı ağzıyla. Oyunculuklar, hikaye, diyaloglar, kafamın bastığı kadarıyla çekim teknikleri filan şoh hoştu. Gel gör ki filmin en büyük hatası yerli film olmasıydı. Çünkü yönetmen ağzıyla kuş tutsa, zor.

Belki benim beğeni eşiğim düşmüştür. Birçok yerli işi baya hayranlıkla seviyorum. Bir bakıyorum yorumlara, sanki sanatçımız teröristlik yapmış, vatana millete hainlik etmiş. Hiç doğmasaymış hatta, o filmi çekeceğine keşke geberseymiş.

Ama şüpheliyim, benim gerçekten insanlara tahammül eşiğimle beraber 'sanat' sepet işlerini beğenme eşiğim de düştü galiba ya. Çoğu şeyi beğeniyorum ben? Çok linç yiyen birçok youtuber'ı komik buluyorum, böyle ağzım gevşek dinliyorum?

Bir de yaş ilerledikçe şey başladı.. Tipim aslında eskisine göre yaşlı, formsuz, bakımsız, cildim kötü ama kendimi çok beğeniyorum ksjahkjsfg. İyisin gız diyorum, yarım yamalak taranmış saçlarıma bere geçirirken. İç kısımları sıkılığını kaybetmiş bacaklarıma tayt geçirip - üzerine bol gömlek giyince filan, kendimi baya karizmatik genç kadın gibi görüyorum.

Yaşlandıkça teyzeler yolda osurmaktan çekinmiyor. Galiba gidişatım o yönde.

Herkese iyi hafta sonları.

Not: Blogger röportajlarına hafta içi kaldığı yerden devam. Hafta sonları röportaj olmasın. Bekleyen gönüllü blogger dostları için de sorular pişmekte!


her şeyi beğeniyöm



17 Eylül 2019 Salı

Sosyal medyaya anlatma isteği...


Ortaokulda, best firendimle bahçede kol kola salınırken, ona şöyle dediğimi hatırlıyorum;

'Okuduğum kitabı bir başkasıyla paylaşamayacaksam, o zaman anlamı ne?'

Bunu düşünürken; blogger'dan habersiz, link vermekten uzak, görsel iliştirmeksizin- tam da şu an burada yaptığım şeyi kastediyordum. Bir duygu, fikir, analiz, yorumun benden veri olarak çıkıp başkasına ulaşması, o kişiden feedback almak ve o 'şey' üzerine etkileşim ortamı yaratmak.

Düşünsene, hayatında ilk kez Demi Moore'un 'ghost' filmini izlemişsin. Sene doksanlar. Türk televizyonları, filmin gönüllü elçisi gibi, her hafta filmi yayınlıyor. Ve o zamanlar Patrick sana hiç de antipatik gelmiyor. Whoopi'ye sanki öz halanmış gibi bayılıyorsun. Filmi, ergen-çocuk  halinle ilk kez seyretmişsin, döşüne yerleşmiş ergenoviç hormonlarınla, içeriğindeki cinsellik kapalı halde sunulan bu ölümden sonraki aşkın ve onunla paket halinde gelen şarkının, odandaki duvarın boş kalan yerine 'Sam and Molly, forever' yazdıracak kadar seni etkilediği o sonbahar akşamını düşün. Bu etkilenmeyi, en yakın arkadaşın ve onun arkadaşları, sonra onların ortak arkadaşı ve komşunun bizden biraz daha büyük kızıyla paylaşmadan, bünyende tutamıyorsun.

Paylaşmak, seni kaşındırıyor. Çünkü anlamalısın: Bu filmden payın ne? Seni neden etkiledi, sana ne hissettirdi, seni hangi yerinden yakaladı, sen olsan napardın, sana o saç yakışır mıydı? Konu hep ben. Beni, bir yere- birilerine anlatmak. Belki taş devrinde yaşasaydım, o gün çıktığım avdan sonra, nasıl dötüm dötüm tırstığımı ifade etmek için tek göz mağarama bir şeyler çizerdim; ama 90'larda- izlediklerim, yaşadıklarım, okuduklarım ve düşündüklerimden kendime bir 'network' yaratma çabasıyla, anlatıyor, daha çok anlatıyor, bazen bunları kağıtlara yazıyor, günün sonunda kendimi ortaya koyuyordum.

Geçmişten bugüne, hem yazının hem de matbaanın gelişmesinde, mahallecek korkmuşlar. Şeytan işi demişler, bizi günaha sokar, aman ha demişler, bu işten zararlı çıkarız. Yüz yıllar sonra, kaydetme- yayınlama ve kitlelere bunu ulaştırma işi çıkmış. Mahalleli herhalde aklını yitirmiştir. Radyo ney gız, tööbe?

Benzer bir mahalle korkusunu cep telefonları ve onu hızla takip eden dijital medya ile yine yaşamışlar. Kör eder, topal eder, yuva yıkar demişler, aman ha şeytan işi. Tabi, sonra tüm mahalleli 'facebook' ile tanışmış :D

Konu, anlatmak. Şeytan içimizde. Şeytanın sadece, kullandığımız plaftormla teknik bir ilgisi olabilir. Sosyal medyaya gelince; elimizdeki tüm dijital alanlar bizim kendi medyamız. Mahallemiz... Etkileşim alanlarımız. Hepsi aynı amaca hizmet, dolayısıyla biri diğerinden daha şeytan işi değil. İstersen sadece LinkedIn'den makale yayınlıyor ol, istersen youtube'a 'bugün hangi rujumu sürdüm?' videosu çek...

Sosyal medyada anlatıyorsak, blog yazıyorsak, gittiğimiz gölün fotoğrafını koyuyorsak, çocuğun ilk doğum günü fotoğraflarını upload ediyorsak, havanın güzel esintisini bildirim olarak not düşmek istiyorsak, hepsi iki lafın belini kırmak için. Bazen mahalleliye, bazen ortaya öylesine.

Çünkü bünyede durmaz bu 'ben'.
Dünya, beni anlattığım sürece dönüyor :D



16 Eylül 2019 Pazartesi

Hiçbir işe yaramayan tavsiye: Heyecanlanma! (direksiyon sınavından heyecanla geçmek)


Türkiye'de üniversiteye yerleşme, düğüne hazırlanma ve askere gitme sürecine ek olarak yeni bir 'stresten sıyırma' dönemi başladı: direksiyon sınavına girme dönemi.

direksiyon sınavından önce stres seviyem


Fikir olarak hepimizi heyecanlandıran yeni sınav sistemi; kazaların azalmasını, sürücülerin bilinçlenmesini ve trafik diline pelesenk olmuş 'abi bi sinyal ver be, yuh öyle de dönülür mü, kendi şeridinden gitsene ayı' repliklerini sonlandırmayı hedefledi. Fakat, bu öyle bir sınavdı ki sürücü adaylarına başarılı olabilmek için verilen 'heyecanlanma sakın' tavsiyesi, kulaklarda 'heyecanlanma ma ma ma ma' şeklinde yankı bırakarak, adaylara sınavı geçme yolunda hiçbir katkı sağlamadı.

Bu gibi sınavların en büyük çelişkisi, daha önce hiçbir direksiyon tecrübesi olmayan bireylerin;

  • heyecanlanmamasını
  • acemi gibi sürmemesini
  • ve bu 2 maddeyi, yani heyecanlı ve acemi olduğunu belli etmemesini 
istemesi diyebilir miyiz? Bence, diyebiliriz.

Zombie'lerin dikkatini çekmemek için, zombie taklidi yapmakla yarışır cinsten bir challenge?

zombiyle göz göze gelme!

Bu sisteme göre yetişen sürücülerin yaklaşık 20 sene sonra, tüm trafikte asayişi sağlayacağını öngörebilir miyiz? Trafikte tamamen kendi kurallarını ciddiye alan eski nesil sürücülerin azalarak bitmesi için kaç sene lazım ya da yeni nesil sürücüler, eski nesillerden kötü davranış kapar mı, ay yoksa her şey sadece sınavdan geçmek için miydi, bizim kültürümüzde trafik 'bilinçli' sürücüyü ishalli şekilde sisteminden atar mı, özümüzde ayılık var mı bilemiyorum.

Avrupa normlarına uyan sınavdan geçtikten sonra gerçek trafik meydanı
Bildiğim, yeni direksiyon sınav sisteminin 'trafikte fark yaratmayı' amaçladığı. Çünkü 6 yıldır uygulanan yeni sistemde henüz sürücü adayı; koltuğuna oturduğunda aynalarını düzeltmiyor, emniyet kemerini takmıyorsa bile sınavı başlamadan sona eriyor. Sadece bir kez sinyal vermemek, aracı geri viteste kullanamamak, paralel park yapamamak, hız kurallarına önem vermemek, şerit takip edememek ikinci bir şans verilmeden kalma sebebi.

Dediğim gibi fikir olarak güzel, peki uygulamada?

Direksiyon sınavından 3. seferde geçebilmiş biri olarak, bu sınavın hayatımdaki diğer hiçbir sınava benzemediğini söyleyebilirim. Belki de hayatım boyunca bir daha hiçbir zaman yanıma oturan bir insanevladı için böyle deliler gibi heyecanlanacağımı, yutkunmayı bile unutacağımı sanmıyorum. Sırf yanımda oturan 'müfettiş, denetçi, sınav gözlemcisi' var diye vücut kimyamın ne biçim değiştiğini, değil ki araba kullanmak, vites kolunu bile bulamayacak hale geldiğimi sana nasıl anlatsam. İşte sınavlardan kalma nedenlerim:

Birinci sınavda kalma gerekçem: Vites koluna bakmak

İlk sınava girerken, sıkıntı yaşadığım hiçbir aşama yoktu. Park yapabiliyorum, ki en zor kısım- hiç stop ettirmiyorum, direksiyon hakimiyetim iyi, tamam olur bu iş.

Fakat gel gör ki sınav sırasında, nasıl bir heyecan tiki geliştirdiysem her vites değiştirmede, vites koluna dönüp bakış atıyorum. Saliselik süren bir bakış, ama sonuçta gözünü yoldan kaçırma gerekçesiyle seni sınavda bırakmaya yetiyor mu, yetiyor.

Vites koluna bakış atmak ne canım be? Noldun sen?

İkinci sınavda kalma gerekçem: Yanlış alana park etmek

Paralel parkta kendime müthiş güvenim var blog. Yani, ben öğretmenin stiliyle öğrenmedim. Ev erkeğinin internetten bulduğu 3 hamleli, gerçek hayatta da rahatça kullanabileceğim, aşırı iyi bir sistemle her yere paralel park yapabilecek seviyedeyim. Öğretmen 2 hamleli bir sistem öğretti ama o şekilde işim şansa kalıyordu. 10 seferin sadece 6'sında filan park edebiliyordum, komisyonun 'park sınavından geçme' kurallarına takılabiliyordum. Ama bu sistemle (merak eden yoruma yazabilir) her türlü toparlama manevrası yapabiliyorum. Ev erkeği sağolsun, manevraların inceliğini onun sayesinde kavradım.

