13 Aralık 2018 Perşembe

Bu sabah tam şöyle oldu...



Bugün çok tatlı başladı.

Ev çocuğunu uyandırmak amacıyla içinde 'günaydın' geçen şarkıları aradım. Biri Pinhani'den diğeri de Şebnem Ferah'tan olan bir mini playlist'le ( her ikisi de günaydın sevgilim diyordu) güne başladım. Ev çocuğu ve ev erkeğinden henüz tam bir ayılma belirtisi göremeyince, Duman'dan 'Senden Daha Güzel' adlı eseri açarak, yavruyu gıdıklamak ve öpücüklemek suretiyle, uyandırdım. Bu aralar ne zaman mutlu olsa, kızıyormuş taklidi yaptığı için, yine başta bir 'Anneee yapma dediiim' şeklinde ünlese de, sonunda güldürmeyi başardım. Salona girdiğimde, akşamdan kalma bardaklar ve meyve-çerez tabaklarının hala sehpada olduğunu gördüm. Ortam gözüme dağınıktan ziyade sevimli göründü. Üç çocuklu bir ev partisinden sonra evin durumu hiç fena değildi. Hiçbir amacı olmayan, hatta adı parti bile olmayan bu parti, sadece çocuklar bir araya geldiği için partiydi. Biraz atıştırmalık, müzik, zıplayacak bir alan ve 3 çocuk demek, kutlanacak bir şeyler var demekti.

Giyinme faslında, bir yandan işiyor, öte yandan içeriye 'saçlar taransıııın' diye bağırıyor; uygun çorabı arıyor ve dişlerimi fırçalıyordum. Sabah aceleciliğine müzik eklendiği için, aksiyonlu klip çekimine benzer şekilde, eşofmanlar giyildi. Ev çocuğu kreşte rahat olmak için, biz de ev erkeğiyle sabah yürüyüşü için f'si vurgulu eşofmanlarımızı, sweatşörtlerimizi giymiştik. Kerata kullanmak için hevesle kapıyı açan ev çocuğu, ne zaman kerata kullanmayı başaramasa, vızırdar. Bu sabah da nerdeyse vızırdıyordu ki duruma müdahale ettim. Eveeet, güzel tutuyorsun, şimdi biraz öne kaydır, tamam bak oluyor, diye kendisine gazlama yaparak yardım ettim. Başka türlü yardım kabul etmeyecekti. Aynı durumda ev erkeği olsa, 'öyle yapılmaz, yanlış tutuyorsun' der ve ev çocuğu da o kadar üzülür, o kaddar sıkılır ki, sabahın o saatinde basbas bağırınıp ağlamaya hiç üşenmezdi. Tüm  bu adımları görebildiğim için mi anneydim, yoksa anne olduğum için mi bu adımları görebiliyordum?

Hep birlikte aşağıya indik. Bir benim bir babasının elini tutan ev çocuğunu bilmem kaçıncı kez aynı şakayla güldüren ev erkeği, halinden memnundu. Ev çocuğu kıkır kıkır gülerken, oğlundan geri bildirim almasının coşkusuyla, şakaları iyice abarttı. Biz buna aramızda sessizce 'konuyu geçiştirme' diyoruz. Çünkü eğer arka arkaya şakalarla gülme bombardımanına maruz kalmasa, üzerimizdeki eşofmanların ve ayakkabıların aynılığından kıllanan çocuk radarına yakalanacaktık.

Yani şu soruya:

'Siz.. ama siz nereye gidiyorsunuz?' (ağlamaya ramak emoji)

Tabi ki beraber sabah yürüyüşü yapacağımızı söyleyecek kadar keriz değiliz. Çünkü senaryo hep aynı ilerler. O da gelmek ister ve gelemeyeceği için yerlerde ağlama paspası olur. Güldürmek her zaman iyi bir konuyu geçiştirme yöntemi. Aile olmanın temel görevi zaten konuyu geçiştirmek. Samimiyetten olduğuna inanıyorum ki, birbirimizi ve en çok da birbirimizi geçiştiriyoruz. Tabi ki bundan canı yanan nice (öhm türkçe okunan nice, İngilizcedeki 'nays' değil) yiğitler var. Çocuğunu komple geçiştiren olduğu gibi, anne ve babasını da geçiştiren kimseler mevcut. Hele ki karı koca arasındaki geçiştirme biçimlerinden olimpiyatlar olur. Halbuki aile dışından kimseyi geçiştirdiğimizi hatırlamıyorum. Orada geçiştirmek benim görevim değil diye, ben bi rahat! Bi masaya yayıcı! Bi didikleyici! Halbuki ev erkeğinin anlattığı birçok şeyi geçiştiriyorum. He, he öyledir diyorum. Bak mesela geçen gün, taze ve dondurulmuş gıda konusunda, birbirimizi nasıl geçiştirdik, görsen. O diyor ki dondurulmuş ucuzsa, onu alırım- besin değeri anca yüzde 5 filan azalır. Ben de dedim ki, hayır tazesi varken, tazeyi alırım ne münasebet. Ay biz birbirimizi bi geçiştir bi geçiştir. İyi ki yaptık, aynı eve girince mecbur, birbirine gülümsüyor, aynı gıdayı yiyorsun. Geçiştirmek iyidir.

