17 Ekim 2018 Çarşamba

Satranç, geçmiş kutusu ve gıdanın sesi.



Ödev konusunda tükürdüğümü yalıyorum. Geçen gün ev çocuğu satranç ödeviyle döndü eve. Kalenin hareket ettiği yerleri bir kağıttaki örneğinde kırmızı ve maviye boyayacakmış. Çen çatranç mı öyreniyosun çen? 

Biz ki kreş arayışlarında bize 'satranç derslerimiz var' dendiğinde, aramızda daşşak geçen, bu tip kreş müfredatını 'zorlama' bulan anne baba olarak; çocuğun evde atın hareketi, piyonun taş yemesi hakkında öğrendiklerini dinledikçe, baştan çıktık ve bir ebeveynlik klişesi olarak daha büyük düşünüp kırtasiyelere koştuk. Hemen satranç takımı aldık (dandiklerden ama olsun) Sanki yarın büyük maçlara çıkacakmış gibi aceleyle hem de... Ben yeniden açtım satranç kurallarını öğrendim. Başlarda sadece taşları yerlerine yerleştirmekten zevk alıyorduk beraber (bu bile müthiş bir olay bence), sonraki aşamada hareket ettirme ve basit maçlar yapmaya başladık. Çok seviyor çünkü; bir taşın diğer taşı yemesi diye bir mevzu bahis söz konusu. Ödevler konusunda, tam bu noktada tükürdüğümü yaladım işte. Eve o satranç ödevi gelmese, bizim evde böyle bir fırtına elbette esmeyecekti. Ama gerçekten bizimkinin zerre ilgisini görmesem, ben de oralı olmazdım. Satranç için daha küçük bence. Hem hakikaten o yönlü planlarım olmadı ev çocuğuyla ilgili. Ebeveyn romantikliği mi dersin ne dersin, azıcık ilgi görünce, hemen tamamına erdirmek istiyoruz. Fakat olur ya birkaç haftaya sıkılırsa filan, asla teklif bile etmem. Bunu ona 'yapsan çok faydalı aslında' şeklinde aşılamayı düşünmüyorum. Ya da o tip bir anne olmaya gönlüm yok diyim.

Ev çocuğunu geçelim, bende de satranç bir heyecan yarattı (Joe'ya selamlar) Sorgulamaya başladım yine geçmiş kutumu... Satranç konusunda kendimi beceriksiz ilan etmişim bir zamanlar. Görüyor musun minik bir ödevin bize ettiklerini... Bugüne kadar kimseden satranç öğrenmişliğim yok. Nerden çıkardım acaba, 'ben satranç oynayamam' yargısını? Kuralları teyzemin bana hediye ettiği oyuncak satranç kutusunun üzerinden okuduğum kadarıyla öğrenmiştim. Yaş 8 ya da 9... Birkaç öyle kendimle maç yapmıştım. O kadar... Ona da maç denmez be, işte oynar gibi yapmak. Sonra tabi, satranç oynayan zeki insan figürleriyle karşılaştıkça 'haddime değil' diyip vazgeçmiştim.

Şimdi yeniden başlıyorum anasonko satanko. Hoşuma gittiği sürece de ilgilenirim. Pek hoş.

Ödevler meselesine dönersek... Yine de ödevler konusunda, ilkokul-ortaokul ve lise çocukcağızlarının ağzını burnunu kırarcasına ödev verilmesi hakkında fikrim aynı. MEB ödevi yasakladığı halde, okul/öğretmen hırsları sebebiyle çocukların anası ağlatılıyor hala. Her okul ve öğretmen aynı değil. Bazıları insaflı.. bazıları ise uçan kuşa ödev yaptırıyor. Zor. İşte bende fobik halde olan kısmı bu. Hem de şimdi ebeveyn olarak? Vıyş!


***

Çok sevdiğim bir film oldu: Rüzgarda Salınan Nilüfer. Türk filmi... Çok sevdim. Sen de izlesene fırsat olursa. Youtube'da filan var. Sinemada izlemek gısmet olamadıydı (sanki düzenli sinemaya gidermişim gibi) Filmde çok gerçek şeyler var. Bir blog yazısı kadar gerçek. Bir balkon sohbeti kadar. Karakterlere bir bak, diyaloglara.. Çok yakın hepimize. 