Fakat sınavda işler hiç öyle olmadı. Heyecandan annemin adını unuttuğum bir andayken, dubanın yanlış yerine yanaşmışım. Ve maalesef hareketimi başlatmış oldum. Çok kısa bir sürede, hatamı fark edince, dünyamın başıma yıkılmasıyla kafamı direksiyona gömüp 'ben bunu nasıl yaptım, bu yüzden mi kalıcam, nasıl olur' şoku yaşamakla, komisyona 'nolur bir şans daha verin, ben parkta çok iyiyim, geri dön tülay' şeklinde yalvarmak arasında gittim geldim. Yapacak bir şey yok. Kaldım.

ikinci kez kaldığımı beyefendiliğimle kabul ettim


Sınav sisteminin çiğ kalan yanları:


1- Sürücü adaylarının trafiğe çıkmaya hazır olana kadar bekletilmesi, elbette mantıklı. Fakat her seferinde ödenen sınav harcı ve öğretmen ücreti, çok fazla. Hatta hazır olmadığım için bana ehliyet vermediniz, size teşekkür ederim, beni benden çok düşündünüz filan demek gerekir ancak olaya para karıştırmasak? Ya da bu kadar yüksek bir meblağ belirlemesek?

sınav harcına giden paracıklar
2- Bir de gerçek hayatta, ben park ederken yanlış yerde dursam, yeniden vitesi 1'e alıp azcık öne gitme şansım var. O hamlem yüzünden kimse zarar görmedi, hiçbir yere çarpmadım sonuçta. En sıkışık yerde bile çarpmazdım. Sınavda, bu hakkın verilmemesi, dev haksızlık. İnsanı delirtir o derece.
şunu yapmadım mesela?

Ki bana da öyle oldu. Üçüncü sınava kaldığım gerçeğini kabul edince, nur topu gibi stres, kaygı, endişe bulutunun içine yerleştim. Ama nasıl... Bir de ev çocuğunun okulu başlıyor, ilk haftası. Başka türlü aksiyonlarımız da denk geldi o haftaya. Ne bir şey okuyabiliyorum, ne çalışabiliyorum, evde yer bile silemiyorum, hiçbir şeye odaklanamadım.


Bütün başarısızlık korkularım tetiklenmesin mi? Karanlıklarda uyanıyorum, ya çok yiyorum ya iştahtan kesiliyorum hiçbir şey yemiyorum. Bildin değil mi o stres halini? Basit bir sürücü belgesi almak gibi görünebilir ama aslında herhangi bir şeyden 3. kez 'test edilme' psikolojisi üzerimde ağırlık yaptı. Babam da annem de sürücü değildi, acaba benim gen haritamda mı yok? Belki de sonum trafikte olacak, bazı gizli güçler sürücü olmamı engelliyor? Başarılı biri değilim, basbaya onu demek istiyor işte hayat bana? Beceremiyorum, beceriksizin tekiyim, çok aptalım?

Acil Durum: Bu Sınavdan Mutlaka Geçmeliyim!


Bütün haftam bu sorgulamalarla geçerken bir yandan da neler yapabilirim, sorunumu nasıl çözebilirim diye ayakları yese basan işler de yaptım. Mesela:

  1. Sürücü okuluma, hocamdan memnun olduğumu ancak başka iki hocayla daha çalışarak, farklı açılardan değerlendirilmek istediğimi söyledim.
  2. Ders sayımı çoğalttım. 
  3. İşi heyecan faktörüne bırakmamak üzere, tamamen oturmuş refleksler kazanabilmek için çok egzersiz yaptım.
  4. Trafiği, kullandığım aracı bütünsel ele aldım. Dubaları inceledim, elimle dokundum :D Alışveriş sepetini markette nasıl kullanıyorsam, arabayı da o şekilde sakince yönlendirebileceğimi gözlemledim. Mekan ve hareket arasındaki ilişkiyi anladım.
  5. Bazen stresimin beni boğazlamadığı anlarda, kendimle gurur da duydum aslında. Sonuçta iyi sürücü olmaya yatkındım. Kendimde bunu görüyordum, benimle çalışan tüm hocalar beni iyi buluyordu. Her seferinde daha iyi oluyordum ve bütün bunları 36 yaşımda yapıyordum. Endişe sisinden arındığım zamanlarda, başarısızlık sandığım şeyin 'mükemmel olma yolunda yapılan hazırlık' olduğunu düşündüm.
Bu konuda çevrem ne yaptı?

Annem de ev erkeği de, stresimi görüp 'ya boşver 3. seferde kalırsan 4. var, alana kadar denersin' diye beni güya rahatlatmaya çalıştılar. Ama bu tavır bende kısacık bir an bile olsa 'ne kadar iyi ailem var, onları hak etmiyorum, tam bir denyoyum galiba' şüphemi tetikledi. Beni anladıklarını gördüm. Ezber şekilde bir anlayış değil, kararında- nazik bir anlama hali. Ev erkeğinin ciddi ciddi düşünüp 'yahu bu sınava ben bile girsem, bir yerde patlayabilirim' demesi- annemin son sınav harcını ben ısmarlıcam, zinhar başka türlü olmaz ben ödücem girişimi filan, çok içtendi essahtan.

Bu iyi geldi.

Düşünsel olarak sınava nasıl hazırlandım?

Eylemi yavaşlattım kafamda. Heyecanımın geçmesi için çaba harcamadım. Sadece ekrana iki parmakla zoom hareketi yapar gibi, sınav sürecinde kendi davranışlarıma odaklanmaya karar verdim. Şöyle ki, ben mesela yanımda bir müfettiş var diye, o kişi adına panik oluyor, o sanki çok sinirlenecek diye korkup, acele acele davranıyordum. Halbuki bana ayrılan 35 dakikalık bir sınav süresi vardı. Neden acele, neyin acelesi? Trafikte mıy mıy 20'de gitmediğim sürece, kimse bana 'elin çok ağır bacım, hantallık mı var birasss?' diyemezdi.

Bir de şöyle küçük bir oyun kurdum. Ben taksiciyim :D Komisyon üyeleri ve öğretmen de müşteri. Nasılsa yolda- sınav güzergahı boyunca, toplam yarım saat süresince herkes susuyor. O sırada, ben test edilmiyorum da, sürüşüm çok önemsiz bir detaymış gibi, herkes sadece bir yere ulaşmak için arabama binmiş, hımm bugün de hava güzel, akşam bi balık bira mı yapsam kafasına geldim. Bak bu da iyi geldi :D

En çok işe yarayan faktör, yukarıda yazdığım gibi, kendi gelişimime bakmak oldu. Daha düne kadar, arabada arkaya otururken bile yabancılık çeken, kapıları dan dun diye açıp kapatan birinin geldiği seviyeye bak diye gururlandım kendimle. Bu yola baş koydum, illa ki o ehliyeti alacaktım.

gelişimim var, arabayı öteye yürüttüm


Özetle, heyecanımı sorgulamadım. Heyecanın altında yatan 2 büyük neden:

  1. Başarısızlık korkusu
  2. Çalışmamak
kısımlarını açtım önüme. Sıkı çalıştım ve kafamdaki başarısızlık korkusunun yalnızca hayalet olduğunu kendime kanıtladım. Ve da da daaa artık sürücü belgesi almaya hak kazandım :D Henüz, duygu yoğunluğundan sıyrılıp kendime gelemedim gerçi. Neyse- Albert Camus ne demiş, yollar bizi kendimize getirir.


kutladık be!






25 Haziran 2019 Salı

Yaza hazırlanmanın ilk adımını heyırlısıyla attım!


Pişmanlıktan geberen bir sevgili gibi geri döndü Idefix hayatıma. Artık çok dakik, kibar, sevecen ve anlayışlı. Yeniden ilişkideyiz. Geçen cuma, ev çocuğu için bir sürü yaz kitabı aldım. Çok heyecan verici bir alışveriş oldu. Çocuğuma ilk çizgi romanlarını aldım. Tabi süper kahramanlı olanlardan değil; bulabildiklerim yalnızca Garfield seviyesinde olanlar. Üç farklı çizgi roman türünden ikişer örnek... Ben anahtarı çevirdim, artık kendisi nereye yönelirse.. Bir de ilk çocuk romanını <3 O da Jules Verne- Dünyanın Merkezine Yolculuk. Dün gece başladık, 1 buçuk sayfa okuduk. Gayet iyi bence.



Çocuğa roman okumak iyi de, çizgi roman okumak için karnımın tok olması gerekiyor. Bir de elimde çayım filan olmalı. Açken, hava aşırı sıcakken, moralin bir şeye bozukken filan değil.. Baya baya performans istiyor, kendini vermen gerekiyor (karikatür- çizgi roman okurken) Ben veletken annemin müzik dergilerinin arka sayfasında olan karikatürleri emerdim. Tabi okumayı biliyordum, daha büyüktüm. Annem koleksiyoncuydu ve tüm yaz, o dergilerin ekmeğini yemeyle geçiyordu. Bugünkü karikatür ilgim (artık hafiften sönmüş olan, fakat tüm 20'li yaşlarımda fanatikçe bulunan) hep o yazlardan kalma. Çocuklar iflah olmaz bir anne-baba gölgecisi. Yapacak bir şey yok. Sendeki ilgi kırıntıları onun kendi has dünyası olabiliyor. Fakat ilgiden bahsediyorum, bilgi değil. Öyle bilinçli ve stratejik şekilde yönlendirmeler hiçbir moka yaramıyor (bence) Anne babada bulunan o doğal ilgiler var ya.. Onlar işte.

Bu arada benim de yine elimde bir minimalizm kitabı var. Yılın bazı günleri bende sadeleşme zamanı oluyor. Bir şeylerden bunalma, ilişkilerimi sorgulama, yeni bir seviyeye sıçrama isteğinin geldiği günlerde hop kucağıma bir sadeleşme kitabı düşüyor. Bu seferki şu:



Aslında bu tarz kitapların içerikleri seni şaşırtmıyor, farklı bir söylemi yok. Yine de insan bazen destek cümleleri okuyup, bi ittiriyor kendini. Mesela benim önümde şu an, kendi kıstaslarımda zor bir süreç var. Bak yazayım:

Temmuzun ikinci haftası itibariyle, ev çocuğu evde, biz mesaide durumu. Geçen yaz facia gibi geçmişti. Ben zaman yönetiminde çuvallamıştım. Ev çocuğunun oyun talepleri ve çalıştığım firmanın kurumsal istekleri arasında bocalamış, gelen telefonlarda arka planda duyulan 4 buçuk yaş çocuğu sesinden sıklıkla mahcup olmuştum. Ev erkeği de çok yoğun çalışıyordu evden o yaz. Ev çocuğunu anneme bırakma görevi de sadece onundu (bendeki ehliyetsizlik) Bunlar gerilim yaratıyordu hayatımızda. Bir yerlerde hata yaptığımı biliyorum. Yazın verdiği yetkiye dayanarak, gevşemiş olabilirim biraz. Fakat bu kez üstesinden gelmenin bir yolunu bulmalıyım!

Çünkü temmuz ikinci haftası itibariyle, işsel yüklerim artıyor. Yük kelimesini sevmedim. İşsel sorumluluk daha iyi. Ev çocuğunun kendi haline bırakıldığı salak zamanlar yaşamasını istemiyorum. Boş vakitleri de elbette olmalı ama onun da belli bir rutini olsun istiyorum. Çocuklu yaşamda rutin varsa, kazanç var evladım. Annem yazın bir dönemi komple Trabzon'da, ondan yardım alamayacağım o süreçte yarım günlük yaz okuluna gönderme planımız var (okul derken spor ve oyunlar) Bu arada evdeki işlerin düzenli olarak yapılması da ciddi önemli çünkü bu evde hem yaşanıyor, hem çalışılıyor hem bir çocuk güzel vakit geçirmeye çalışıyor. Kısacası evdeki basit düzenlemeler, minik organize olmalar, ev yemeği pişirmeler filan acaip bereket puanı yükseltiyor. Bununla beraber, kendi kişisel yaşamımda bazı iyileştirmeler yapmak istiyorum (zamanla bahsederim)

Mümkünse bu yaz bol bol eğlenmek için çok çalışmalıyım! Ve bu tip geçiş dönemlerinde hep minimalizme sığınıyorum. Benim dilimden o anlıyor anlayacağın. Çünkü minimalizm yalnızca eşyayla ilgilenmiyor. Şirketine iyi bir muhasebeci tutmak gibi etki yaratıyor yaşamında. Bunları yine konuşalım sonra, şimdi kaçmam lazım.

