19 Eylül 2019 Perşembe

Oğlum için nasıl bir hayat hayal ediyorum?



Ev çocuğu dünyaya gelmeden, ben anneliğin kulisine girmeden; az gelişmiş bir ülke vatandaşı olarak duyduğum ifadeler:

'Bu ülkeye çocuk mu doğurulur?'
daha da ilerisi-  böyle dünyaya çocuk mu getirilir?

Bugün hep kötü, gündem hep felaket, ülke desen çamur, dünya namert, eğitim sistemi bok, domatesler GDO'lu :D

Sürekli aynı duyguya zoom yapıldı:

'Çocuğunu bunca kötülüklerden nasssıl koruycaksın?'

Bazen gerçekten aklımın karıştığı da oldu. Harbiden nasıl koruyacaktım? Bu soru benim için yeterince samimi gelmemiş olacak ki, sonunda denkleştirmeye çalıştığım cevap parçacıkları konudan uzaklaşıp amaçsızca savruluyorlardı.

Benzer soruları, kreşin bahçesinde, çocuklar kaydıraktan sırt sırta kayarken, biz anne-veliler de sohbet ederken duyabiliyordum:

'İlkokulu nabıcaz hanımlar, içime sinmiyor hiçbiri yhaa, siz karar verdiniz mi?'

Aslında soru gibi görünüyor ama içeriğinde sormak yok; yermek var, kaygı salmak var, felaket tellallığı var. İki sene var daha amugo, ne ilkokulu?

Oğlumla avcı toplayıcı çağında da anne-oğul olabilirdik. İkinci dünya savaşında da. Ne bileyim ben coğrafyamız, çağımız, iklimimiz bile dışarıdan 'felaket' tasviri yapmaya yetebilirdi. 2013 Türkiyesi'nde birbirimize denk geldik. Ve çocuk sahibi olmanın bu konuyla essahtan ilgisi yok.

Oğluma sade, düz ve yüksüz bir hayat hayal ediyorum. Fakat yaşadığım ortamın koşulları için yapabilecek pek bir şey (hiçbir şey) yok. Ben elimdeki malzemelerle kendime uygun kombinler yapar, yaşama salarım.

Türkiye'de eğitim hayatı bok, lanet. Eee? Daha fenası da olabilirdi. Laf olsun diye demiyorum, daha beterinde de buluşmuş olabilirdik oğlumla. Sistemi reddedip, çocuğu evde pamuklara mı sarmalıyım? Bana göre plan güzel: Orta halli bir devlet okulu + yapmayı sevdiği bir sanat / spor dalında haftada birkaç gün aksiyona girmek. Bu aksiyon bence çok çok çok önemli. Tabi severek gidiyorsa.

Dünyanın neresinde olursa olsun, tarihin hangi çağında, doların kaç TL olduğu dönemde, hangi hükümetin dominantlığında- ne olursa olsun, bir çocuk için gerekli malzemeler: (tamamen bence)

  1. Sevgi
  2. Anlayış
  3. Oyun

Ve bence evrensel 'iyi eğitim' için gereken tek malzeme:

  1. Öğrenme merakı

Başka bir eyleme girmeli artık. Ne kendimize acımak, ne de boktan saydığımız eğitim sistemine çocuğu kaptırmamak için ütopik kurumlara ütopik paralar vermek.

Daha basit ve sade olmalı. Ve bunu hep birlikte yapmalı.
Ama nasıl? Onu ben de düşünüyorum işte.



18 Eylül 2019 Çarşamba

5 buçuk yaşa yer açmak


Öğretmeni, 'sınıfta çok takla atıyor, parende deniyor, kendine kendine gülüyor' dedi.

Hafta sonu atletizm hocası, 'antremandan geri kalıyor, yerde gördüğü bir şeye takılıyor, onunla oyun oynuyor' diye ekledi.

Yaz başında piyano denemesinde, 'istekli evet ama parmak kasları çok zayııııf' şeklinde yol verdi.

Mahallenin hırslı İngilizce kursu, 'aklı oyunda olan çocuklarımızı maalesef kabul edemiyoruz' demeye getirdi.

Öteki, 'çok ses yapıyorsun' dedi; beriki 'koşmasana burda' diye ünledi.

Kuaför, saçını kesmekten kaçındı, doktor tedavi ederken surat yaptı.

Okulun ilk günü gösteriye gelen animasyon ekibi bile, sıkıntıdan sürekli saatine baktı.

Bazen ben de 'kafa dinlemek, çalışmak, sessizce öyle oturmak için' ondan kaçıyorum ya, düşününce şimdi içim sızladı.

Dünyanın 5 buçuk yaşında bir oğlan çocuğuna hiç mi hevesi yok yani?
diye silkelendim bu sabah.

Canım oğlum rahat rahat 5 buçuk yaşında olabilsin diye ona yer açmaya karar verdim. Hala yatağındaydı, tüm neşemle yanına 'günaydın' demeye gittim.

Ve gece bıraktığımız 'kedicilik' oyununa kaldığı yerden devam ettim.




17 Eylül 2019 Salı

Sosyal medyaya anlatma isteği...