Ev çocuğunu okuluna teslim ettim. Yine ayakkabı çıkarma taburesine oturup bön bön bakmaya başladı. Bizim çocukta bu var, bunu kabul ettik içtenlikle, buna da şükür. O tabureye oturunca uzunca bir süre bön düğmesi devreye giriyor. Kaç çocuk gelip ayakkabılarını değiştirip içeriye fırlıyor, inan saymıyorum, moralim bozulur. Bizimki bön. Oğlum, hadi, kalk! Hadi oğlum öğretmenini bekletme! Yeri gelmişken, buradan hadi-karşıtı annelere seslenmek isterim. Bir tek 'hadim' var, ona da karışmayın. Bir 'hadi' diyebiliyorum, nolur onu da benden bırakmamı istemeyin.

Zaten geçen, şeker yedirmediğim için bir arkadaş bana ibret hikayesi anlattı, önce gülmekten koptum sonra da bi suskunluk geldi üzerime:

Yıllaaaar önce, bir kadın varmış. Çocuğuna hiç şeker yedirmezmiş, ekran izletmezmiş, erken uyku saatlerine önem verirmiş. Sonra çocuk büyümüş ve o kadar bunalmış ki bu yaşam tarzından. Bokunu çıkarmış. Tüm parasını aburcuburlara yatırıyor, metal müzik dinliyor ve sigara içiyormuş. En sonunda çocuk kasap olmuş (Alman bunlar, olay Almanya'da geçiyor), metalci ve cigaracıymış. Ve çok pis giyiniyormuş.

Ya ben bu hikayeye aşırı güldüm. Yeni akım gerçek kesit hikayesi gibi geldi. Of, çok saçma. Fakat kimseye anlatmadım, suskunluk çöktü üzerime.

Bu sabah böyle başladı işte. Sonra da yürüdük ev erkeğiyle. 50 dakika, burada hafif ormanı andıran bir yer var. Ama yeterince incelersen, çevresindeki kötü yapılı gecekonduları görürsün. Onları görme. Kendini kaptır yeşile, ağaca, gökyüzüne. Çok güzel. Yürüdük. Dedim ki, hepimizin kalbine haftada 3 gün egzersiz yapma borcu varmış, instagram'da biri yazmış dedim. Ev erkeği yine neşesi afiyeti yerindeydi. Ay ben sessiz. Bak bu var: Ben sabahları doğada, sessiz suskun ve az konuşan, o da hep geyik. Nasıl bir kafa, nasıl bir zihin? Komik üstelik ama gülmeyi erteliyorum o sırada. Ciddiyetle yürümekteyim çünkü. Güleceksem de hafta içini seçmem çünkü günün devamında işlerim var. Ay, bir de ne fark ettim, dün gece? Aslında sabah onu düşünüyordum.  Bir soru geldi bana, insanlarla ilişkinde yüzde kaç kendin merkezlisin? Ben çok az! Genelde karşı taraf odaklıyım, eyvahlar olsun. Bu konuyu düşünmem lazım. Yazayım bu konuda üşenmezsem.

Neyse, gelirim yine. Ben bi öğle yemeği planı.

19 Kasım 2018 Pazartesi

Kötü bir alışkanlığını bırakmaya çalışan çocuğa rehber olmak!


Bu yazıyı yazabildiğim için bolca şükür paragrafları ve halay figürlerini şuraya bırakayım. Çok şanslı ve ballıyım! Çünkü oğlum yılların bağımlılığından kurtuldu!

Bilenler bilir, ev çocuğu 6 aylıktan beri baş parmağı merkezli yaşıyordu. Adeta bir kumanda gibi, çocuğun duygu durumunu yöneten bu sinsi dış organ, ailemizin kutsalıydı. Hastayken ona sığınırdık, uykuya geçerken ve tüm yaş krizlerinde de öyle... Hepimiz baş parmağın hizmetkarlarıydık. Ailemizin logosu olsa, ev çocuğunun baş parmağı görsel olarak bunu karşılayabilirdi, o derece.

eski kreşinde etkinlikte parmak emen ev çocuğu..

Nedenlerini bilmem. Küvezde kaldığı 20 günde memeyle temas edememesi, onda anne - meme- süt ilişkisinde bir karmaşa yaratmış olabilir. Ama olmayabilir de? Çünkü hiçbir zaman bana, memeye, süt lıkırdatmaya ya da emziğe ilgisi olmadı. Onun aklı fikri baş parmağıydı. Odadan çıktığımda ağlamazdı hiç. Kucağıma aldığımda sakinleşmezdi. Memeye geldiğinde, kendinden geçme sesleri (bebeklerde olan hani) çıkarmazdı. Zorla 6 ay memeden süt serpiştirdim ağzına. O da gerçekten işkenceli bir süreçti.