Özetle, bu süreçte bazı basit düzenlemeler yaparak, gözümde büyüyen zamanları eğlenceye - huzur duygusuna ve günün sonunda tatmin olmaya çevirmek istiyorum. İlk adımı attık heyırlısı!

Sende var mı böyle dönemsel hazırlıklar? Neler yapıyorsun o vakitlerde?

Tabi ki iyi bir yaz dediğin...


19 Aralık 2018 Çarşamba

Annelere el vermeyin!

Sana da oluyor mu bilmem. Çocuklu kadınım diye bana bi panik, bi hassasiyet.

'Çocuk var tabi canım ya, yapamaman normal'
'Annesin sen, yorma kendini'
'Bak Kahve sen hiç kıpırdama, ben geleyim tamam mı? Otobüse binme sen, çocuk var'
'Hayatım kolay mı senin işin, yazık sana da ya, ağlasana biraz, rahatlarsın'

Hayır hiç de yakınan biri değilimdir. Pardon, arada yakınırım tabi ama konu genelde çocuk, koca, ev işleri üçgeninde olmaz. Hatta son 2 senedir, sohbetimde çocuğu malzeme olarak bile kullanmıyorum. Hiçbir yerden geri kalmıyorum, her boka burnumu sokuyor, canımın istediği planı yapıyorum. Yine de kutsalım yine de demincek doğum yapmış taze anne yaftasını alnımda taşıyorum. Yani, şey desem yerler: 'Çocuk uyutmadı akşam hayatııım, ay memeden ayrılmadı, canım da çok fena erik aşerdi, alıp gelsen, biraz da çocuğu kucağında sallarsın?' 

Belki hemen taksiye atlayıp gelmese de 5 yaşına gelmiş danacıkla ilgili böyle konuştuğum için beni delirmiş bulmaz.

Ne zaman böyle olduk diye düşünürken, kendime tahmini bir tarih verebildim. Anneliği trend mesleğe oturttuğumuz yıllarda başladı bu. Benim lise yıllarım. Bu temada karikatürler, istatistik bilgiler (bir anne günde kaç saat çalışıyor?), şiirler ve ciddi uzman demeçlerinin medyada yer almasıyla bizlere anneliğe saygı duymanın, namaz kılmakla eş değer sevap puanı kazandıracağı fikri aşılanmıştı. Çünkü ülkede konuşulmayan konu başlıklarından en büyüğü, kadınlardı. Derin bir boşluk... Konuşuldu ama yine acıklı ve dramatik tonda. Aslına bakarsan, blogcu anne'ye kadar bu konuda gerçekçi içerik üreten kimse olmadı. Bence. 

Bir toplantı yapıcaz örneğin. Ama senin çocuk var, zor olmayacak mı senin için? Şimdi bu sorunun empati yapmakla ilgisi olduğuna ben inanmıyorum. Karşında engelli bir birey olsa da aynı şeyi söyleyebilir misin? Ailesi çok muhafazakar biri olsa? Anksiyetesi olan biri?

Canım sende panik atak vardı, tutmasın orda krizin?

Arkadaşlarınla oturmuş, geyik çeviriyorsun. Sonra konu, içinde kalan- yapamadığın birkaç hayaline geliyor. Bu hayalini yapamadıysan anne olduğun için değil, totonu kaldırıp gerçekleştiremediğin için yapmamışsın. Ama içlerinden biri dudak büzüp, sana güya el veriyor: 'Canım ya, annesin sen, tabi ki yapamaman kadar doğal bişi yok hödö hödö'

Birine saygı duymak, ondan öyle bir talep gelmediği halde, o kişiyle ilgili yersiz kibarlık yapmak değil, unutalım bunu. Saygı duymak, karşındakini yetişkin yerine koymaktır. Bırakın, insanlar kendi yapabilecekleri / yapamayacaklarıyla ilgili gereken bilgiyi, ihtiyaç varsa, paylaşsınlar. 

Hepimizin hayatı öyle ya da böyle zor. Baş etmek ya da zorlanmak, kendi merdiven altı çabamızla ilgili. Bugüne kadar olanın tam aksini söylemek istiyorum: Anne olana el vermeyin. Anne olana gün verin. Yani normal randevu. Kime nasıl uygunsa öyle buluşun. Kimse kimseye lüzumsuz kibarlık yapmasın. Virüslü değil o, çocuklu.


annelerin de boş geçen, anlamsız zamanları vardır. bazen de böyle boş ve anlamlı!

14 Eylül 2018 Cuma

Beni ne mutlu eder?




Tema: İç Dünyam

Ev erkeğinin bu akşam programı var. Akşam 22:30'da sahne alacaklar, Alsancak'ta bir mekanda. Geçen haftakine ben de gittim. Bira başına 20 TL fiyat verdik. Normal mi? Herkes, her şey normalmiş gibi, yerinde salınıyordu. Bugün gelmiyorum dedim, ev erkeğine. Ev çocuğuyla sakin bir akşam geçirmek istiyorum, dedim. İşin aslı, çocuğu anneannesine dehleyip, alkollü gecelere akasım yok. Bu aralar bilinmez bir nedenden (heralde bir yerlerde çocuu övdüm yine) kendini yerlere atıp ağlama krizleri yaşıyor. 2 gün içerisinde 3 kez oldu. Dövüne dövüne, ağlıyor. İçimden bir ses, bu akşam sakin geçsin dedi. Dinliyoruz bakalım.

20'li yaşlarda barlı geceler on gece gücündeydi. Geceye bi başlardık, kaç bin macera toplardık. Şimdi aynı barlar birden dekora dönüştü gözümde. Hiçbir eğlencesi yok. Gerçi bi mekan var, tamamen caz-funk yapıyorlar. Bak orda sanki funky ortamlar varmış, danslı şeyler yapabilirmişim gibi geliyo. Geçen hafta ev erkeği sahnedeyken, bi ara oraya uğradık, aybolmasın diye hemen çıktık. Sonuçta beyim müzik yaparken, ben başkasının müziğinde yerimde salınırsam aybolabilir agdjfg.

İnsan beyi de olsa, 35 yaşından sonra bar, pis çişli tohalet, kulak delen yüksek ses, gece gece bağıran canlı müzik çekemiyor be blog. Şu an düşünüyorum. Beni ne mutlu eder? Nerede uzun uzun vakit geçirsem, ağzım gevrek gevrek esnemez, telefonumu çıkarıp sosyol medyoş yoklamam?

Butik konserler

Açık havada, önünde kaliteli şarabın, temiz-nezih mekanların organize ettiği tatlış konserler olabilir. Efenim mesela, düşünsene Eddie Vedder akustik performans (uçuyorum biraz) izliyorsun, şarap içiyorsun ve gerçek bir boyut sıçraması yaşıyorsun. Tamam fazla aşırı bir örnek oldu ama mutlu olacağım şeyleri bulmak için dürüst davranmak zorundayım, bunun için de sınırlayamam kendimi değil mi? Eddie abimiz olmasın hadi, o frekansta biri olsun kendi memleketimizde.

Bar Sohbetleri

Türkiye'de az sayıda var, hatta İzmir'de hiç yok sanırım. Bar talkshow'ları var ya.. Gevur filmlerinde görürüz. Herkes sahneye çıkıp, komik / ilginç / absürt şeyler anlatıyor. Biranı içiyorsun. Sohbet ve eğlenmek herkesin ortak beklentisi. Biraya en çok yakışan şey. Sence de tatlı olmaz mıydı? Blog yazmak gibi, sahneye çıkıp geyik yapardık.

Doğa

Gerçekten aşağısı kurtarmaz ya maalesef. 35 yaşımda eğri oturup doğru konuşacaksam, ruhum yüreğim bunu istiyor. Nehir kenarı istiyor, göl karşısı, orman içi, ağaç kucağı istiyor. Ama gulugulu halkı istemiyor. Piknik tüpü, çime serilmiş ev halısı, korkunç arabesk müzikler, mangallarca et, şalvarı atletiyle bağır çağır doğayla arama giren insanlar ve tesislerden yükselen rezil müzik olmayan normal doğa işte. Herkes kadar hakkım olan. Bu hafta sonu kaç haftadır türlü aksiliklerden yapamadığımız bahar kampına çıkıcaz. Didik didiğin tam tanımına uygun olacak şekilde, kaç yerle görüştüm araştım. Normal doğada kamp ortamı diye bişey bulmak bu kadar mı zor abü? Var tabi de, mesire alanı adı altında yozlaştırılmış her yer. Bakalım Kuşadası'ndan bir yer bulduk gibi. Deniycez şansımızı.

Kısacası dışarıda fast food mekanlarıyla bağımın kopmasıyla başlayan, ardından kahveciler, restorantlar-cafelerle devam eden ve sonunda da 'eğlence' seçeneklerini de terk etmek üzere olduğum 'yabancılaşma' sürecimde, kendime göre gurme yerler arayışımı sürdürüyorum. Tabi bu arada candan sohbet edebildiğin kişilerle parkta banka çömmek, ev balkonunda biraya arkadaş çağırmak, şehre güzel oyun gelmişse kopup gitmek, iyi müzik festivallerine katılabilmek, kendi semt barına arkadaşlarla gitmek filan da şahane etkinlikler. Ben yukarıda fantezilerimi yazdım.

Hayatımın bundan sonraki kısmında 'iyi anlar' için vakit-nakit harcamak istiyorum. Burdan sırf bir park sohbeti için İstanbul'a gidivermem gibi, bu anları çoğaltmak ve gerçekten sadece sevdiğim etkinlikleri yapmak istiyorum. Sen seviyor musun cağnımız vatanımızın güzide cafelerini- barlarını- plajını- restoranını- piknik alanını? Yoksa bi ben mi soğudum olaylardan?

Neyse bugün evdeyim, sakin sakin. Haftaya yine damlarım beyimin poroğramına. Biraz instoş kurcalarım, feysbuklara yorumlar yazarım, tivitırlardan retweet atarım, bi birayı 3 saatte içmeye çalışırım. İki bira 40 TL, cık cık cık.

Şimdi, çay.


10 Eylül 2018 Pazartesi

Mesaj Kutum



Ev çocuğunu paketleyip okuluna bıraktım az önce.

Kahvaltısını evde yaptırdım, çünkü mesaj kutuma durmaksızın 'şarbon iddiaları' hakkında korkunç senaryolar geliyor. Normalde süt konusu bizde kapandı. Almıyoruz. Sadece keyfi bir içecek içme izni varsa, inek sütü giriyor eve, az miktarda. Keçi sütü, lor, kefirle tamamlıyoruz mevzuyu. Okulda bu sabah menüde süt varmış. Şimdilik içimdeki 'her şeyin ideal haline göre hesap yapan anne' ev çocuğunun sabah kahvaltılarını evde yaptırmaya kararlı. Fakat biliyorsun, o işler öyle olmuyor. Bir sabah, 'aman beyaz ekmek - reçel yiyiversin bu sabah sittiret' diyebilen bir insana dönüşebiliyorum. Dönüşebiliyoruz. Neyse, konumuz şarbon.

Okul şarbon konusunda önlem almış aslında, kırmızı et almıyorlar. Fakat diyorum ya, el altından bilgiler akıyor mesaj kutuma. Doğru düzgün bir bilgi kaynağı da yok. Nasıl iş anlamadım.

Süt zinhar içmeyin, içirmeyin diyorlar. UHT olur ancak diyorlar. Hı tazesini içirmediğim sütün UHT'sini içirecektim. E süt demek, yoğurt demek- peynir demek. Başka bir sürü şey demek. Şarbon olma ihtimali varmış. Öyleymiş böyleymiş.