Ortaokulda, best firendimle bahçede kol kola salınırken, ona şöyle dediğimi hatırlıyorum;

'Okuduğum kitabı bir başkasıyla paylaşamayacaksam, o zaman anlamı ne?'

Bunu düşünürken; blogger'dan habersiz, link vermekten uzak, görsel iliştirmeksizin- tam da şu an burada yaptığım şeyi kastediyordum. Bir duygu, fikir, analiz, yorumun benden veri olarak çıkıp başkasına ulaşması, o kişiden feedback almak ve o 'şey' üzerine etkileşim ortamı yaratmak.

Düşünsene, hayatında ilk kez Demi Moore'un 'ghost' filmini izlemişsin. Sene doksanlar. Türk televizyonları, filmin gönüllü elçisi gibi, her hafta filmi yayınlıyor. Ve o zamanlar Patrick sana hiç de antipatik gelmiyor. Whoopi'ye sanki öz halanmış gibi bayılıyorsun. Filmi, ergen-çocuk  halinle ilk kez seyretmişsin, döşüne yerleşmiş ergenoviç hormonlarınla, içeriğindeki cinsellik kapalı halde sunulan bu ölümden sonraki aşkın ve onunla paket halinde gelen şarkının, odandaki duvarın boş kalan yerine 'Sam and Molly, forever' yazdıracak kadar seni etkilediği o sonbahar akşamını düşün. Bu etkilenmeyi, en yakın arkadaşın ve onun arkadaşları, sonra onların ortak arkadaşı ve komşunun bizden biraz daha büyük kızıyla paylaşmadan, bünyende tutamıyorsun.

Paylaşmak, seni kaşındırıyor. Çünkü anlamalısın: Bu filmden payın ne? Seni neden etkiledi, sana ne hissettirdi, seni hangi yerinden yakaladı, sen olsan napardın, sana o saç yakışır mıydı? Konu hep ben. Beni, bir yere- birilerine anlatmak. Belki taş devrinde yaşasaydım, o gün çıktığım avdan sonra, nasıl dötüm dötüm tırstığımı ifade etmek için tek göz mağarama bir şeyler çizerdim; ama 90'larda- izlediklerim, yaşadıklarım, okuduklarım ve düşündüklerimden kendime bir 'network' yaratma çabasıyla, anlatıyor, daha çok anlatıyor, bazen bunları kağıtlara yazıyor, günün sonunda kendimi ortaya koyuyordum.

Geçmişten bugüne, hem yazının hem de matbaanın gelişmesinde, mahallecek korkmuşlar. Şeytan işi demişler, bizi günaha sokar, aman ha demişler, bu işten zararlı çıkarız. Yüz yıllar sonra, kaydetme- yayınlama ve kitlelere bunu ulaştırma işi çıkmış. Mahalleli herhalde aklını yitirmiştir. Radyo ney gız, tööbe?

Benzer bir mahalle korkusunu cep telefonları ve onu hızla takip eden dijital medya ile yine yaşamışlar. Kör eder, topal eder, yuva yıkar demişler, aman ha şeytan işi. Tabi, sonra tüm mahalleli 'facebook' ile tanışmış :D

Konu, anlatmak. Şeytan içimizde. Şeytanın sadece, kullandığımız plaftormla teknik bir ilgisi olabilir. Sosyal medyaya gelince; elimizdeki tüm dijital alanlar bizim kendi medyamız. Mahallemiz... Etkileşim alanlarımız. Hepsi aynı amaca hizmet, dolayısıyla biri diğerinden daha şeytan işi değil. İstersen sadece LinkedIn'den makale yayınlıyor ol, istersen youtube'a 'bugün hangi rujumu sürdüm?' videosu çek...

Sosyal medyada anlatıyorsak, blog yazıyorsak, gittiğimiz gölün fotoğrafını koyuyorsak, çocuğun ilk doğum günü fotoğraflarını upload ediyorsak, havanın güzel esintisini bildirim olarak not düşmek istiyorsak, hepsi iki lafın belini kırmak için. Bazen mahalleliye, bazen ortaya öylesine.

Çünkü bünyede durmaz bu 'ben'.
Dünya, beni anlattığım sürece dönüyor :D



16 Eylül 2019 Pazartesi

Hiçbir işe yaramayan tavsiye: Heyecanlanma! (direksiyon sınavından heyecanla geçmek)


Türkiye'de üniversiteye yerleşme, düğüne hazırlanma ve askere gitme sürecine ek olarak yeni bir 'stresten sıyırma' dönemi başladı: direksiyon sınavına girme dönemi.

direksiyon sınavından önce stres seviyem


Fikir olarak hepimizi heyecanlandıran yeni sınav sistemi; kazaların azalmasını, sürücülerin bilinçlenmesini ve trafik diline pelesenk olmuş 'abi bi sinyal ver be, yuh öyle de dönülür mü, kendi şeridinden gitsene ayı' repliklerini sonlandırmayı hedefledi. Fakat, bu öyle bir sınavdı ki sürücü adaylarına başarılı olabilmek için verilen 'heyecanlanma sakın' tavsiyesi, kulaklarda 'heyecanlanma ma ma ma ma' şeklinde yankı bırakarak, adaylara sınavı geçme yolunda hiçbir katkı sağlamadı.