Gerçi şu an, süte tapıyor ama üzgünüm coni. Olsa memeler senin. Zaten inek sütü de karalandı. Haftada bir kez 500 ml'lik keçi sütü, başka süt servisimiz artık yok.

Baş parmak... Onun anası, babası, gardaşı ve yoldaşı olmuştu. Doktorlar ve uzmanlar da 'amman sakın çekme ağzından elini, travma yaşar, sonra ergenliği zor geçer' demeyle 'ay sakın alışmasın, çorap tak' deme arasında gidip geliyordu. Hatta yıllar sonra ilk kreşindeki bir garip psikolog bana parmak emme sorunuyla ilgili 'siz bu çocuğu kucağınıza alın, lolipop koyun göğsünüze, ordan sizi emer gibi yapsın, aranızda güvenli bağlanma olur, parmak emmekten vazgeçer' gibi bir öneride bulunmuştu. Hala bu psikolog türünü ben mi hayalimde uydurdum, Mars'tan mı mezun olmuş, ne bileyim, olur ya deliler doktor kılığına girer filmlerde, öyle bir şey miydi diye merak ediyorum. Bu nasıl öneri hacı? (Şimdiki kreşin psikoloğu on numara)

şimdiki kreşinde, geçen sene uykuda.
Neyse, velhasıl biz bu barnak emme olayına bir türlü parmak basamıyor, konuya karşı bir duruş geliştiremiyorduk. Ta ki... Ev çocuğuyla artık dürüst ilişkimiz başlayana kadar. Bu da 3 yaş sonrasına denk geliyor. O yaştan sonra evde bozuk makine gibi, aksak ritm ilerleyen çocuklar, birden teknoloji güncelleyip inanılmaz fonksiyonel aile üyesine dönüşebiliyor. Ve gerçek bir iletişim kurabiliyorsunuz. Bu konuda çok konuştuk. Tam 2 sene konuştuk.

Uyarmadık, konuştuk. Korkutmadık, konuştuk. Tehdit etmedik, konuştuk. Onun da bu alışkanlığı artık bırakmak isteyeceği güne kadar, sadece parmak emmeye ihtiyacı olmadığından, buna doğal olarak çok alıştığından, ama isterse vazgeçebileceğinden bahsettik. Hatta ben ona risk alıp, parmak emmeye devam ederse, diş yapısının nasıl değişeceğini anlattım. Ama korkutmadım. Google'da örnekleri vardı, gösterdim hepsini. Bir de bu konuşma sürelerini çok uzun tutmadım. Üzerinde kalmadım konunun. Bahsedip geçtim, kısaca.

Ev çocuğu bu konuda o kadar bilinçlendi ki, eczaneye girdiğimizde 'ama parmak emersen midende parmaklar çıkar' diyen eczacı kadına kahkahalarla gülüp 'çok saçmaymış' dedi. Biz de eke eke kem küm diyip 'o tip sözleri yemiyor, biliyor konuyu' diye açıkladık.

uykudan önce yara bandı
Bir gün artık o da parmak emmeyi bırakmak istediğini söylediğinde harekete geçtik. Ev erkeği acı oje alalım istiyordu, ama ben bu kadar hazır olan çocuğa ojenin zehir gibi tadı olanını sürmeyi haksızlık görüyordum. En iyisi, yara bandı alalım dedik. Ama şu kaygan, resimli olanlar değil de, klasik olanlar var ya.. Ten renginde. Hah, onlar baya işe yaradı. Her 2 baş parmağına da taktık uykudan önce. Gerçekten de ilk hafta hiç ağzına götürmedi elini. Emse, anlaşılır çünkü bandın yapısından. Ertesi hafta, hastayken bir gece götürdü. Ama yine uykuya dalarken değil, uyku sırasında.. En büyük sıkıntı uyku sırasında bilinçsizce ağzına götürmesiydi, ama yapmadı. Gündüz elini götürmeyi tamamen kesti. Ağlarken, acıktığında, yorulduğunda... hepsi riskli anlardı ve hızlıca adapte olarak kesti emmeyi.

Böyle böyle 1 ayı tamamladık. Bu 1 ayda bağımlılığından kurtuldu. Fakat tam oturttu diyemem. Hala bant takıyoruz geceleri. O da her sabah büyük bir özgüvenle uyanıp 'anne baba yine emmedim' diyor. Bant takmak dışında tabi ki ilk hafta için oyuncak ödülü koyduk. Ve ben bu ilk ayı devirmesinin şerefine de ödül koymak istiyorum.

Kolay iş mi, hak etti sıpa.

Kısacası, en büyük korkularımdan biriydi bu. Gelecekte parmak emme yüzünden yaşayabileceği psikolojik sorunları düşünüyordum. Çok zor olabilirdi. Gerçi parmak emmenin bazı çocuklarda psikolojik alt bir kökeni olabiliyormuş. Bizimki öyle değildi, biliyordum. Tamamen kötü bir alışkanlık, fiziksel bir yatıştırıcı olarak görevi vardı baş barnağın.