Türkiye'de güvenilir bir süt markasının basın danışmanı olan arkadaşıma sordum. Nabıcaz be Kamil, dedim. Açıktan dondurma bile almayın diyolla, dedim. Malum kapalısı direkt zehir çünkü. Açığını bile azıcık yedirdiğim dondurmanın, kapalısını alacakmışım. Mesaj kutuma yağıyor, bu bilgiler. Arkadaşım: 

'Şarbonlu hayvanlar süt ineği değildi, et hayvanıydı. Şarbon zaten süte geçen bir madde değil ama bilmediğin markayı alma'

demiş.

Kefiri bu hafta UHT sütle yapmayı deniycez, mecbur. Mayaları bölücez, hepsini kulanmıycaz ki; UHT süt mayalara zarar verirse, elimizde sağlamları kalsın.

Kırmızı et yemeyin diyorlar, şimdilik hindi ve tavukla idare edin. Kırmızısını bile yüz bükerek yedirdiğim etin, bir de ne idüğü belirsiz tavuğunu alacakmışım. Bunlar hep mesaj kutuma gelenler işte. Basında zaten bir haber yok, konuyla ilgili. 

Bakliyata abanalım desem, piyasada satılanların çoğu Kanada vs. üretimi. Onlardan almayın diye de baya yazmışlardı mesaj kutuma. İçeriğinde ciddi kimyasallar var, yerlisini alın demişlerdi. Onu da zar zor bulursam alıyorum. Sebzeleri de çok tüketince yıkamayla bile çıkmayan ilaçları sağlığımızı çok bozuyormuş. Mesaj kutumda, bu yüzden hasta olan insanların hikayeleri filan dolu. İlacın kendisini bile içirmediğim çocuğuma sebze yoluyla mı ilaç içirecekmişim.

Kurutulmuş meyveler de İtalya'dan geri gönderilmiş. Neden? Türkiye'de üretilen kuru kayısılarda aşırı yoğun sülfür bulunmuş. Yediremeyiz biz sizin ürünlerinizi vatandaşlarımıza demişler. Mesaj kutumda yazıyor. Hatta bunu duyan uyanık Türkler, sülfür oranını azaltmak için başka bi ağır kimyasal madde kullanarak, iyice zehir etmişler kayısının kurusunu. Bu haber düştü hemen benim mesaj kutuma. 

Balık desen hiç girmiyorum. Dip balık, yüzey balığı tartışması mı dersin. Denizler kirlendi, ağır metaller var, aman yemeyin mi dersin. Ton balık hele konserve halinde satılan zehir oldu. Somon büyük tehlike, asla yenmez denir oldu. Mesaj kutuma geçen gelmiş bu bilgi. Eşşek eti ye, daha sağlıklıya geldi konu adeta. 


An itibariyle marketten alınacak en düzgün gıdalar;

1- Sigara (içeriği belli, olayı belli)
2- Alkol (en azından organik)
3- Jelibon (iddiası yok)


Nabalım be Kamil, çay mı içsek?


8 Eylül 2018 Cumartesi

Hepimizin mutlu sonu: Seni Seviyorum!



Seni seviyorum cümlesi, bizim sevgi rotamızda bir 'zarf tümleci' olarak yaşanmalıydı. Halbuki bizde yalnızca bir 'sonuç' ve 'mutlu son' olarak yer almıştı.

Bakınca, sevgiyi söylemek, güne serpiştirilmiş bir baharat değil mi? Çok mu İpek Ongun bakış açısı oldu? Anlarımızın kaynaştırıcısı, kalbimizin mırıltısı, yer belirleyici, duygulara yuva oluşturucu. İşte zarf tümleci!

Zarf tümleci şöyle açıklanıyor:

Yüklemi durum, zaman, yer-yön, nicelik, soru yönünden tamamlayan öğeye zarf tümleci denir.

Örnek:

Ali hızla odaya girdi.

Seni seviyorum, yüklem halinde olan bize bir zarf gibi ifade katıyor işte. 4,5 yaş oğlumun merdivenleri çıkarken durduk yere 'anne seni çok seviyorum' diyivermesi, tam bir zarf tümleci. Onun çağlayan bir neşesi. Markette alışveriş yaparken, koltukta oturmuş fıstık yerken, dişlerini fırçalarken birdenbire durup 'seni çok seviyorum anne' diye ünlemesi bir 'sonuç' değil, ilişkimizin aracı, zarfı. Yerli yersiz kullanmak güzel değil mi? Hayat duruşumuzun zarf tümleci sevgimizin ifadesi olsa.

Özellikle insanoğlu büyüyüp kartlaştıkça, seni seviyorumlar kısalır, azalarak biter. Geçen gün, toplantıya hazırlanırken ev çocuğunun kendini yerlere atıp (bunu ilk kez yapıyor) 'anne gitme, ben senin dolmuşlara binip tek başına bir yere gitmeni istemiyorum, seni çok seviyorum' diye haykırmasına içten içten gülerken, birden duraksadım.

Neden bu kadar fazla seni seviyorum diyor?

Çocuklar hisseder. Yoksa, bana bir şey mi olacak? Ulan? Kaza mı olacak, bana bir şey mi olacak?

Bir şekilde oğlumun bana sık sık seni seviyorum demesini 'çocukça' ya da 'gerçek dışı' bulduğumdan, hemen başka yönde yorumladım. Aynı şeyi yetişkin ilişkilerimde de yapıyorum. Seni seviyorum cümlesi genelde, amacına ulaştığında (karşı taraf sevdiğime ikna olduğunda), 'kullanılmayan kelimeler' rafına kaldırılıyor (bak hala İpek Ongun kalıpları)

Kısacası, seni seviyorum derken daha iyi  hissediyorum. Çünkü hayatım bir cümleyse, ben de bir yüklem, 'seni seviyorum' beni daha iyi ifade eden o zarf tümleci. Oğluma çok söylüyorum. Fakat diğer çok sevdiklerime yalnızca 'gerekli' yerlerde.

Bizde genelde sevmenin vurgusu şöyle: 'ulan seni seviyorum lan' - Yani meali, beni yakaladın, ele geçirdin kıstırdın gibi. Ve ben en son ev erkeğine ne zaman 'seni seviyorum' dedim, hatırlamıyorum. Ya da anneme. Doğum günü olan arkadaşlarıma 'seni çok love you' şeklinde şirin mesajlar gönderdim, en son galiba. Doğrudan yaşam zarfı olarak kullanmadım sanırım çok uzun zamandır.Vay halasını!

Seni seviyorum be blog. Sabah sabah ne güzel şey sorgulattın bana (uykulu halimle zorla da olsa)
Hadi ben kahvaltı!


Not 1: Birdenbire çok sık seni seviyorum demeye başlayan eşler konusu tartışmaya açıktır :D

Not 2: Dünkü yazımda 'bir şeyi dava edinmek' maddesini açacağım yeni bir yazı gelecek.

Not 3: Yorumlara gün içinde dönücem <3














4 Eylül 2018 Salı

Gerçekçi olmak, tek gerçeğimiz.


Dün içerik almak için bir eğitime katıldım. Benim işler içerik - görsel toplama işleri... Konu, engelli iletişimiydi. Aslında engelli, yaşlı ve hastalar konusunda hepimizin toplumsal bir bilinci var. Var mı sahi? Bence çok vardı. Hepimiz engelli adayıyız, duyarlı olmalıyız, şeklinde bir şeyler geveliyorduk. Engellinin yanında hepimiz hüzünlü gözlerle bakıp, güya anlayışlı olmaya çalışırızdık değil mi?

Sarsıldım!

Hem toplum hem medya hem kişisel tarihimizde, engelliyi hiç anlamamışız aslında. Acı ve drama kültürü olarak, nasıl benciliz, nasıl arabeskiz (mişiz meğer)

Eğitimi Adem Kuyumcu verdi. Ve medyada yer alan engelli haberlerinin hiçbir yapıcı amacı olmamasından başladı, Esra Erolların mavi kapak dalaveresinden tut, Facebook gibi yerlerde beğeni karşılığı engelliye sandalye yardımı için bağış toplanması nanesine kadar hepsinin iç yüzünü bizimle paylaştı.

Meğer, biz engelliye yardım adı altında 'engelliye acıma ve ötekileştirme' yapıyomuşuz ya? Hatta bununla kalsa iyi, bu bağışların hiçbiri de yerine ulaşmıyormuş (engelliler için olduğu iddia edilen gazeteler de dahil) ? Hadi, bunu da bir kenara bırakalım, biz böyle 'koşamayanlar için koştukça', otizmliler için 'otizmli olmayan çocuklara' etkinlikler düzenlettikçe, hiçbir işlevselliği olmayan tekerlekli sandalyeleri TV programlarından bedavaya dağıttıkça, zihinsel engelli doğan bebeklere 'ama annesi o bir melek' etiketini yapıştırdıkça, yaptığımız şey neymiş biliyor musunuz?

Acımak. Acıma kültürünü ballandırmak.

Adem Kuyumcu, bırakın şimdi arabeski diyor.

Gelin gerçekçi bakın. Otizmli bir çocuk melek filan değil. O bir birey, onun gerçek ihtiyaçlarından bahsedelim.

Tekerlekli sandalye kısmına gelince, devlet zaten tüm ihtiyaç sahiplerine standart sandalyeleri veriyor. Değeri de çok bir şey değil (120 TL) O zor olan, hani pahalı olan diyeyim (12 - 18 bin TL) olanlar, aktif sandalye dedikleri, kişinin kilosu /boyu/ ihtiyacına göre düzenlenmiş olanlardır diyor.

Engelli derken bu arada, sanma ki sadece zihinsel ya da bedensel. Şeker hastaları da belli bir seviyede özel durumda olan insan statüsünde. Fakat doğuştan bedensel ya da zihinsel engelli olan kişiler toplumun yüzde 10'u. Sonradan engelli olanlar, yüzde 12'si. Az değil! Bir de bunu aileleriyle birlikte hesapla. Çünkü malum, bir engelli kaç kişinin sorumluluğunda. Bu şekilde hem hastalıklar, yaşlılar, engelliler (ve yakınları) hesap edildiğinde, toplumun yarısı (40 milyona yakını) daha 'gerçekçi' bakış açısını hak ediyor.

Şimdi beni sarsan bu rakamlardan ziyade, hayal gücümüzün toplum olarak baya sığ kalmış olmasıyla yüzleşmekti aslında. Engelliye acımak neydi arkadaş? Felçli kadın resmini sosyal medyada beğenilere sunmak neydi? Zannediyormuşuz ki, onun engeli var. Aslında mimarinin engeli var, binanın engeli var, izin engeli var, yol çalışması engeli, akrabaların ayıplama engeli var, merdivenleri çıkma engeli var, teknolojiyi kullanmama engeli var. Varoğluvar.

Çok uzundu eğitim. Çok etkilendim. Çok fazla şey var anlatacak, buralara sığmaz. Dünden beri hala etkisindeyim.

Sadece kendime eğitimde öğrendiklerimden birkaç şey not etmek istiyorum.

1- Hasta ziyaretinde, hastalıklardan bahsetme, hastalık yarıştırma, hastalık detaylarını sorma. Keyifli muhabbet yap, yeterli.
2- Hiçbir hasta yakınına (bakıcıya) akıl verme
3- İhtiyacı olan birine yardım etmek için kalıcı ve dönüştürücü çözümler gerekir. Bu, kişisel- anlık bir çözümden ziyade toplumsal bereketlilik de sağlar. Herkesin yararınadır.
4- Bir gün baş edilmesi çok zor görünen bir durumda kalırsam, başvurmam gereken tek şey hayal gücüm olduğunu unutma. Kaçmam gereken ise, genlerime kök almış arabesk duygular.
5- Ve en önemlisi, iletişim önce karşındakini gerçekten dinlemekle başlıyor. Bunu ihmal ediyorsun?Dinlemek ve anlamak.