Bu gibi sınavların en büyük çelişkisi, daha önce hiçbir direksiyon tecrübesi olmayan bireylerin;

  • heyecanlanmamasını
  • acemi gibi sürmemesini
  • ve bu 2 maddeyi, yani heyecanlı ve acemi olduğunu belli etmemesini 
istemesi diyebilir miyiz? Bence, diyebiliriz.

Zombie'lerin dikkatini çekmemek için, zombie taklidi yapmakla yarışır cinsten bir challenge?

zombiyle göz göze gelme!

Bu sisteme göre yetişen sürücülerin yaklaşık 20 sene sonra, tüm trafikte asayişi sağlayacağını öngörebilir miyiz? Trafikte tamamen kendi kurallarını ciddiye alan eski nesil sürücülerin azalarak bitmesi için kaç sene lazım ya da yeni nesil sürücüler, eski nesillerden kötü davranış kapar mı, ay yoksa her şey sadece sınavdan geçmek için miydi, bizim kültürümüzde trafik 'bilinçli' sürücüyü ishalli şekilde sisteminden atar mı, özümüzde ayılık var mı bilemiyorum.

Avrupa normlarına uyan sınavdan geçtikten sonra gerçek trafik meydanı
Bildiğim, yeni direksiyon sınav sisteminin 'trafikte fark yaratmayı' amaçladığı. Çünkü 6 yıldır uygulanan yeni sistemde henüz sürücü adayı; koltuğuna oturduğunda aynalarını düzeltmiyor, emniyet kemerini takmıyorsa bile sınavı başlamadan sona eriyor. Sadece bir kez sinyal vermemek, aracı geri viteste kullanamamak, paralel park yapamamak, hız kurallarına önem vermemek, şerit takip edememek ikinci bir şans verilmeden kalma sebebi.

Dediğim gibi fikir olarak güzel, peki uygulamada?

Direksiyon sınavından 3. seferde geçebilmiş biri olarak, bu sınavın hayatımdaki diğer hiçbir sınava benzemediğini söyleyebilirim. Belki de hayatım boyunca bir daha hiçbir zaman yanıma oturan bir insanevladı için böyle deliler gibi heyecanlanacağımı, yutkunmayı bile unutacağımı sanmıyorum. Sırf yanımda oturan 'müfettiş, denetçi, sınav gözlemcisi' var diye vücut kimyamın ne biçim değiştiğini, değil ki araba kullanmak, vites kolunu bile bulamayacak hale geldiğimi sana nasıl anlatsam. İşte sınavlardan kalma nedenlerim:

Birinci sınavda kalma gerekçem: Vites koluna bakmak

İlk sınava girerken, sıkıntı yaşadığım hiçbir aşama yoktu. Park yapabiliyorum, ki en zor kısım- hiç stop ettirmiyorum, direksiyon hakimiyetim iyi, tamam olur bu iş.

Fakat gel gör ki sınav sırasında, nasıl bir heyecan tiki geliştirdiysem her vites değiştirmede, vites koluna dönüp bakış atıyorum. Saliselik süren bir bakış, ama sonuçta gözünü yoldan kaçırma gerekçesiyle seni sınavda bırakmaya yetiyor mu, yetiyor.

Vites koluna bakış atmak ne canım be? Noldun sen?

İkinci sınavda kalma gerekçem: Yanlış alana park etmek

Paralel parkta kendime müthiş güvenim var blog. Yani, ben öğretmenin stiliyle öğrenmedim. Ev erkeğinin internetten bulduğu 3 hamleli, gerçek hayatta da rahatça kullanabileceğim, aşırı iyi bir sistemle her yere paralel park yapabilecek seviyedeyim. Öğretmen 2 hamleli bir sistem öğretti ama o şekilde işim şansa kalıyordu. 10 seferin sadece 6'sında filan park edebiliyordum, komisyonun 'park sınavından geçme' kurallarına takılabiliyordum. Ama bu sistemle (merak eden yoruma yazabilir) her türlü toparlama manevrası yapabiliyorum. Ev erkeği sağolsun, manevraların inceliğini onun sayesinde kavradım.

Fakat sınavda işler hiç öyle olmadı. Heyecandan annemin adını unuttuğum bir andayken, dubanın yanlış yerine yanaşmışım. Ve maalesef hareketimi başlatmış oldum. Çok kısa bir sürede, hatamı fark edince, dünyamın başıma yıkılmasıyla kafamı direksiyona gömüp 'ben bunu nasıl yaptım, bu yüzden mi kalıcam, nasıl olur' şoku yaşamakla, komisyona 'nolur bir şans daha verin, ben parkta çok iyiyim, geri dön tülay' şeklinde yalvarmak arasında gittim geldim. Yapacak bir şey yok. Kaldım.

ikinci kez kaldığımı beyefendiliğimle kabul ettim


Sınav sisteminin çiğ kalan yanları:


1- Sürücü adaylarının trafiğe çıkmaya hazır olana kadar bekletilmesi, elbette mantıklı. Fakat her seferinde ödenen sınav harcı ve öğretmen ücreti, çok fazla. Hatta hazır olmadığım için bana ehliyet vermediniz, size teşekkür ederim, beni benden çok düşündünüz filan demek gerekir ancak olaya para karıştırmasak? Ya da bu kadar yüksek bir meblağ belirlemesek?

sınav harcına giden paracıklar
2- Bir de gerçek hayatta, ben park ederken yanlış yerde dursam, yeniden vitesi 1'e alıp azcık öne gitme şansım var. O hamlem yüzünden kimse zarar görmedi, hiçbir yere çarpmadım sonuçta. En sıkışık yerde bile çarpmazdım. Sınavda, bu hakkın verilmemesi, dev haksızlık. İnsanı delirtir o derece.
şunu yapmadım mesela?