Analık bitmeyen bir öğrenme süreciyse; en çok tırstığım tuvalet alışkanlığı kazandırmak ve bu belalı parmaktan kurtulmak mevzularında hep aynı dersi çıkardım: Önce konuş. Sakin ol. Onun hazır olmasını bekle. Olmadıysa, acele etme. Bekle, konuş, bekle, konuş. Bir gün olacak.

Gelecekteki kendime ve acemi analara bunu da böyle not düşmek istedim. Çünkü analık sektöründe amatörlük forever.



2 Kasım 2018 Cuma

Hayat Şimdi Başlıyor!


Çok ilginç. Bir dönem bitiyor bizim evde. Baya hissedilir hale geldi. Aramızda konuşuyoruz artık. Neler yaşadık. Büyük kavgalar, sınavlar, tartışmalar. Hayatımın en büyük aşkı gözümün önünde bir ev mobilyasına benzedi, bazen. Kopyası gibi durdu, kopyanın. Orijinali o kadar yoktu, düşün. Ben de peşinde değildim zaten.

Çok büyük bir sınav vermişiz. İzmir bizi dağıtmış, küçük parçalara bölmüş, yönetmiş. Puslu cümleleri bırakırsak:

Olay, her şeyi abartmakla başladı aslında. Kıbrıs'taydık. Hayatımız çok iddiasızdı. Beklentisizdi. Yapılacak şey, kurulacak sofralar belliydi. Kendi ufak dünyamızın 'en iyi halini' yaratıyor, yetiniyorduk. Ki benim hayatı yoklarken en büyük testim, sabah uyandığımda hayata laf atıp atmadığımı ölçmektir. Bu alışkanlık hep o küçük adadan kalma. Her sabah uyanınca perdeyi sonuna kadar açıp, 'ay hayat çok güzelsin' diyen o klişe romantik bendim. Bunu hesaplamıyordum tabi ki. Kendiliğinden her sabah; düşük yaptığım ve kürtajla geçen o gece, işsiz olduğum haftalar, erken doğumun ertesi günü, hastalıkla sabahlamalar, akşamdan kalmalar, her an, herhangi bir anda hissettiğim coşku buydu: Hayatım çok güzelsin be! Biz Kıbrıs'tan taşınmayı dört gözle bekledik. Ama ne dört. Şehir olarak çok seçenek düşündük. Sonunda İzmir'de karar kılınca, içimize sindi. Hem o var, hem şu. Hem bu imkan, hem beriki fırsat vs. Beraber işler yapacaktık, neler yapacaktık. Mutluluğumuza mutluluk, vizyonumuza misyon, andımıza marş, karizmamıza heybet, başımıza göğ. Abarttıkça abarttık. Biz Kıbrıs'ta bile bu kadar iştahlı bir düzen kurduysak, İzmir'de neler olurdu kim bilir.

Ve İzmir bizi paramparça etti. Ev çocuğu, alışamadı, yatağını sevemedi. Biz karı koca yatağımızda birbirimizi sevemedik. Alt üst oldu hayat. Fakat hemen değil. Bir süre sarhoşlukla geçti. Gazlı ve hızlı. Ev yerleştirmek, mobilya seyretmek, ona buna haber vermek, yeni hayat aforizmaları üretmek. Bunlar bizi bir süre oyaladı. Sonra deprem başladı. Beklentilerimiz saçma göründü, planlarımızın evdeki tutarlılığı çarşıda tutarsızlaştı, formül çalışmadı, sıvanan paçalar dereyi görünce sıktı, içerimizde şangur şungur kırılma sesleri duyuldu. Tabi ki konu, en büyük harflerle: KENDİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK !

Çok etkilendik. Kıbrıs'ta vakit kaybediyoruz hissiyle geçen 5 seneden sonra, buraya gelince yine bir şey yapamıyor oluşumuzla yüzleşebilmemiz için günler yeter sanıyordum. Aylar geçti. Yıllar geçti. 3 yıl geçti. Beraber bir hayat için durduk yere yaşama sevinci üreten zihnim, artık ev erkeğiyle ertesi günü bile düşünmek istemiyordu. Er geç boşanmalıydık, boşanacaktık.

Derdimiz birbirimizle zannediyorduk ama meğer biz kendi kişisel yolculuğumuzda, bir yolu gidiyormuşuz.

Sonra her şey çok yavaş, çok ağır ve hissettirmeden değişti. Değişmiş.

Araya bir sürü konuşma, itiraf, iç dökme, ayrı gayrı kalıp düşünme, terapi, onlarca kitap, film, kahvaltı, öpüşme, müzik dinleme, uyku girdi. O sırada hayat değişiyormuş. Kımıldıyormuş.