Kahve?

Ekleme: Adem Kuyumcu'nun annelere özel notu; çocuklara şeker, laktoz ve patates kızartması yeme izni verirken bir daha düşünün dedi. Hiperaktivite ve dikkat eksikliğinin(bunlar da zihinsel hastalıktan sayılıyor ve anca başa gelince anlaşılıyor) beslenmeyle doğrudan ilişkisi olduğunu söyledi. Çocuk istiyo nabalım diyenler üzerine de çeşitli şakalar üretti :D


2 Eylül 2018 Pazar

Meşgul İnsan


Ne fark ettim biliyor musun blog. Çocuklar, yetişkinlerin en çok nesini taklit ediyor?

Meşguliyetini.

Oyunlara bi bak. Role playing dediğimiz, yetişkinlerin yaptıklarını uyarlama oyunlarında (evcilik, meslek oyunları, şakadan telefonda konuşmaca, anne-babacılık vs.) mutlaka meşguller. Yani, meşgul bir insan oluyorlar. Çok işim var, ay nasıl da işim var, şuan bu işimle nasıl da meşgulüm.

Vah yazık, yetişkinler çok aceleci mi davranıyor ya da yoğun hayat temposunda çocukları ihmal mi ediyor acaba deme. Bu öyle bir taklitçilik değil. Bu, kendini önemli hissetme ve 'bana ihtiyaç var, ben varım' oyunu.

Henüz çayımı koymuş, bu tespitimi kafamda evirip çevirirken, aklıma insan bireyinin çocukluktan sonraki yaş basamakları geldi. Aaa bir de ne göreyim. Aslında yaşamımız boyunca meşgul insan olmayı hep sevmiş, imrenmiş; o yöne doğru kabarmışız. Meşgul insan olmanın karizmasını başka ne karşılıyor allasen? Meşgul ve işe yarayan. Önemli, ihtiyaç duyulan, işlevsel.

Aklımda çocukluğumdaki milyon hayalimden bir tanesinden bi sahne:

Topuklu ayakkabılarımla uzun bir koridorda yürüyorum. Arkamdan biri sesleniyor: 'Kahve Hanım Kahve Hanıım! Vaktiniz varsa size bir şey danışabilir miyim?' (ne iş yaptığımı bilmiyorum ama bana hep birşeyler danışılıyor : P )

Merhaba diyorum, en sıcak gülümsememle. Yürümeye devam ediyorum, çünkü çok işim var. O biri de benimle beraber yürüyor. Ona ihtiyacı olan bilgiyi veriyorum, bana çok teşekkür ediyor. Ve ben meşgul biri olarak, meşgul günüme, aşırı meşgul şekilde devam ediyorum jksajkgsajgf :D

Yani ben topukluyum ve meşgulüm. Hep birileri bana ulaşmaya çalışıyor, ben meşguller evrenine doğru yürüyorum.

Gelecekle ilgili hayaller kurarken, hiç boşluklarımızı düşündüğün oluyor mu? Mal mal geçen günler, boş boş tavanı izlediğin anlar? Bunları olmamış sayıyoruz. Genelde hep meşgulüz. Hayalin ne ise. Tatil olur, zengin yaşam olur, fit biri olmak olur. 3 dil bilmek olur. Hep meşgul yetişkinin imajı bunlar.

Bazı yaşlılar da öyle. Yalnız olan, bunu kabul etmeyen ve kimse tarafından herhangi bir yardım istemeyen bazı yaşlılar da hep meşgul olduklarından bahseder. Çevrede başka insanların ona nasıl ihtiyaç duyduklarından. 'Ah Kısmet Abla, sen olmasan nasıl hallederdik bu işleri' diyen komşularından..

İnsanlık tarihinin en büyük fantezisi, meşgul olmak, meşgul görünmek diyorum. Çok mu osuruktan geldi bu fikir?

Meşgulüm, sonra yine konuşalım. Ah nasıl da yapacak çok işim var!


meşgulüm be canım

25 Ağustos 2018 Cumartesi

9 gün süren 'tatil' değildir, ailecek can çekişmedir.


ailelerin kanayan yarası; aile olmak.
Bütün tatil haftası fucked up şekilde geçti. Ev erkeği günlük rutinlerinden mahrum kaldığı için anti-meymenet suratıyla hayatımıza neşe saçtı. Çünkü tatilde odasında, bilgisayar başında ya da gitarıyla kucak kucağa olamayacağını zannettiğinden kendini salondaki koltuğa sapladı (kelimenin gerçek anlamıyla) Ben de o sırada 'ha bugün ha yarın gelirler' diye düşündüğüm misafirler için balkonları, toaletleri ve yerleri sabahtan temizleyip, eve şöyle bir alıcı gözle bakmaktan yıpranıyordum.

Sürekli ona bakışlarımla komut veriyormuşum. Eline gitarı aldığında aniden bir şey isteyiveriyormuşum (yapmadım demiyorum, ihtimal dahilinde) Çocukla bi rahatça gevşeyemiyormuş, 'ee bugünkü plan ne?' baskımı sırtında hissedip titriyormuş. Her an çocuğa odak konumlanıyormuşuz, oğluyla bi rahat olamıyormuş. Çok dominantmışım, komut veriyormuşum. Canım kocacım. Beni hep güzel gözleriyle yorumlar. Peki ben seni nasıl görüyorum, hiç dinledin mi benden, dedim ona, çayımdan yudumlayıp. Nasılmış, dedi?

Geç saatlere kadar yatıp, gevşek gevşek kalkan, tohalete gidip zıçan, kahvaltısını yapan yine zıçan, terleyen ve kıl döken bir cisim şeklinde- demedim tabi ki. Ben de sürekli böyle düşünmüyorum zaten. Ama istersem, evlilik gözlükleri canım beyimgilimi bana bu şekilde gösterebilir. Çünkü evlilik...

Yıllar evvel, el ele oturmuş bira içen V. ve G. çifti, evliliklerinin 7. yılında olan bu çiftin tartışmasına şahit olsalardı, kimse kimseyi haklı / masum / mağdur / aklı başında bulmazdı. Ve evliliklerin çoğunda böyle olduğunu düşünüyorum. Ba ba ba bam!

Şöyle: Bence hepimiz fena bireyler değiliz. Bazı boşluklarımız, karanlık yanlarımız olabilir. Ama insanız işte, aşağı yukarı çekilebilir varlıklarız. Fakat evlilik filtresinde bireylere bakarsak! Herkes bir ucube!

'Bana çok karışıyorsun, darlanıyorum'
'Çok uyuyorsun, sıkılıyorum'
'Çok çalışıyorsun, bizi ihmal ediyorsun'
'Hiç çalışmıyorsun, sorumsuzsun'
'Ayakların kokuyor'
'Kıllarını lavabodan temizlemiyorsun'
'Çoraplarını değiştirmiyorsun'
'Domateslerin kabuklarını soymuyorsun'
.
.
.
.

sonsuzluğa uzanan şikayetler..

Aslında hepimiz iyi çocuklarız da evlilik kötü işte. Bu organizasyon boktan. Ev erkeğinin benimle ilgili sıkıntılarını uzun uzun konuştuk. Tatillerde, hele ki 9 gün sürüyorsa, 'aileyiz, aile olarak acilen bir şeyler yapmalıyız' baskısı hissediyormuş üzerinde. Halbuki o, rahatça canı ne istiyorsa yapmak istiyormuş. Bazen bizimle sohbet, oğluyla oyun, gitar tıngırdatmak, bi'şeyler okumak, eline telefonu aldığında benim ters bakışlarımı görmemek vs.

Tatillerde üzerinde baskı hisseden birinin de benim olmam? Ev erkeği 'yarının planı ne' diye sorduğunda, şöyle bir yutkunup, acaba yarın napsak da herkes eğlense, kaygısı çekmem ve bunu kendisinin hiç bilmemesi? Ve işin asıl tuhaf yanı, evde gevşek gevşek vakit geçirmek, keyfi bir şeyler yapmak ve rahat bırakılmak istediğimi yeni öğrenmesi? Buyur burdan yak, evlilik yorumlamalarının.

Bu yüzden ev çocuğu ile ne zaman 'anne-oğul' günü ya da 'baba-oğul' günü yapılsa, herkes çok eğleniyor. Tek ebeveyn, tek otorite ve garanti eğlence!

Onun gözüyle gördüğü ben, aslında gerçekte öyle miydi? O beni X görüyor, bu onun gördüğü. Evlilik gözlüğünün ona gösterdiği..
Benim gözümden gördüğüm ve hatta bu blogda yazdığım ev erkeği de gerçekte olan kişi değil ki. Ben onu burada çok Y biri gibi anlatıyorum ama belki o sadece bir Z...  Bir tutam da X.

Ev çocuğu gelene kadar biz bu tip çıkışlar hiç yaşamazdık. Sabah ben hep erken kalkardım, o zamanlar da saat 7'de güne başlardım. Fakat günün en sevdiğim anlarıydı. Kendime içecek hazırlar, bir şeyler okur / yazar / izlerdim. Kahvaltıyı hazırlayıp sevdiceğimi öperek uyandırmak (hatta uyandırmadan önce aynanın karşısına geçip süslenmek birazcık) hoşuma giderdi. Çocuktan sonra neler oldu, zaten yıllardır yazıyorum, biliyorsun blog :D

Maalesef evli ve çocuklu olmanın bize gelişi bu. Bazıları daha yoz yaşıyor, belki daha çok çatışmalar oluyor- bazıları da konuşarak çözebiliyor. Biz de savruluyor, soğan zarı gibi dağılıyor - sonra konuşa konuşa / ite kaka tamir etmeye çabalıyoruz.

Bugün Cumartesi ve ben bunu yazarken yanımda 'askercilik' oynayan ev erkeği ve ev çocuğu 'bugün napıjaaaz' diye sormamış gibi yaparak, keyifle çayımdan içiyorum.

Peki biz bugün nabıcaz?

yine de hoşlanmaks



19 Ağustos 2018 Pazar

Evde Gıybet Yasağı


Denize düşen bloğa sarılırmış.

Zor, çok zor geçen cuma akşamı / cumartesi gününden sonra, daha rahat bir pazar sabahına uyanmak, çok fıstık bir duygu. Fakat sende de oluyor mu böyle hastalık sonrasında uyuşmuş kalmış bekleyen düşünceler, birden çevrimiçi oluyor zihninde? Hızlı çalışıyor sanki beyin, arayı kapatmaya uğraşıyor?

Cuma akşamı bizim yıldönümüydü. Gittik ailecek bir yerde -gurme olduğunu düşündüğümüz bir mekanda- hamburger yedik. Hamburgerin olabilecek en elit sunumlu hali işte, tahmin edersin. Hem yıldönümüne yakışır bir ortam olsun dedik, hem de bebe de mutlu olsun yediğinden. Çocuk dediğin canlı ebeveynine 'gol atarak' gelişim göstermektedir. O akşam da hamburger değil düz köfte yiyerek, bizim sebep sonuç mevzumuzun içine etmişse de, bir şekilde 'yıldönümü' etkinliğimizi gerçekleştirdik. Bu evlilik değil, tanışma dönümü bu arada. Bizim ciddiye aldığımız tek tarih. Diğer (evlilik) tarih, öylesine var gibi hayatımızda. Neyse, konu konuyu sıçıyor resmen, toparlamam lazım.

O gece eve geldim, midemde korkunç ağrı başladı. Yatayım dedim. Gece gümm diye bir içerden iteklemeyle uyandım ki ne göreyim? Gıda zehirlenmesi belirtileri... Hay sıçtık dedim, şimdi üşenme kalk acile git, serum ye vs. Sonra tuvalete koştum, cır cır nöbetleri. Fakat, acile gitmelik bir durum sezmedim kendimde. Evdekiler baygın uykusunda.