Ki bana da öyle oldu. Üçüncü sınava kaldığım gerçeğini kabul edince, nur topu gibi stres, kaygı, endişe bulutunun içine yerleştim. Ama nasıl... Bir de ev çocuğunun okulu başlıyor, ilk haftası. Başka türlü aksiyonlarımız da denk geldi o haftaya. Ne bir şey okuyabiliyorum, ne çalışabiliyorum, evde yer bile silemiyorum, hiçbir şeye odaklanamadım.


Bütün başarısızlık korkularım tetiklenmesin mi? Karanlıklarda uyanıyorum, ya çok yiyorum ya iştahtan kesiliyorum hiçbir şey yemiyorum. Bildin değil mi o stres halini? Basit bir sürücü belgesi almak gibi görünebilir ama aslında herhangi bir şeyden 3. kez 'test edilme' psikolojisi üzerimde ağırlık yaptı. Babam da annem de sürücü değildi, acaba benim gen haritamda mı yok? Belki de sonum trafikte olacak, bazı gizli güçler sürücü olmamı engelliyor? Başarılı biri değilim, basbaya onu demek istiyor işte hayat bana? Beceremiyorum, beceriksizin tekiyim, çok aptalım?

Acil Durum: Bu Sınavdan Mutlaka Geçmeliyim!


Bütün haftam bu sorgulamalarla geçerken bir yandan da neler yapabilirim, sorunumu nasıl çözebilirim diye ayakları yese basan işler de yaptım. Mesela:

  1. Sürücü okuluma, hocamdan memnun olduğumu ancak başka iki hocayla daha çalışarak, farklı açılardan değerlendirilmek istediğimi söyledim.
  2. Ders sayımı çoğalttım. 
  3. İşi heyecan faktörüne bırakmamak üzere, tamamen oturmuş refleksler kazanabilmek için çok egzersiz yaptım.
  4. Trafiği, kullandığım aracı bütünsel ele aldım. Dubaları inceledim, elimle dokundum :D Alışveriş sepetini markette nasıl kullanıyorsam, arabayı da o şekilde sakince yönlendirebileceğimi gözlemledim. Mekan ve hareket arasındaki ilişkiyi anladım.
  5. Bazen stresimin beni boğazlamadığı anlarda, kendimle gurur da duydum aslında. Sonuçta iyi sürücü olmaya yatkındım. Kendimde bunu görüyordum, benimle çalışan tüm hocalar beni iyi buluyordu. Her seferinde daha iyi oluyordum ve bütün bunları 36 yaşımda yapıyordum. Endişe sisinden arındığım zamanlarda, başarısızlık sandığım şeyin 'mükemmel olma yolunda yapılan hazırlık' olduğunu düşündüm.
Bu konuda çevrem ne yaptı?

Annem de ev erkeği de, stresimi görüp 'ya boşver 3. seferde kalırsan 4. var, alana kadar denersin' diye beni güya rahatlatmaya çalıştılar. Ama bu tavır bende kısacık bir an bile olsa 'ne kadar iyi ailem var, onları hak etmiyorum, tam bir denyoyum galiba' şüphemi tetikledi. Beni anladıklarını gördüm. Ezber şekilde bir anlayış değil, kararında- nazik bir anlama hali. Ev erkeğinin ciddi ciddi düşünüp 'yahu bu sınava ben bile girsem, bir yerde patlayabilirim' demesi- annemin son sınav harcını ben ısmarlıcam, zinhar başka türlü olmaz ben ödücem girişimi filan, çok içtendi essahtan.

Bu iyi geldi.

Düşünsel olarak sınava nasıl hazırlandım?

Eylemi yavaşlattım kafamda. Heyecanımın geçmesi için çaba harcamadım. Sadece ekrana iki parmakla zoom hareketi yapar gibi, sınav sürecinde kendi davranışlarıma odaklanmaya karar verdim. Şöyle ki, ben mesela yanımda bir müfettiş var diye, o kişi adına panik oluyor, o sanki çok sinirlenecek diye korkup, acele acele davranıyordum. Halbuki bana ayrılan 35 dakikalık bir sınav süresi vardı. Neden acele, neyin acelesi? Trafikte mıy mıy 20'de gitmediğim sürece, kimse bana 'elin çok ağır bacım, hantallık mı var birasss?' diyemezdi.