Bizim odağımız, hedeflerimiz, planlarımız, hayallerimiz bizi terk etti zannetmiştim. Başka türlü girmişler. Başka emekler istemişler bizden. Biz de vermişiz. Çalışmışız, ince ince inanmış, zora gelmişiz. Yine hep konuşmuşuz bu uzun zamanlarda. Ben bilmeden, istediğim çok istediğim şeylere yaklaştırmışım kendimi. Ama gidiş yolunun bu şekilde olduğunu bilmiyordum ki? Reddedildim sanıyordum, dışında kaldım sanıyordum. Ev erkeği de öyle. Hiçbir zaman onu boşlukta sallanırken görmedim. A yöntemiyle olmadıysa, B, C ve D'yi zorladı. Tıpkı çocuk yetiştirmeye benziyor. Karmaşık ve yorucu görünse de, sen hep doğru olan tutumda ısrar ediyorsun. Sonunda bakıyorsun, olmayacak şey oluyor, aydınlanıyor her şey, düzeliyor, yoluna giriyor.

Çok uzattım, çok dağıttım. Lafı kısa kesersek. Ben buralara çok dert yandım. Oturup sesli düşünebilmek için, az mı sığındım buraya. Farkında değilmişim ama gri, sisli havalardan geçiyormuşuz. Ve sınavı vermişiz. Beynimiz bozuk düşünüyormuş resmen. Muhtemelen İzmir'de gerçekten göt olma duygusuyla yüzleştik. O duygu çok zarar verdi bize. Fakat ne de yerli yerinde bir duyguymuş. Öğrencisi olduk o acımasızlığın.

Şimdi şöyle diyoruz. Birbirimizi ilk bulduğumuz dönem 'level 1' ise; ev çocuğu dünyaya geldikten sonra 'level 2' ve nihayet bu aralar 'level 3'e' geçiş yapmaya hazırız. Orijinal ev erkeğim ve orijinal kendimle.

Ne diye anlatıyorum bunu?

  1. Beklentiler tehlikeli.
  2. Planlar bozulursa, hayaller suya düşerse, başka türlü yeşeriyorlar yine. Kapıdan değilse bacadan.
  3. Tabi ki kapıdan değilse bacadan girmek isteyen yenilikler için de boş durmamak lazım. 
  4. İlişkilerde konuşmak, açıklamaya çalışmak, duyguları ifade etme egzersizlerinin çözemeyeceği şey yok.

Bir dönem kapanıyor kısacası bizim evde, bu ara. Ev çocuğu da 5 olacak, yakında. Bugüne kadar olanlar hiçbir şeydi diyor içimdeki ses. En mutlu olduğum günler, anca bu kadar mutlu olunurdu dediğim anlara sıkı sıkı tutunmak yerine, yenilerini yaşamaya ilk kez hazırım. Hayat şimdi başlıyor.



25 Ekim 2018 Perşembe

Gerçek Hayatta Olmak

Atarlı blogger geldi.

Bu günlerde atarlıyım, çok üst level. Hormonlar mı bişiler yapıyor, noluyor bilmiyorum. Kahve-çayı da kestim pazartesiden beri. O da sıkıştırıyor bir yandan.

Son günlere kendimle farkındalık oyunu oynuyorum. Hayatı gerçekten yaşamak konusunda çok kafa patlatıyorum. Çünkü kendimi gelecekten izledim. Bu yıllarım çok hızlı geçecek. Kendimi kirlete kirlete, gerçek hayata dokunarak yaşamazsam kendime ayıp olacak, görüyorum.

Oğlumla gerçek zaman geçirmek istiyorum. Ama kaliteli zaman değil. Kalite ne ya? Göz göze sohbet yapmak... Ama yaparmış gibi değil. O benim oğlum, armut dibine nasıl düşerse, mizah anlayışımız da benzemiş. Beraber essahlı gülüyoruz, daha ne isterim? Bugüne kadar aklım nerdeymiş? Çocuun gelişimi diye diye kendimi dünyadan kazımışım. Çocukla çocuk olmuşum. Çocukla neden kendim olmamışım ki? Daha iyi bir ilişkimiz var. Ve arabacılık oynamıyor oluşumu kabul ediyor, yaşasın.

Gelelim aşna fişneye. Düzenli cinsellikmiş. O ne ya? Bir erkek ve bir kadın arasında yaşanması gereken sağlıklı jinsellik. Hadi breh! Düzenin cinsellikle ne ilgisi var? Cinselliğin çift olmaktan önce, kendimizle ilgisi var. Kendimizde erotik bulduğumuz şeylerle hele baya ilgisi var. Sonra karşı taraf... Cinsellik kirli bir şey ve de hakkını vererek yaşamalı. Brokoli yemekle sevişmek aynı kefeye konuluyor. Yazık, çok günlerim boş geçti. Bu sevişmek meselesini abartmak lazım blog. İmkanım yok, şartlar kısıtlı demeden, bak hala gerçek hayatla bağ kurma şansımız varken, yapmalı bir şeyler. Yaşam sevişmeyi erteleyecek kadar zor değil!