Sabaha kadar yatak-tuvalet ekseninde depar attım. Sabah da olay, genel üşütmeye döndü? Nasıl olduysa. Ateşli hal, eklem ağrıları, baş ağrısı, boğaz ağrısı, ses cortlaması. Hımm demek ki yaz mevsiminde üşütmek konulu etkinlikteyiz, yapacak bir şey yok. Cumartesi olduğu gibi yatakta geçti. Ev erkeği ve ev çocuğu, çıktılar. Baba-oğul günü yaptılar. Ben de o sayede dinlendim. Tüm gün süründüm. Bu sabah bir tık daha iyiyim. Ama bu işlerde bir tık nasıl fark ediyor, bilirsin. Bir tık iyi olmak, en azından kendine kahvaltı hazırlayacak, yazı yazacak, sohbet edecek enerjiyi bulmak demek. Bugün en azından pazara gidebilmek istiyorum. Eve sebze neyin almak.

Son günlerde yine hayatım dolar enerjisinde geçmekte sayın blog. Bir yükseliş bir iniş (nasıl politik espiri ama kıh kıh kıh)… Bir ara ev erkeğiyle yine papaz olduyduk. Net olarak, kendisiyle ortak bir yaşam sürmek için uygun olmadığımız fikrini benimsemiş, ayrılık olacak da kimbilir ne zaman, belki 1 yıl - belki 3 yıl, diyerek mevzuyu sonuçlamıştım. Çünkü biz karşılıklı birbirimizde kendi olumsuzluklarımızı tetikliyorduk (bana göre). Bunları çok konuştuk onla da. Çıktık barda konuştuk, evde kahvaltıdan sonra konuştuk, seviştik yine konuştuk.

Uzun uzun yazsam, çok çöp olur ama şöyle kısa özet yapayım. Bendeki ilgi, sevgi, yoğun bakım şefkat ihtiyacı ile ondaki ters oranda. Ben ne kadar istersem, o kadar alamıyorum. Bunun nedeni kendisinde bu malzemenin bulunmaması değil, a blog. Kendisinde gürül gürül bu kaynak var. Sadece bunları bana verecek yöntemleri yok. Bilmiyor. Beni seviyor, görüyorum. Ama insan kısmısı bazen de işlevsel olarak bunu kullanmak ister. Yani sevgiyi. Aynı evin içinde vakit geçirirken, çok şoolmuyor da sosyalleşirken çok ortaya çıkıyor. Beraber takıldığımız çiftlerin çift olduğu her türlü belliyken, bizim amcaoğlu gibi olmamız, neredeyse Safiye Soyman ve Faik ikilisine benzer sataşmalarımız gibi şeyler beni düşürüyordu. Baya baya her sosyalleşme sonrası, sabahları kederli kederli düşünürken buluyordum kendimi. Keder de şişe de durduğu gibi duran bişi değil. Anında hırçınlığa dönüşebiliyor. Bak ben bunları yazarken, aslında bu duygu işleri bizim düşünce denizimizden şekillendiği için aslında kaç boyutlu bir bilsen... Yani ben bir boyutunu yazabilirim. Canım yetmez bunu şuracıkta anlatmaya. Kısacası, elimizde malzememiz var, neden kullanamayalım? Neden günlerimiz kaknem geçsin? Ben sevgimi yüceleştirerek yaşamayı seviyorum, neden kısıyoruz madem?

Çok konuştuk, baya konuştuk. İşe yarıyor, hemen anlıyor beni. Aşkım seni seviyorum diyor, sevdiğim etkinlikler organize ediyor. Ama şey gibi.. Hani ajandanın başına geçer, planlar yaparsın. Fakat günlük yaşamda, oraya koyduğun 'sabaha şükrederek uyan' gibi bir madde anlamsızlaşır ya. Onun gibi oluyor işte. Kimbilir bu gaz ne zaman geçer bilmiyorsun. Bizim ilişkimizin tek ve geçerli en iyi yanı, çok iyi arkadaşız. Fakat sevgililik, bende sık sık ihtiyaç.

Geçelim.

Konuşmalarımızdan bir şeye daha ulaştık. Sadece ilişkimizi değil, kendi boşluklarımızı da çok konuşuyoruz. Ne arada bu kadar konuşuyoruz diye merak ediyorsan blog, çocuk parkında ashdkhdakf :D Ev çocuğunun yaz döneminde uzuuun park saatleri var ya, biz o arada kaç terapilik konuşuyoruz, var ya. O sayede kurtarıyoruz belki.

Neyse, bu konuşmalardan çıkan sonuçlar şu:

Kibirliyiz. Evet. İkimizde de kibir var. Hele bende... Bunu ilk ortaya çıkardığımda, yani düşmanımı yakaladığımda 2 gün filan kendime gelemedim. Vallahi aklım fikrim kibir kelimesindeydi. Gugıl yapıyorsan kibirli olmaya dair, hep dinciler kapmış o kelimeyi. Herhangi bir psikoloji ya da kişisel gelişim makalesinde o kelime tercih edilmemiş. Onun yerine, 'yüksek standartlar şeması' ya da 'mükemmelliyetçilik' gibi kavramlar var. Fakat, değil. Bana basbaya kibirlilik analizi lazım.Tam karşılığı bu çünkü. İnsan ilişkilerinde yaşadığım sorunların yüzde 95'i filan kibirlilik dağımı aşamamaktan. Halbuki ben onu kırılganlık- hassasiyet filan sanırdım. Nah sana kırılganlık. Neyse, döndük mü yine şema terapiye?

Bunları hep aşıcaaaz blog. İşalağ.

Yani kibir pek aşılabilir bir şey değil de, en azından onunla yaşamayı öğrenirim. Derim ki kibir alarmı kibir alarmı, kendi topuğuna sıkıyosun, sıkma! Bakalım. Fakat bak blog, aslında çok kişide var kibir. Kibirli olmadığını düşündüğüm tanıdıklarımı sayayım dedim geçen, 2 kişi çıktı. Herkes kendi evinin önündeki kibiri fark etse, ne ekmeğini yiycez aslında samimiyetin, dürüstlüğün.

Benim kibrimin tehlikesi şu... Benim maddemi çok etkiliyor kibir. Yani benim özümü bozuyor, mahvediyor, ağzıma sıçıyor.

Kibirlilik konusundaki ilk görevimiz ise, evde gıybet yasağı. Bu bir ödev. İnsanları analiz etmek kisvesi altında, aslında ne kadar çok eleştiri yaptığımızı, hatta sürekli birilerini sınıflandırıp, kendimize gizli bir haz alanı yarattığımızı fark ettik. Gıybet orucundayım blog.

Bir yere uzanayım, ev halkı uyanmadan. Sabah sessizliğinin tadını çıkarayım.

27 Haziran 2018 Çarşamba

Nasıl Türk Solcusu Olunur?


solcu item'ı
Gerçek bir türk solcusu olmak isterseniz, size tarif:

Öncelikle ortamda sadece 20 kişinin desteklediği bir ütopik solcu lider / parti bulun ve ona bağlanın. Sonra Atatürk döneminden başlayarak her şeyi sert solculuk düzleminde şiddetli şekilde eleştirin. Her şeyden şüphe edin. Sigara için.

Din konularında sanki kutsal kitabın indirildiği sırada olay yerinde bulunuyormuş kesinliğinde sohbetler yapın. Aslında içinizden allaha inanın ama dışarıda sosyal ateist olun. Herkesin inancı kendine diyerek konunun içinden çıkın. Ve kurban bayramında komşudan belki et gelir düşüncesiyle evden çıkmayın.

Çocuklarınızın yanında sürekli sistemi, öğretmenleri, eğitim şeklini, okul müdürünü, müfredatı eleştirerek, 'Türkiye iyice kötüye gidiyor, bombok oluyor, gelecek yok, hepimizin ağzına sıçacaklar' tarzı konuşun. İyice bunalıma sokun çocuklarınızı. Hep kötü senaryolarınız olsun.

Kuru fasulyeden bile konuşurken, konuyu hükümete bağlayın, baklagil üreticiliğinin geldiği noktanın altını çizerek, yakında donumuza kadar alacaklarına çevredeki herkesi ikna edin. Bu arada etrafınızdakileri hiç tv izlemiyor, okumuyor gibi düşünüp, onlara her şeyi ülke sol temsilcisi gibi aktarın. Büyük oyunu daima görün... Bunu yapsanız yapsanız siz yaparsınız.

Haberleri izlerken küfür edin. Türk tipi solculuğun en önemli kriteri gündemde olanlardan yeterince nefret edebilme yeteneğidir. Aman sakın olayları objektif değerlendirmeyin. Öfke, nefret ve isyan etme duygusu sizin yaşam sebebiniz. Size naber diye sorulsa, herkesin başını döndürecek gerçeklerden bahsedin- konuyu hemen aynı yere getirin.

Seçim sonrası tek muhabbetiniz paranoyak seçim senaryolarınız olsun. Hiçbir şeye inanmayın. Sizin partinize yüzde 0,02'lik katılım olsa dahi, şaibelerden bahsediniz. Diğer partilerin liderlerini mutlaka ağır sol kavramlarla değerlendiriniz ve sizin fantezik ülke anlayışınıza uymuyorsa, hemen eleyiniz. Sol partilere dahi gerçek solculuk nasıl olur, onu gösteriniz. Soldan daha sol olunuz. Öyle sol olunuz ki bazen oy kullanmaya bile gitmeyiniz. Çünkü sizi anlamıyorlar. Ülkenin içinde bulunduğu duruma göre 'oluru olan' lider anlayışından uzak, tamamen 'gerçek bir devrimci ve solcu' kahraman özlemiyle yanıp tutuşunuz. Bir Che olmadıkça, kimseyi desteklemeyiniz.

Siyaset bilimini evinizdeki çekyata taşıyın. Laboratuvarınız sehpanız, deneyleriniz ise akrabalarınız olsun. Sağcı akrabalarınıza laf sokmalı facebook iletileri yazın. Bu konuda hazırlanmış 'capsler' ve görselleri paylaşın. Yetmedi, özelden ya da watsapptan herkese mesajla gönderin. Böylece kendinizi bu düzenin hilelerini deşifre edebilen, usta bir analizci gibi görün / gördürün.

Birlik olmayın. Aranızda 77 tane farklı sol türü olsun ve birbirinizi yargılamaktan ve tenezzül etmemekten dolayı 'ekip' olamayın.

Bilimden, sanattan kopuk olun. Aynı metinleri tekrarlayıp durun. Kendinizi güncellemeyin, tarihin aynı yerlerine sıkışın kalın. Tek refleksiniz sağ iktidarı eleştirmek olsun. Sanki sağ iktidara takık bir eski sevgili gibi, hep onu sayıklayın durun.

Şiir:
Bunu yazan ne sağcı ne solcu
Ne dinsiz ne dinci
Çocukluğundan beri sol görüşe ilgi duymuş,
hala anlamaya çalışan sıradan biri.


21 Haziran 2018 Perşembe

Şu HPV Meselesi...


* Dikkat! Bu yazı aşırı şekilde kadın sağlığı ve kadın jinselliği hakkındadır. Rahatsız edici unsurlar barındırabilir. Dahası yüksek doz sıkıcı olabilir. 


Kendimi bildim bileli, bel altıma kapalıyım. Kadınlığın sembolü olan ve 'pıtış' diye tabir edilen cinsel bölgeyle münasebet olayında gereksiz bir mesafem vardır. O bölgede dönen biyolojik olaylar, regl ve sendromları, jinsel eylemler, muayenesi, tedavisi- kısacası içerik namına ne barındırıyorsa, yüzümde ekşime ile iştirak ederim. Doğum hele benim için bilimkurguların en damarlısı olabiliyorken, regl olmak da kısa film tadında beni hala şaşırtabilir. Jinekolojik muayenelerde korku filmlerinin en ezik karakteri gibi oluvermemi, her defasında düşüp bayılmaktan korktuğumu; muayene bittikten sonra bile rahatça tuvalete gidip iç çamaşırımla yüz yüze gelemediğimi (ya kanadıysa?) açıkça söyleyebilirim.