Bir de şöyle küçük bir oyun kurdum. Ben taksiciyim :D Komisyon üyeleri ve öğretmen de müşteri. Nasılsa yolda- sınav güzergahı boyunca, toplam yarım saat süresince herkes susuyor. O sırada, ben test edilmiyorum da, sürüşüm çok önemsiz bir detaymış gibi, herkes sadece bir yere ulaşmak için arabama binmiş, hımm bugün de hava güzel, akşam bi balık bira mı yapsam kafasına geldim. Bak bu da iyi geldi :D

En çok işe yarayan faktör, yukarıda yazdığım gibi, kendi gelişimime bakmak oldu. Daha düne kadar, arabada arkaya otururken bile yabancılık çeken, kapıları dan dun diye açıp kapatan birinin geldiği seviyeye bak diye gururlandım kendimle. Bu yola baş koydum, illa ki o ehliyeti alacaktım.

gelişimim var, arabayı öteye yürüttüm


Özetle, heyecanımı sorgulamadım. Heyecanın altında yatan 2 büyük neden:

  1. Başarısızlık korkusu
  2. Çalışmamak
kısımlarını açtım önüme. Sıkı çalıştım ve kafamdaki başarısızlık korkusunun yalnızca hayalet olduğunu kendime kanıtladım. Ve da da daaa artık sürücü belgesi almaya hak kazandım :D Henüz, duygu yoğunluğundan sıyrılıp kendime gelemedim gerçi. Neyse- Albert Camus ne demiş, yollar bizi kendimize getirir.


kutladık be!






12 Eylül 2019 Perşembe

İyi okul- kötü okul nedir?

Okulun başarılı, faydalı, çocukların hayatında olumlu iz bırakanını neye göre anlayabiliriz? Çocukların tam kalbine okuma iştahını, eğitim merakını, bilim hevesini, edebiyat ilgisini yerli tohumlarıyla ekecek olan okulu gözünden nasıl tanırız?

Özel okul mu devlet okulu mu sorularının cevabını ararken, nerelerden referans alabiliriz? Eğitime bütçe ayırırken tam olarak 'ölüyoz ulan, çok para be' noktamız ne olmalıdır?
'Öğretmeni iyi olsun aman, gerisi sorun değil' mottosuyla benliğimizi sarmış ebeveynlik stratejisinin aslı var mıdır?

Sahi, iyi okul- kötü okul nedir?



Eser miktarda ebeveynlik deneyimime bakarak, uzun uzadıya gözlemlerime dayanarak ve en çok da bu konuya olan özel ilgime sığınarak söyleyebilirim ki, okulun iyisini kötüsünü okulda arayamayız.

Okulun niteliğini görmek için, biraz daha dışına çıkmak; yani veli profiline, çevreye, o okula çocuklarını gönderen ailelere bakmak bize 'temiz' gerçeği söyleyecektir.


Elimizde bir eğitim sistemi var. Yanlışlarıyla, sempatik taraflarıyla, saçmalıklarıyla, güzellikleriyle(yoruma açık) ortada duruyor. Okulların alt yapısı, yönetim kadrosunun zihniyeti, öğretmenlerin aldıkları eğitim aşağı yukarı benziyor. Arada zaten farklı olanları, haberlere çıktığında duyuyoruz (çocuklarıyla sınıf duvarlarını boyayan, sevgi dolu öğretmen bu ülkede haber oluyor) Gerisi, birbirine benzeyen, standart okul hali. Bize bu işin gelişi böyle.

Ülkenin en aydın denilen şehrinin, en iyi devlet okulları listesine girmeyi üstlerden başarmış bir kurumuna oğlumu gönderiyorum. Öğretmeni, özel okulda olsa, herkesi peşinden sürükleyecek kadar deneyimli, işinde idealist, çocukları seven biri. Okul müdürü, çalışkan, işini sevdiği belli. Okul temiz, sınıflar özel okuldan farksız. Hatta devlet okulu demezsin ama branş dersleri bile konmuş anaokuluna.(satranç mesela, ücretsiz)

Bu okul, ülkemizde olabilecek en iyi okullardan biri, içim rahat- alnım ak çocuğumu özel okuldan aldım ve sisteme akıttım.

Her şey çalışır vaziyette, iyi bir eğitim yılına hazırız. Yolumuz uzun, heyecanımız yüksek, gençliğimiz var.

Dün veli toplantısı yapıldı. Bu ilkti.

Veliler, ne talep etse kabul edebilecek kadro, çocuklarımız ve onların geleceği için harika bir başlangıç yapabileceğimiz malzemeler elimizdeydi inanın.

Ve bir velinin çocuğunun geleceği için yapabileceği tek şey, okuldaki gıda seçimlerine müdahale etmektir. Dersler için hangi yayınların seçileceği konusu, velinin uzmanlık alanı olmadığına göre?

Beslenme her şey. Hele bizim ülkemizde. Çocuklarının eğitimi hakkında hassas olan, bilişsel gelişime önem veren anne babalar, bu konuda beslenmenin büyük rolü olduğunu göremiyor.

Bahsettiğim şey, 'yesin aklı çalışsın, karnı tok olsun' gibi bir sırt sıvazlama değil.

Kapalı meyve suları, şokellalı ekmekler ve limonataların yazılı olduğu okul kantini listesinde kimsenin söyleyecek bir sözü olmaması. Anlamıyorum. Her gün gidilen okulda, her sabah orada kahvaltı yapacak olan çocukların, rutininde gerçekten mis gibi bitki çayı (hele kış yaklaşırken) olabileceğine, 'vitamini var' diye kapalı meyve suyu önermesini kabul etmeleri?