Bir de sağlıklı beslenme, kendini geliştirme, başarılı iş hayatı gibi başlıklar var ki.. bunların hepsi bizi bizden çalıyor. Kendimizle kesin bağlar kuramadıktan sonra, havada gezen 'ideal yaşam kalıpları' ne işe yarar ki? Sağlıklı beslenmeye ne kadar çok makyaj yapıldı. Hakkında en çok paylaşım yapılan, fotoğraf çekilen, kitap yazılan, blog postlanan mecra budur sanırım. Basit bir salata ye, ceviz ye, yumurta ye bilgisi ne çok zaman çaldı, insanoğlundan. Arabayı çalıştırmak kadar, televizyonu açıp kapatmak kadar teknik ve basit bir konu, bizi gerçek yaşamdan çok alıkoydu. Vakit aldı.

Geçenlerde pürüzlü olmakla ilgili öfkeli cümleler dizmiştim. Çoğu da kıçından yenmiş, yarım yamalak anlatıma sahip cümleler. Hızla yazdım, kaçtım pc başından. Tepkim çoğunlukla kendime. Gerçek hayatta olmayan kendime. Gerçekliğe indikçe, neyle karşılaşıyorsun biliyor musun? 20'lere adım attığın o yaşlar, ergenlik filan değilmiş. Öyle betimlenmiş fakat eksik. O bir anlamda gerçek benmişim. Sevmezdim kendimi ama, makul zaten. Bir gün kavuşuyorsun kendine illa ki. O zamandan beri topladıkların var, sensin o. Güzel gözlemler var, analizler var. Sonra araya neler girdi? Toplumda yer edinebilme korkusu, aşk kaygısı, bir şeye dahil olma dürtüsü, ayıp olur baskısı... Yoktu bunlar bende. Kirlenirdim, sevilmezdim çok. Ne güzel yıllardı. Sevenim çok severdi, gerçek severdi.

Şimdi benle ilgili basit bir bilgiyi aklında tutmayan insanlarla doluyum. Bana kaçıncı kez 'naptın sen o işi?' diyenler. Kaç kez konuşmuşuz, hatırladın mı, şu espiriyi de yapmıştık üzerine. Gerçek hayatta arkadaş değiliz, figürlerimiz konuşuyor öyle. Ev çocuğunun oyun karakteri Eylant gibi. Eylant onun uydurduğu bir isim.. Eylant aşağı, Eylant yukarı. Benim de Eylantlarım var.

Bir yer var. Tam olarak 35'lerde mi çıkıyor karşına tam emin değilim. Kimisi için başka bir yaştır. Orada artık tarafını seçmen gerekiyor. Ya gerçek hayatta olacaksın ya da figüran kalacaksın. İdeal yaşamlarda. Bildin mi? O fotoğrafı hepimiz aynı görüyoruz. Bu kadar farklı insanız ama hepimize öğretilen ideal aynı. Nasıl olabiliyor?

Bu aralar kafam hep buralarda. Bir an yaşıyorsam içine hem ezberimdekiyle bakıyorum hem bir de gerçekliğe sadeleştirerek. Gerçek hayat, çok kirli, dağınık ve şevkli. 20'lerimdeki cesaretim gibi. İnsan büyüdükçe, neleri gizliyor düşüncede? Ve gövdesi de giderek ağırlaşıyor. Halbuki 20'lerin hafifliğinde olmalıyız bedende ve düşüncede.

Geldik mi yine yumurtaya cevize bibere.
Basit olan zorlaştı iyice.
Hayatım canlı kanlı ellerimde
İstemem öyle sahte gülümseme
Benziyor o zaman instagram resmine
Tarafımı seçtim ben artık böyle
Olsun gerçek hayat kirlene kirlete

Yazdım ve post ediyorum. Çaysız, kahvesiz., öylece.

23 Ekim 2018 Salı

Pürüzlü Olmak


Pürüzlü olmaktan neden kaçınıyoruz? Kimi kandırıyoruz?

Buna onlarca kez şahit oldum. Belki ben de yapıyorum. Ama şimdi konu o değil.

Ben çocuğuma şeker yedirmiyorum, diyor mesela bir tanesi. Yani işte bazen, nadiren şunlar bunlar oluyor. Halbuki bazen dediği, hemen her gün. Çocuk şeker uzmanı, koklayarak buluyor gizli yerlerden. Abur cubur almıyorum diyor, Torku'nun şeylerini şey ediyorum sadece. Hı.. abur cubur almıyorsun, anladım. Bir başkası var ki, o da şekere karşı ama ne zaman buluşsak 'ay bugünlük içsinler' diyip, boyalı sulardan sipariş veriyor (çocukların aklında bile yokken)

Beni ilgilendirmez. Kim nasıl beslerse besler evladını, kendi gövdesini. Fakat kafa zikmesen? Bana hiç konusu bile değilken, konu açmasan. Nasıl ulu yüce bir anne olduğuna lafı getiren örneklerde bulunmasan? Ben senin paragraflarına, hem de içeriği boş olanlara, neden maruz kalıyorum? Bana pürüzlerinden bahsetsen de şurada gerçek bir sohbet yapsak mesela.

Çevremde heralde en az iddia eden anneyimdir (bu da bir iddia oldu şimdi gerçi) Herkes her konuda çok şu veya çok bu. Konuya nasıl bakıyoruz? Buralarda bir sıkıntı var.