Jinsel konularda da Kezban bir tarihçem oldu. Aslında toplumda vajinismus olarak bilinen psikolojik rahatsızlığın bende de gizli şekilde olabileceğinden şüpheliyim. Tohumu var en azından. Yoksa sevgililerimle 'ileriye gitmek' olarak betimlenen, ergen aktivitelerde hep 'topuk' olan kız bendim. Elbette nur topu gibi libidom var. Jinsel anlamda herhangi bir sıkıntı - sorun da yaşamadım / yaşamıyorum. Ancak o yöne hafif bi eğilimim var. Ailem geleneksel olsaydı, kesin yüzde 100 vajinismus olurdum, net bence. Buna yapısal diyebiliriz ya da toplumsal dış şartlar? Bilemiyorum. Dediğim gibi, vücudumun o bölgesiyle hiçbir zaman 'şeffaf' bir ilişkimin olmaması, belki de yeterince tanımamış olmam- dahası tanımak da istememem, bu hissin nedenidir.

Neydi o laf?

'Gizlice korktuğun şey başına gelir'

Bu lafın istatistiksel doğruluğu nedir, bilemiyorum da... Geçenlerde bir filmde, daha iyisini duydum:

'Korktuğun şey zaten başına gelmiştir' (gibi bir şeydi)

Her neyse. Benim korktuğum bir şey başıma mı geldi? Yok, hayır. Ancak hakkında pek de huzurlu olmadığım ve ötekileştirdiğim cinsel sağlığımla ilgili, 'korkulası' bir şey yaşadım. Aslında tam da yaşadığın sırada korkmayı bırakıp, hemen konunun içerisinde şekil almaya ve çipil çipil yeni planlar yapmaya başlıyorsun ki... Biz buna insanoğlunun her şeye hemen alışabilmesi diyoruz. Daha düne kadar, biri bana 'jinsel yolla bulaşan bir hastalığın virüsünü taşıyorsun' dese, sanırım hemen vakit kaybetmeden en yakındaki 'kuantum sevgi salınımı ve hayatı neşeyle karşılayan mutlu kokoşlar' derneğine kaydımı yaptırır; o seminer senin, bu workshop benim 'arınmaya' çalışır, belki minimalizme ve veganizme kayar, bir de kitap yazabilirdim. Fakat başına geldiğinde, o kusursuzluğu kendine layık gördüğün insanüstü profilin minik bir hasar aldığında, tabiri caizse inan hiç 'ziklemiyorsun'. Hasarlanmak şaşırtıcı şekilde iyileştiriyor. Çünkü başına gelince, kendini çok önemli görmeyi ve ölümsüz olduğuna dair yanlış anlamayı unutup, durumu kabullenip, yapıcı seçeneklerle ilgileniyorsun. Önceden sana aşırı acıklı gelebilecek şeylerden nefis mutluluklar bile duyuyorsun (biyopsi hiç acımadı oleeeyy -gibi)

Burada bir ara verip, şu HPV meselesinin ne olduğunu bir anlatayım.

HPV virüsü, kadınlarda rahim ağzı kanserine neden olabilen ve basit testlerle tespit edilebilen, şimdilik 'uğraştırmayan' bir virüs. Uğraştırmıyor, çünkü eğer gerekirse, yapılan basit işlemlerle bu virüs vücuttan kazınarak uzaklaştırılabiliyor. Söylenenlere göre, kadınların yüzde 80'inde varmış. Aslında bu virüs hiç imha olmuyor diyen doktor söylemleri, şunu demek istiyor; önemli olan virüsün dokusal olarak rahim ağzına zarar vermediğinden emin olmak. Bunu da düzenli takiple (smear) anlamak mümkün. Ayrıca aynı doktorlar, 20'li yaşlarında olan kadınların (çünkü genç hücreler) bu virüsü vücutlarından kendiliğinden atabileceğini söylüyor.

HPV testi ülkemizde sağlık ocakları, KETEM gibi kurumlarda ücretsiz olarak yapılıyor. Tek sıkıntı, kadınları evli olup olmamalarına göre uyarmaları... Evli olmayan kadınların bakire oldukları inancıyla, onlara bu testin varlığını hatırlatmayan modelleri var. Evli kadınlara test için mutlaka hatırlatma yapılıyor tabi. Ancak kadın doğumcunuza rutin muayene için gittiğinizde, size smear'la beraber HPV bakıp bakmadığından emin olmak zor. Sormak lazım.. İlla sağlık ocağında göz göze geldiğimiz moral bozucu afişleri beklemeye gerek yok: 'Kanser kader değil!' - 'Erken Teşhis Hayat Kurtarır, Ölmenize Mani Olur!!!' tarzı gıcık afişlerden bahsediyorum. Çünkü kimse kendisine kanser olmayı yakıştırmaz, dolayısıyla hiç kimse bu testleri yaptırmak için motive olmaz, değil mi?

Şu sloganlar daha anlamlı olurdu:

'Kadın Sağlığında İçten Dışa Temizlik'
'Bilinçli Seks ve Daha Mutlu Deneyimler'
'Kadınlarda Erken Bahar Temizliği'
'Sağlıklı Olmak Çekici Yapar'
'Orgazmını Garantiye Al'

hsgfddagfag : ))

Son olarak, HPV virüsünün rahim ağzında kötü manevralar yapmasına ortam sağlayan en önemli faktör sigaraymış. Başka da bir tetikleyicisi yokmuş.

Annem de ben de düzenli olarak jinekolojik muayenemizi oluruz. Evet yani dötüm dötüm olsam da pek aksatmam, düzenli giderim. Smear'ım tertemizdir, bel altı evrenimde işler hep iyidir. Annemde de öyle...Bir kez bile doktorlar 'Hpv'ye ne dersin?' diye sormuş değildi. Biz de sorsunlar diye bekliyormuşuz, demek ki...

Ta ki annem, sağlık ocağındaki o afişlerle karşılaşıncaya kadar...
Ve annemde HPV'nin kansere neden olmayan bir türü çıkana kadar.
Tabi bu 'tehlikesiz' virüs, annemin tertemiz cillop gibi rahminin alınmasına sebep olana kadar...

Doktorların artık o soruyu sormalarını beklemenin yersiz olduğuna karar vermiş olduk. Hemen ben de talep ettim, yaptırdım. Ve? Bende de aynı türde virüs çıktı. Bu arada bu virüsler genetik değildir. Tamamen dış etkenlerden, en çok da cinsel yolla bulaşır. 10 sene önceki bir ilişkiden bile kapılmış olabilir. (miş tabi ki, duyduklarım bunlar)

Şimdi, bu aşamada virüsün pozitif çıkması halinde hastanelerin yaklaşımı tümden farklı oldu:

Devlet hastanesi, ciddiye almadı. Smear'ım temizdi. Muayenede de bir sıkıntı görülmedi. Bu nedenle düzenli aralıklarla, mesela 6 ayda 1, testi tekrarlamam söylendi. Bir değil, en azından 3 ayrı doktorla görüştüm. Hepsi de aynı şeyi tavsiye etti. Bana da mantıklı geldi. Ve de söylediklerini uyguladım. 6 ay bekledim. Tekrar test yaptırdım: Virüs hala pozitif (zaten gitmesini beklemiyorduk da amaç izlemek)… Tamam sorun yok, 6 ay sonra yine gel dendi. Bu kez dinlemedim. Çünkü aynı senaryoda, annemin rahmi alınmıştı. Smear temiz, muayene okey. Yaş faktörü? Yine de anlam veremedim. Annemin yaptığı gibi universite hastanesine gittim.

Üniversitede doktor, beni yeniden muayene etti ve lezyon oluşumu var dedi. Suratı pek de iyi şeyler müjdeler gibi değildi. Derhal biyopsi yapıcaz, dedi. Okey, dedim. Fakat yine de çok sevdiğim Ş. hanıma gidip sordum (devlet hastanesinden). İçin rahat etsin, git yaptır- fakat eminim temiz çıkacak, lezyon her kadında olabilir, önemli bir şey değil, dedi. Eyv. dedim, ayrıldım oradan. Ve geçenlerde biyopsi yapıldı, benden parça alındı. Benden yahu benden! Hem de tamamen uyutulmadan, lokal anesteziyle jsgahgas. Benim gibi ödlek bile, nasıl sınırlarını aşıyor, döt korkusu uğruna canlı canlı parça alınmasına hiç zorluk çıkarmadan müsaade edebiliyormuş.

Şimdi senaryolar şunlar:

◇Gin1, 2 ve 3 olmak üzere farklı aşamalar var. Biyopsi bendeki virüsün bu aşamalardan hangisi olduğunu saptamaya yarayacak.

⟶Gin1: Takip yeterli
⟶Gin2 ve 3: Kazıma gerekli.

Şu aşama hiçbir şekilde kanser değil bu arada. Anneminki de değildi. Yani bu işin sonu hiçbir zaman olumsuz zaten bitmeyecek. Bu çok önden yapılan bir ultra erken teşhis gibi bir şey. Zamanı bükmek gibi. Biyopsi sonucumu çok da ziklemiyorum desem, totoş bir laf olmaz. Çünkü her türlüsü zaten erken teşhis kapsamında. En kötü ne olabilir ki? En kötüsü bile kötü değil. Fakat yine de o soruyu kafamda döndürmeden duramıyorum.

Testi yaptırmasaydık nolurdu? Hadi yaptırdık, dev. hastanesine sadık kalıp, biyopsi ve diğer işlemleri es geçseydik? Gerçekten korktuğumuz şeyler başımıza gelir miydi, yoksa olasılıklar üzerinden zar mı atıyoruz? Neden HPV meselesi, ülkemizde erken seçim gündemi kadar karışık ve yoruma açık? Yine de bu karaktersiz virüse teşekkür ederim. Durduk yere beni jinsel sağlığımla barıştırdı. Konfor alanımdan çıkarıp, göt olmamı sağlayarak, beni daha gerçekçi biri yaptı. Bir de başa gelen çekiliyor evladım. Başa gelmeden takmaya gerek yok, o yüzden. Olunca, düşünürsün. Ay nasıl rahat kafa anlatamam!

Konuyla ilgili diğer tutarsız tutumları, erkeğe düşen görevleri, virüsten korunma yollarını, tedavi sürecinde olan bitenleri zamanla aktarırım. Ben de kendi jinsel sağlığımın taze bir öğrencisiyim ne de olsa.

Bu saatte kahve olmaz. Ben uyku!

Not: Aylar öncesinden bahsettiğim diğer sağlık sorunlarım (eklem ağrıları, bağırsak zottirileri)  konusunda hiçbir klinik yol alamadım bu arada. Kendi kendime beslenme şeklimle oynayarak düzene soktum. Merak eden varsa diye şey ettim. 