İçeriğinde sigara kadar sağlığa zararlı olan içecekler ve yiyeceklerin çocukların masasında ne işi var? Bir tek ben konuştum blog, sadece ben. Ve kimseden destek göremedim. Arkamdan bir de dedikodu yapılmış: 'Ay meyve suyunu kaldıralım diyen bir tip vardı yhaaa' demişler. Toplantıya katılamayan bir öğretmen veliden öğrendim (bu konuda bana tek yakın olan kişiydi ve maalesef iş sebebiyle gelemedi).

Yani şöyle, okulda kahvaltı ZORUNLU. O para ödenecek ve çocuklar beslenme saatinde arkadaşlarıyla birlikte kahvaltı yapacaklar. Ve kahvaltı seçenekleri tercihle değil, ZORUNLU. O gün çocuğun önüne sabahın köründe limonata konacak yani.

İçiversin ya ne olacak bir limonatadan canım, sen dengelersin, bilinçli annesin dersen blog:

Sorun da bu zaten. Okul bir eğitim yeridir. Kahvaltı, gıda seçimi de -eğitimin parçasıdır. Biz çocukken 'meyve suları faydalıdır, içindeki glikoz şurubundan hiç haberimiz yok, zaten bu içeceğin içinde meyve dışında her şey varmış bunu da bilmiyoruz' dönemi vardı. Fakat şimdi? Her şeyi apaçık biliyoruz.

Şekerin zararlarına, endüstriyel yumurtaya, kalitesiz peynire, beyaz ekmeğin lanetine hiç girmiyorum bile. Çünkü bunları masaya yatıracak kadar delirmedim.

Toplantıda tek ricam; lütfen hazır meyve suları yerine bitki çayı; şokella yerine de bal olur, pekmez olur (bunları bile istemem tabi ama sonuçta bir orta yerde buluşmak gerekirdi) şeklindeydi. Çocuklarımızın hayatından abur cuburu komple çıkaralım, birlikte yeni bir sayfa açalım, badem sütünü- avokadolu tostu duydunuz mu ya mesela- filan da demedim. Okulda alacağı tek besinde, bunlar konmasın önüne, şimdiden teslimiyetçi bir alışkanlık haline gelmesin (nasılsa ilerde içecekler mantığı), kapalı ürün seçeneklerini normalleştirmeyelim dedim. Sonuç- uzun uzun sessizlik. Öğretmen, menüyü değiştirmek bizim elimizde, dediği halde. Geçen sene aynı okulda bunu başarabilen bir sınıf olduğunu ilettiğim halde.. sessizlik.

Bırakın destek almayı veliler tepki bile gösterdi. Biri dedi ki, benim kızım da bal yemez, ne olcak şimdi dedi. Öteki dedi ki, ben burda çocukların ne yiyeceğini değil, hangi kitaplarla çalışacaklarını konuşmak isterdim dedi.

Haklı olabilirler, belki ben takıntılıyım.

Ülke olarak, ellerimizle geleceği zehirliyoruz. Ağızdan içeri girer, popodan çıkar ama bıraktıkları? Zihinsel etkileri, fiziksel kalıntıları? (hayır obeziteden bahsetmiyorum, o işin en magazin kısmı) Eğer şekeri ve sağlıksız gıdayı (aşırı uçlarda olanlar yeter, illa organik diye kudurmuyorum) reddersek, hep birlikte bunu yapabilirsek, değişim olur.

İyi okul kötü okul yok ki. İsteyen, söyleyen, talep eden veliler var. Azınlık bile olsa, yeter ki birlik olsun. Özel ya da devlet. Kişiler, veliler, bir öğretmen hatta bir öğrenci bile tek başına fark yaratır.

Moralim bozuk blog. Fakat, bulucam bir çıkış yolu.
Saat 7 olmuş, çay suyu koymalı.


okul alma veli al.



8 Eylül 2019 Pazar

Bizim zavallı İngilizce çaresizliğimiz

Sabahın çok körü. Erkenden yine gözümü açtım, dışarısı kocaman bir gökyüzü sanki.

Dün, ev çocuğunu bir obje gibi görmenin eser miktarlık deneyimini yaşamış olmanın iç burukluğuyla, kendimi ona ihanet etmiş gibi hissedererek uyandım.

Yazmalıyım.

Burdan da duyurduğum gibi, ben ev çocuğunu özel kreşten alıp devlete yazdırdım. Devlete başlamak demek, benim bulunduğum şartlarda beyni bir çeşit mıknatıs gibi, gördüğü- tanık olduğu her şeyi çekiveren çocuğuma ek hizmetler yapabilmekti. Buna bütçe ve zaman oluşturabilmenin bir yolu. Çünkü özellerde tam gün zorunluluğu var, devlet yarım gün. Bütçe meselesini açmama gerek yok, okullara kesenin ağzını açmış olan herkesin bu konuda fikri var.

Biz de heves içinde, acaba oğlumuz değerli vaktini neyle doldurmak ister (ya da kesinlikle istemez) diyerek, bu fırsatın tadını çıkardık.

Müzik dinlemeyi seviyor- belki piyano?
Satrancı da sevmişti, acaba okul dışında bir yerde geliştirse mi?
Oyunlu matematik! Ne de olsa matematik çok önemli.