Geçen kalabalık annelerin olduğu bir ortamda, başka bir anne linç edildi. Helikopter anneymiş. Hangimiz değiliz? Sahiden helikopter anne olmamayla nasıl bir puan kazandın şimdi? Helikopter anne olmak ya da olmamak sana göre ne? Hangi ortamda helikopter olmaktan bahsediyorsun? Bunların hepsi ayrı konular.

Helikopter anneyim.
Çünkü her gün gittiğimiz parklarda çok uzun saatler kalıyoruz. Park büyük, hava erken kararıyor. Gözümü üstünden ayırmamak benim eşşek gibi görevim. Arada terledi mi diye bakmak, manyak gibi görevim. Eğer yerlerde oturduysa, 'kalk popondan üşütüceksin' demek iki eli kanda olsa işim.

Çocuk beslenmesinde nasıl olduğumu buralara çok yazdım. Ve aralarda masum kaçamaklar yapmak benim için olmazsa olmaz. Fakat sağlıklı beslenmeye de laf olsun diye dikkat etmem. Kafa yorar, emek veririm. Sağlıktan bahsediyorsak, doğrular birdir, evirip çevirmem, netimdir. Bu beni özenli anne yapmaz.

Bazen çocuğumu görmezden gelirim. Canım ister. Yanında telefonumu çıkarır, blog okurum, ig'de post paylaşırım. Çok sık kendisine 'oynamak istemiyorum' derim. Sadece kucak kucağa gülüşme canım ister, öyle beraber olurum. Bu beni başarısız, ilgisiz, taş atılası anne yapmaz.

Çocuğumun her zaman göz hizasına inip konuşmam. Bazen tepeden bakar 'sakın ısrar etme, valla hemen burdan giderim' gibi tehditler savururum. Bu da beni kötü biri yapmaz.

Eğer birine herhangi bir zarar verdiğini görürsem (sözel ya da fiziksel) bu konuyu etüt yaparım, önce kendimi yerden yere vurur (nerde hata yaptım) sonra konuyu bir ders gibi işlerim. Eğer çocuğuma biri zarar veriyorsa, aynı emeği gösteririm ama bu aramızda kalır. Kendisini savunsun diye onu özellikle yönlendiririm. Bu beni çocuğun işine karışan, özgüven paralayıcı anne yapmaz.

Ekrana karşı değilim. Çizgi film izletirim, bazen telefon oyunlarını oynaması için teşvik bile edebilirim. Beraber film izlemeyi de dört gözle bekliyorum. Her şey miktarda mottosuna inanıyorum. Ekran izleten biri olmak beni ihmalkar ya da daha az emekçi anne yapmaz.

Bazen akşam yemeği yerine kahvaltıyla günü geçiştiririm. Akşam kahvaltısını severim. Bu beni tembel anne yapmaz.

Ya da yapar! Diyelim ki öyle.

Şunu unutmamak lazım bence. Anneannelerimiz ve onların anneanneleri de bizler gibiydi. Çağdan çağa değişen tek şey trendler ve teknoloji. Aynı kalan ise annelik davranışı, eğilimler... Özden gelenler, olduğumuz gibi olanlar.

Neden pürüzlerimizle anne olmuyoruz bu durumda? Neden çevremize nasıl anne olduğumuzun sponsorlu reklamını yapıyoruz? En çok da kendimize? Annelik bir yana... birey olarak da.

Ne anlatmaya çalışıyoruz?

17 Ekim 2018 Çarşamba

Satranç, geçmiş kutusu ve gıdanın sesi.



Ödev konusunda tükürdüğümü yalıyorum. Geçen gün ev çocuğu satranç ödeviyle döndü eve. Kalenin hareket ettiği yerleri bir kağıttaki örneğinde kırmızı ve maviye boyayacakmış. Çen çatranç mı öyreniyosun çen? 

Biz ki kreş arayışlarında bize 'satranç derslerimiz var' dendiğinde, aramızda daşşak geçen, bu tip kreş müfredatını 'zorlama' bulan anne baba olarak; çocuğun evde atın hareketi, piyonun taş yemesi hakkında öğrendiklerini dinledikçe, baştan çıktık ve bir ebeveynlik klişesi olarak daha büyük düşünüp kırtasiyelere koştuk. Hemen satranç takımı aldık (dandiklerden ama olsun) Sanki yarın büyük maçlara çıkacakmış gibi aceleyle hem de... Ben yeniden açtım satranç kurallarını öğrendim. Başlarda sadece taşları yerlerine yerleştirmekten zevk alıyorduk beraber (bu bile müthiş bir olay bence), sonraki aşamada hareket ettirme ve basit maçlar yapmaya başladık. Çok seviyor çünkü; bir taşın diğer taşı yemesi diye bir mevzu bahis söz konusu. Ödevler konusunda, tam bu noktada tükürdüğümü yaladım işte. Eve o satranç ödevi gelmese, bizim evde böyle bir fırtına elbette esmeyecekti. Ama gerçekten bizimkinin zerre ilgisini görmesem, ben de oralı olmazdım. Satranç için daha küçük bence. Hem hakikaten o yönlü planlarım olmadı ev çocuğuyla ilgili. Ebeveyn romantikliği mi dersin ne dersin, azıcık ilgi görünce, hemen tamamına erdirmek istiyoruz. Fakat olur ya birkaç haftaya sıkılırsa filan, asla teklif bile etmem. Bunu ona 'yapsan çok faydalı aslında' şeklinde aşılamayı düşünmüyorum. Ya da o tip bir anne olmaya gönlüm yok diyim.