8 Haziran 2018 Cuma

Parkta olaylar, ikinci çocuk mevzusu ve gojiberry'li kek


Geçen gün, parkta oturmuş, ev erkeğiyle sohbet eyliyoruz. Bizimki de kendi has takımından kimseyi bulamamış, yedek listesinden bir kız arkadaşıyla takılırken, dev bir ağlama duydum. Gözlerim ağlama sesinin merkezini aradı. Zira çocukların yüzde 99'u aynı tondan ve birebir aynı yörenin duygusuyla ağlıyordu. Yapılan taramalarda ağlayan sesin benim bebemden geldiğini fark edince, hemen topuk popoda olay yerine koştum. Durum şuydu:

Bizimkisi, yanındaki kıza bakarak bas bas ağlıyor, kız ise instagram'a poz veren manken bakışıyla bizimkine aşırı hantal şekilde tepkisiz kalıyordu. 'Noldu?' dedim. 'Anne, D. bana isteyerek, bilerek vurdu' dedi. Baktım kolu ciddi kızarmış. Kız, hiçbir açıklama yapmıyordu, gayet sakin.

dövecekmiş gibi duran manken bakışı

Annesi geldi o sırada kızın. Tanıyorum kadını. Kendisi eğitimci, yaşça benden baya büyük. Rahatladım, gelince. Onlar anne-kız aralarında diyaloga girsinler, ev çocuğundan özür dilerler, ben de oğlumu köşeye çekip bi sarılırım diye bekliyordum (çok içim yandı bebeme)

Annesi şöyle dedi:

'Aslında hiç huyu değildir ama'

O ne demek? Yani normalde huyu değildir, şimdilik bir istisna tanıyalım, puan kırmayalım gibi bir şey mi? Müdahale etmek zorunda kaldım. Ev çocuğuna;

'Oğlum hadi içinde kalmasın, arkadaşına söyle, vurmanın doğru bir şey olmadığını, böyle olmaması gerektiğini...' Açıkçası ben de çok kendimde değildim, yine de oğlumun o şekilde olaydan ayrılmasını istemedim işte. Çok ağlıyordu.

O sırada kız şöyle dedi:

'Vurdum çünkü canım sıkıldı'

Hö? Ulan benim çocuğum bu sakinlikte böyle götü kalkık cevap verecek, oturur varoluşumu sorgularım. Dizlerimi döver, 3 kitap deviririm. Annesi ise sadece kıza arkadaşından özür dilemesini söyledi. Kız kesinlikle özür dilemedi ve şöyle dedi:

'Off sıkıldım anne, hadi gidelim' (buraların tadı kaçtı tonunda)

öffss buraların tadı kaçtı

Ve ayrıldık. Ben o sırada anladım ki bizim ev çocuğu canının yanmasından ziyade, kalbi kırıldığı için ağlıyor. Çünkü hiç beklemediği yerden koluna tokat yedi. Birdenbire.. Durduk yere. Kız da mahcup değildi. Bu onun ezberini bozdu. Oyun da bozuldu, zevk alıyordu çünkü sanırım o sırada.

Çok üzüldüm. Köşeye çekilince babasıyla sarıldık oğlumuza. Ona sen de vurarak karşılık vermediğin için çok sevindim dedim. Çok hoşuma gitti, resmen ilkellikten medeniyete geçme öyküsü gibi geldi bana. Gerçi duyguları devreye girdi ve şok oldu, ondan da olabilir. Biraz konuştuk.

Ertesi gün, bizimki kendi takımıyla oyuna dalmıştı. Baktım bizim sakin kız ve ailesi de geldi. O gün bir dedektif gibi ben bu aileyi inceledim. Ve gördüm ki kız hiçbir çocukla oynamıyor. Annesi ve babasıyla oynuyor ama o hep yöneten. Bir bebekleri daha var. Anne ve baba sırayla bi bebekle bir de bu kızla ilgileniyor. Kızın üzerinde hep prenses kıyafeti... Dondurma istiyor, hop alıyor. Lolipop istiyor, hop alıyor. 1 saat içinde 2 yoğun şekerli abur cuburu gömdü bu arada. Kızın yüzünde hiç gülümseme görmüyorum. Hep donuk bir ifade... Bir de genelde çocuk tatlılığı sevimliliği vardır ya.. Bu kızda biraz teyze ifadesi var, sanki 5 yaşında değil.

Nereye varıcam... Bence bu kız sosyopat filan olabilir ha? Amanın?! Ben olsam kıllanırdım vallahi. Hangi çocuk bu kadar tepkisiz olabilir, insan yönetebilir ve duygusunu gizleyebilir bu derece? Şeker tüketimi çok fazla, ön dişlerinde çürüme var. Belki de şekerden olumsuz etkilenmiştir (tamam abartı bi tahmin)

Üçüncü günün akşamı bizim ev çocuğu, arkadaşlarıyla oynarken bi ara verip bu kızın yanına gitmiş. Ben fark etmedim olayı. Ev erkeği izlemiş. Ona o gün canım çok yandı filan demiş. Kız cevap vermeden kafasını çevirmiş (ahaha mayyak ya, hala kızdan reaksiyon almaya çalışıyor)..

***
Bu arada, ne dicem blog. Geçenlerde 16 aylık bir çocukla kesişirken buldum kendimi. Beni görünce bi sırıtmalar, bi mimikler. Oruçlu anneannesi, dedesiyle parka gelmiş. Yazık baya yaşlılar, çocukla ilgilenemiyorlardı (gerçekten ciddi yaşlı ve alabildiğine oruçlu) Bebek arabasından bile inmesin, uğraşamayız halindeler. Ben çantamdan bir şeyler çıkardım, nasıl hoşuma gidiyor o sırada- beraber paket yırtıyoruz, ev çocuğunun arabasıyla oynuyoruz vs. Tabi yaşlı çiftin iznini aldıydım. Ay, ben anladım ki ben bebe büyütmeyi aşırı özlemişim. Emek vermeyi, tane tane anlatmayı, kendini adamayı... Severek yapıyorum.

Hemen buradan şu başlığa geçiyoruz: Neden ikinciyi düşünmüyorum ki? İkinciyi düşünmek bizde bi çeşit spor biliyorsun.

Napıyosun hacım?
İkinciyi düşünüyorum ya!
Oo abi ikinciyi düşünmek için en iyi mevsim, hadi sana kolay gelsin.
Sağol abi yerimiz var, siz de gelin beraber ikinciyi düşünelim.
Biz bu sene avrupa'da ikinciyi düşüncez kısmetse, fiyatlar uygun.
Tamam görüşürüz.

Fakat bir sorun, ben ikinciyi arada düşünsem de (çok içimden) doğum yapmak istemiyorum. Yani, bu net. Doğum öncesi aşamalar, beklemeler, gelişimini takip etmeler... Uğraşamam bir daha o yolculukla. Kafamda bu yüzden hep fantezi olarak evlat edinme isteği vardı. Bireysel bir istek... idi.. Ta ki dün ev erkeğiyle konuşana kadar. İkinci çocuk konusuna fobi gibi bakan beyimin de meğerse asıl fobisinin çocuk çalışmaları + hamilelik süreci + doğum sonrası ilk 1 sene olduğunu, aslında kimsesiz bir çocuğu kendi çocuğu gibi sevebileceğini, onun da bir çocuk daha istediğini öğrendim. Onun istemediği ikinci çocuk değil, ikinci hamile bendim :D Bu aralar sık sık yaptığım geyik: 'Şşş ev erkeği ikinciyi düşünmüyorsak, ona göre annemde kalıcam bak bu akşam' ajgdjhsgajf... Alakasız her yerde bu geyik dilimdeydi bu ara: 'Baksana ne dicem? , 'Söyle', 'İkinciyi düşünmüyorsak, bi kahve daha içeyim'.. Gülüyorduk çok. Bence her şakanın altında bir gerçek misali. Bu geyik totomdan durduk yere çıkmamış olabilir, hıığ?
ikinciyi düşünürken poz verdik

Şimdilik bu konuyu düşünce evrenimize tohum olarak saldık. Bakalım yıllar içerisinde meyve verirse, kendimize güvenirsek, hedefimizde ev çocuğuna kardeş, bize ikinci evlat, evimize yeni bir birey kazandırma isteğimiz var.

Bir de şunu öğrendim. Biyolojik bir çocuğun varsa, ona duyduğun sevginin aynısını biyolojik olmayan bir çocuğa da duyabileceğini fark ediyorsun. Bunu daha önce bilmiyordum. Olayın doğurmak, emzirmekle hiçbir ilgisi olmadığını anlamak için bir tane doğum yapmış olmam gerekiyormuş demek ki. Umarım yakın gelecekte buna uygun bir ortam oluşturabilir, bu müthiş güzelliği yaşayabiliriz.

Ee genşler ve genş hissedenler. Bugün Cuma. Mutlaka içinizde bir yerde zil takıp oynayan biri vardır. Ben de zil takıp oynuyorum çünkü ev çocuğu bu sabah çok geç uyandı. Bu ne demek? Okulda öğle uykusu yapmayacak demek. Bu ne demek? Akşam erken sızacak demek. Ve bu da akşam bizim şu aylardır izlemeyi beklediğim ve anca bulabildiğimiz möhteşem filmi izleyebilecek olmamız demek:



***

Aa son bi not. Regl olunca, eğer önlenemz bir şekilde tatlı krizi olduysa ve daha fenası tatlı kesmez, baya bildiğimiz törkiş hamurlu şekerli doyurmalı şeylerden canın çektiyse, sana 'kötünün iyisi' kekimi anlatayım bak.

Malum normalde bu tatlıların hamursuz şekersiz hallerini deniyorum evde. Ama ya canım günaha girmek isterse? Kırk yılın başı dibine kadar sağlıksız bişi tıkınasım gelirse? Böyle durumlarda, pastaneden 3-4 kurabiye filan alıyordum normalde. Evdekilerle de paylaşıyordum. Ama tadını da hiç beğenmiyordum ya da yeterli olmuyordu. Gelin size, kahveden dev hizmet. Şimdi kendime yaptığım özel durum kekini anlatıcam.

Öncelikle unun glutenlisini alacağım madem, o halde 'kötünün iyisi' seçeneğini alıyoruz; siyez unu. Fiyatı diğer unların 4 katı. Ben bunu 13 TL'ye aldım. Ama inanın, zaten evde un çok nadir kullanılıyor, regl olmaktan regl olmaya... O halde 3-4 kurabiyeye 10 TL vereceğime, bu unu alırım daha avantajlı diyorum. Ki bir kez indirimde 7 TL'ye almıştım bu unu.

Migros'tan


Tatlandıracak herhangi bir şey (ama durun bu kekte işlenmiş şeker de olacak)
Ben bu kez goji berry seçtim. Sen hurma, kuru üzüm ya da taze elma seçebilirsin.

Gojilerin berisi


Geri kalan malzemeler aynı.

Ben azcık yapıyorum zaten. Bildiğin tarif:

Yumurta kır, içine az yağ koy (ben fındık yağı koydum). Normalde keke 2 bardak şeker konur, sen sadece 1 yemek kaşığı şeker koy. İçine istersen biraz süt / yoğurt - hani hacmini artırsın diye, bişiler daha ekle. Karıştır. Ardından undan koy, ama göz kararı işte. Ne kadar olursa. Ancak katı bir kek hamuru olmamalı. Krep hamuru gibi hafif sıvımsı olabilir hatta. Bu aşamada isteyen fındık, ceviz, badem gibi çiğ kuru yemişlerden öğütüp ekleyebilir. Kabartma tozu (ya da karbonat). Bunları da karıştır. En son aşamada seçtiğin tatlandırıcıdan boca et. Elmayı rendeleyerek koyabilirsin, 1 su bardağı goji olabilir ya da 10 adet hurmayı minicik kesip atabilirsin. Keyfine göre.

Fırına ver gitsin. Piştikten sonra, soğusun. Sonra buzdolabına at. Çok efsane oluyor. Hadi size iyi günneeer!
aklıma çekmek gelmedi fotosunu. bu minicik bir parça kekten.

Dipçik not: Aslında 10 hurma koyarsan, 1 yemek kaşığı şeker de gereksiz kalıyor.

Annem Beni Neden Dinlemiyor? Ve diğer şeyler.

Annemden eğer sıfır beklentide olursam, her şey harika. Çünkü beni dinlemiyor. Hiç dinlemedi. Dinler gibi göründü. Ama gerçekten dinlem...