Sanki elimizde tarlamız var da ne eksek de kar yapsak hevesini içeren bir duygu sarmış olmalı. Doğruya doğru Türkiye'de çocuk büyütmenin 'inisiyatif' gerektiren çok bölümü var. Sahneye sık sık çıkman gerekiyor. Ben bu işin uzmanı değilim ki demeden, internetten 3-4 bir şey okuyarak, ulaşabildiğin çocuk psikologlarına DM'den yürüyerek, çocuğunun gelişimiyle ilgili acemi adımlar eşliğinde kararlara varıyorsun.

En popülerinden Türkiye'de çocuklara İngilizce eğitimi başlığında toplanalım. Şimdi kimler bu konuda ne biliyor? Tavsiye edilen ne? desek, kaç farklı öneri duyarız.

  • Evde İngilizce yayınlar izleyin.
  • Sakın siz evde bir şey izletmeyin, yaptırmayın.
  • 6 yaşını bekleyin.
  • 6 yaşını beklemeden, hemen doğar doğmaz İngilizce kelimeler öğretin.
  • Sakın kelime filan öğretmeyin, çocuğun telaffuzunu bozmayın.
  • Anneler çocuklara hiçbir şey öğretmemeli, o tür bir ilişkiye girmeyin.
  • Evde eğitim devam etmeli, lütfen çocuklarınızla İngilizce oyunlar oynayın.

Seni bilmiyorum ama ben bu farklı yönlere dağılan tavsiyeleri işin uzmanlarından bol bol duydum. Kafam pek karışmadı çünkü biz İngilizceyi ilkokuldan sonra, şimdikilere göre 'geç' denecek bir yaşta öğrendik. Hemen de öğrendik. Hatta ev erkeğiyle aynı sınıftaydık o yaşlarda, kendimi saymıyorum ama ev erkeği, tanıdığım birçok İngilizce öğretmeninden çok daha iyidir ikinci dilde. Şu anda tüm kazancını dili sayesinde elde ediyor, yararlandığı kaynaklar İngilizce ve akademik düzeyde. Ev erkeği gibi daha 10 arkadaşımı sayabilirim ki ilkokuldan sonra sıradan bir Anadolu lisesinde ileri seviyede İngilizce yaptılar vallahi. Hiçbiri de yurt dışına çıkmadı, özel eğitimler, uzun uzun kurslar almadı. Sadece devlet okulu ve işinde iyi öğretmenlerle bu işi hallettiler.

Kısacası, yaş dayatmasına inanmıyorum. Değil ki ilkokul sonrası, liseden sonra bile ikinci dili şahane öğrenen insanlar görmüşsündür (belki 40'ında bile, ya da 50'sinde?)



Şimdi ne oldu da İngilizce meselesi bu kadar karışık hale geldi?
Söylüyorum:

Yıllarca kolejlerde (kurslarda) haftada bilmem kaç saat İngilizce öğrenip, hala konuşamayan yığınların ülkesi Türkiye'de, acaba biz bu eğitimin neresinde hata yaptık demek yerine 'bu boktan sistemi 12 yaşına değil de 2 yaşına mı çeksek' demeye başladığımız zaman.

Bir şey var biliyorum ama tam da anlatamıyorum, diyen bir eğitim sistemi.

Aman ha girmem sistem eleştirisine, dönelim buradan.

Dün ne oldu, onu anlatayım.

Bir tanışımın tavsiyesi üzerine, ev çocuğunu civardaki 'eğlenceli' olabilecek bir İngilizce öğrenme merkezine götürdük. Buradaki öğretme sistemi, kendini 'farklı' olmakla tanıtıyor. Effortless English, diye bir yöntem biliyorum, aslında ona çok benziyor. Şöyle;

What is this?
sorusuna asla 'pencil' dememek üzerine- 'this is a pencil' kalıbını kullanman gerekiyor ki tüm cümle adabı otursun.

(hala kalem örneğinden devam edersek)

Is this an eraser?
No, it's not an eraser- its a pencil- yani tam cümle kalıbını söylemen gerekiyor, sadece 'no, its a pencil' filan demen yasak bu derslerde gibi.

What's your name?
Kahve (yanlış cevap, tam kalıbıyla may neym iz gahve diceksin yani)

Henüz okuma yazma bilmeyen küçük çocuklara böylece sorgusuz sualsiz am, is, are kullanımını beynin sağlam yerlerine gömerek öğretmek.



Dün, deneme günüymüş. Yani, küçük çocuk grubu toplanıyor ve bir deneme dersi yapıyorlar. Yani biz kursu değil, kurs bizi deniyor. Okulun aşırı hırslı, hırsından kaşları sürekli alnına değen müdürüyle biz 30 kişilik ebeveyn grubu toplantıya girdik.

Çocuklar derste, biz toplantıda.

Ve hayatımda gördüğüm en muhteşem satış pazarlama anına tanık oldum. Hırslı, konuşmaya başladıktan 20 dakika sonra kadar, tüm veliler 'perfume' filmindeki o büyülenme sahneleri vardı ya, onun birebir aynısı hipnotizelikte, kadının yörüngesine girmişti. Öl dese ölecekler, evini üstüme yap dese yapacaklardı.