Ev çocuğunu geçelim, bende de satranç bir heyecan yarattı (Joe'ya selamlar) Sorgulamaya başladım yine geçmiş kutumu... Satranç konusunda kendimi beceriksiz ilan etmişim bir zamanlar. Görüyor musun minik bir ödevin bize ettiklerini... Bugüne kadar kimseden satranç öğrenmişliğim yok. Nerden çıkardım acaba, 'ben satranç oynayamam' yargısını? Kuralları teyzemin bana hediye ettiği oyuncak satranç kutusunun üzerinden okuduğum kadarıyla öğrenmiştim. Yaş 8 ya da 9... Birkaç öyle kendimle maç yapmıştım. O kadar... Ona da maç denmez be, işte oynar gibi yapmak. Sonra tabi, satranç oynayan zeki insan figürleriyle karşılaştıkça 'haddime değil' diyip vazgeçmiştim.

Şimdi yeniden başlıyorum anasonko satanko. Hoşuma gittiği sürece de ilgilenirim. Pek hoş.

Ödevler meselesine dönersek... Yine de ödevler konusunda, ilkokul-ortaokul ve lise çocukcağızlarının ağzını burnunu kırarcasına ödev verilmesi hakkında fikrim aynı. MEB ödevi yasakladığı halde, okul/öğretmen hırsları sebebiyle çocukların anası ağlatılıyor hala. Her okul ve öğretmen aynı değil. Bazıları insaflı.. bazıları ise uçan kuşa ödev yaptırıyor. Zor. İşte bende fobik halde olan kısmı bu. Hem de şimdi ebeveyn olarak? Vıyş!


***

Çok sevdiğim bir film oldu: Rüzgarda Salınan Nilüfer. Türk filmi... Çok sevdim. Sen de izlesene fırsat olursa. Youtube'da filan var. Sinemada izlemek gısmet olamadıydı (sanki düzenli sinemaya gidermişim gibi) Filmde çok gerçek şeyler var. Bir blog yazısı kadar gerçek. Bir balkon sohbeti kadar. Karakterlere bir bak, diyaloglara.. Çok yakın hepimize. 

***

Bu aralar kendimde bir şey deniyorum. Beslenme konusunda kendime filtre koymak yerine, kendiliğinden o kıvama gelmeye çalışıyorum. Kötü besinin bende yarattığı etkiyi dinliyorum. Bakıyorum, vücuduma girdiğinde verdiği bir ton var. İyi besinin enerjisini dinliyorum. Sanki gıdanın sesini dinliyorum. Gıdaya fısıldayan kadın mübarek... Düşündüm de... sigarayı da aynen böyle çıkarmıştım hayatımdan. Şekeri de bu şekilde yüzde 80 azaltabildim. Diş etimde bile bir etki yaratıyordu. Dilimin üzerinde. Şekerli yiyince uykumun gelmesi, onu kaldıramadığımı hissetmem.. Kola ya da diğer asitli gıdalar da aynı böyle çıktı. Ben filtre koyduğum için değil. 

Bazı gıdalar var, bana kötü geldiğini saatler sonra hissediyorum, onlar ne olacak peki? Örneğin beyaz un, peynir vs. İşte yasaklayarak olmuyor. Şimdi buna konsantre oldum. Dinliyorum simiti, poğaçayı. Kulak veriyorum : ) Vücuduma ne diyor, nasıl tepki veriyor. Mesela tabağımda bol yeşillik, zeytin filan varsa simit pek sorun çıkarmıyor. Koca simiti öyle kuru kuru yutarsam, beni içeriden boğuyor sonra. Gluteni tüm hücrelerimde hissediyorum. O mideye oturması, kabızlık, bağırsakların yavaşlaması, beni hantallaştırması. E yani diyalog halinde, resmen konuşuyor. Dinlemem lazım..

Kısacası, hayatımın hiçbir yerinde hiçbir zaman kendime yasaklar koyarak bir yol alabilmiş değilim. Bu yöntemi çoğaltmak istiyorum. Gerçi depo projem için bir süre kısıtlı gıdaya girme planım var, bakalım kendimi ikna edeyim önce.

Bugün depo bloğunu okumaya dalayım biraz. Bayadır okumuyorum yazıları.. Yanına kahve?

Yediğimde bana 'allah razı olsun' diyen kahvaltı tabağı, resmen sesini duyuyorum!





Bu sabah tam şöyle oldu...

Bugün çok tatlı başladı. Ev çocuğunu uyandırmak amacıyla içinde 'günaydın' geçen şarkıları aradım. Biri Pinhani'den diğeri...