Çünkü konu hassastı. Çocuklarımız ve zavallı İngilizce çaresizliğimiz.

Kadın nasıl bir pazarlamacılık yaptı?

Önce velileri aşağıladı.
Onların zayıf İngilizce bilgilerini.
Sonra eğitim sistemini, okulları, öğretmenleri.
Çocukları aşağıladı.
Deneme dersine ilgisi olmayan çocukları.
Onun yöntemine cevap vermeyen çocukları, 'bozuk' bir nesneymiş duygusunda anlatarak, nasıl kayda kabul etmediğini.

Benim dersime ilgi duymuyorsa, götürün parkta zaman öldürsün diyerek oyunu bile aşağıladı.

Kendi bulduğu(!) bu dahiyane yöntemle, şu anda tüm iddialı kolejlerden çok daha iyi İngilizce öğretebildiğini; öğrencilerinin x, y, z sınavlarından nasıl kocaman puanlar aldıklarını söylediğinde alkışa hazırlanan veliler, hırslının;

'bana yapılan başvuruların yüzde 80'ini eliyorum, sadece benim yöntemimi başaracak kalan yüzde 20 ile devam ediyorum' demesiyle dilencilik seviyesine gelmişlerdi bile. Derse katılım göstermeyen, sıkılan, ilgilenmeyen çocuk asssla ama assslaa bu merkezde bulunamazdı. Hatta kayıt kabul alan bir öğrencinin sonradan derslerde durgun olması, onun merkezden çıkarılması anlamındaydı. Kısaca işlevsel, işe yarar, sorunsuz, hatta hasta bile olmayan çocuk lazımdı!

İngilizce öğrenmek bu kadının tekelindeymiş gibi herkes strese girdi. Çocuğu kabul edilmezse, çok büyük kahrolacak, 'bu çocuk olmadı, yapamadık biz çocuğu' diye kıvranacaktı adeta.

Böyle anlatıyorum ama ben kaş hareketleri sebebiyle çoktan kopmuştum kadının yörüngesinden. Sadece etrafı gözlemliyordum. Gözlerimle gördüm, blog. Tüm anne-babalardaki o korkuyu, karanlıklarına çekilmiş bir halde titremeyi gördüm.

gurbanın olam ingiliççe öğret


Kadın başardı. Aldı velilerin tüm hayranlığını.

Uzun sürdü baya bu görüşme, yani çok fazla şey anlattı. Ben yukarıda kısaca özetledim. Söylediğine göre, haftaya 'BAŞARILI' çocukların ailelerine telefonla dönüş yapacakmış. Dönüş gelmeyenlerin vay haline :D

Neyse, ben kadının yörüngesinden kopsam da kendi olumsuz bakış açımın yörüngesindeydim elbette. Çocukların dersi bitince, sırayla çocuklar yanımıza geldi. Baktım tüm çocukların neşesi yerinde, keyifli, neşe dolu... Derken bizimki göründü, suratı beş karış, küfür bilse '.mına goyarım böyle işin' suratı var, o derece. Meğer çıkarken çorabını tam giyememiş, onunla kavga ediyor. Ev erkeğiyle, yardım edelim diyoruz, orada bize 2 yaş sendromundan hatıralar yaşatan cinsten çıkışlar yapıyor.

Toplantıda vurgulanan ilgisiz, uyumsuz, sorun yaratan çocuk bizim çocuğumuzdu işte :D Belli ki bizi arayan olmayacaktı. İnan bana blog, zikimde bile olmayan bu merkez, ev çocuğunun bu mızmız davranışı yüzünden beni strese o an soktu işte. Herkes bize 'zombi virüsünü' kapmışız gibi baktı. 'Oldu, o zaman iyi günneer' diyerek vedalaştık.

İşte orada ihanet var blog. Evet, normalde de bu tip davranışlarını istemiyoruz, konuşuyoruz, hatta kendini güzel ifade etmezse kendisiyle diyalogu keseceğimi söylüyorum. Fakat orda, ev erkeği de ben de bir giysi fazla gıcık olduk, eminim. 'Merhaba oğlum, dersten zevk aldın mı, eğlendin mi bakalım?' gibi sorular yerine 'ver o çorabı bana, tamam tersini çevircem, dur ayağama basma lan' seviyesine geçmek aksjhfkjfh.

Neyse, sonra konuştuk. Ev çocuğuna sordum, çok sıkılmış. Öff hep bildiğim şeyler, blue, red, çok sıkıcı dedi. Hayal kırıklığı yaşamış; 'Sen çok eğlenceli olacak' demiştin, ama değildi diyor. (çünkü bana telefonda, çocuğa öyle söylemem istenmişti)

Ve ev çocuğunu iyi tanırım. Sıkıldıysa, bence de sıkıcıdır. Yani siz bizi değil, biz sizi eliyoruz anladın mı hırslıcıım?

İndir o kaşını.

Oğlum için nasıl bir hayat hayal ediyorum?

Ev çocuğu dünyaya gelmeden, ben anneliğin kulisine girmeden; az gelişmiş bir ülke vatandaşı olarak duyduğum ifadeler: 'Bu ülkeye ç...