***

Bu aralar kendimde bir şey deniyorum. Beslenme konusunda kendime filtre koymak yerine, kendiliğinden o kıvama gelmeye çalışıyorum. Kötü besinin bende yarattığı etkiyi dinliyorum. Bakıyorum, vücuduma girdiğinde verdiği bir ton var. İyi besinin enerjisini dinliyorum. Sanki gıdanın sesini dinliyorum. Gıdaya fısıldayan kadın mübarek... Düşündüm de... sigarayı da aynen böyle çıkarmıştım hayatımdan. Şekeri de bu şekilde yüzde 80 azaltabildim. Diş etimde bile bir etki yaratıyordu. Dilimin üzerinde. Şekerli yiyince uykumun gelmesi, onu kaldıramadığımı hissetmem.. Kola ya da diğer asitli gıdalar da aynı böyle çıktı. Ben filtre koyduğum için değil. 

Bazı gıdalar var, bana kötü geldiğini saatler sonra hissediyorum, onlar ne olacak peki? Örneğin beyaz un, peynir vs. İşte yasaklayarak olmuyor. Şimdi buna konsantre oldum. Dinliyorum simiti, poğaçayı. Kulak veriyorum : ) Vücuduma ne diyor, nasıl tepki veriyor. Mesela tabağımda bol yeşillik, zeytin filan varsa simit pek sorun çıkarmıyor. Koca simiti öyle kuru kuru yutarsam, beni içeriden boğuyor sonra. Gluteni tüm hücrelerimde hissediyorum. O mideye oturması, kabızlık, bağırsakların yavaşlaması, beni hantallaştırması. E yani diyalog halinde, resmen konuşuyor. Dinlemem lazım..

Kısacası, hayatımın hiçbir yerinde hiçbir zaman kendime yasaklar koyarak bir yol alabilmiş değilim. Bu yöntemi çoğaltmak istiyorum. Gerçi depo projem için bir süre kısıtlı gıdaya girme planım var, bakalım kendimi ikna edeyim önce.

Bugün depo bloğunu okumaya dalayım biraz. Bayadır okumuyorum yazıları.. Yanına kahve?

Yediğimde bana 'allah razı olsun' diyen kahvaltı tabağı, resmen sesini duyuyorum!





14 Ekim 2018 Pazar

Ödev ebeveynliğine merhaba!


Ödevlere başladılar kreşte. İmdat, eyvah ve annecim!

Bu benim fobim. Yani, ayıplama herkesin fobisi şahsına münhasır. Benimki de ödev. Eskiden yapmaktı, şimdi yaptırmak.

Çocuğunuza ödev yaptırırken, dürüst olamazsınız. Hele 4,5'tan 5 yaşındaysa. 'Ödev verildi okuldan, bunu yapmak zorundayız, öğretmenin gelişimin için faydalı olacağını düşünüyor' türü bir açıklamanın, en azından benim oğlum için hiçbir 'aydınlatıcı' yanı yok. Peki... Bu çocuk bu ödevi zorla yapamaz değil mi? Ona eğlenceli bir aktivite vaadi sunan, üçkağıtçı bir anne olmaktan başka seçenek yok. Çünkü ödev bu. Eğlence değil. Açık konuşalım. Belki ödev eğlenceli yapılabilir. Bu kişisel bir tercih. Bu 'eğlenceyi' erteleme lüksü var mı? Yok. Bu da ödevi zaten eğlence olmaktan otomatik olarak çıkarıyor.

Anneler avına usul usul yaklaşan bir yırtıcı gibi, korkutmadan, en doğru zamanda evlatlarına yaklaşır ve türlü maymunluklarla o ödevi çocukla yapar. Yapmak zorundadır.

Zorlama, baskı ve 'hadi ama bitirelim şu boyamayı da Tikican' demek yasaktır. Çünkü 5 yaşında çocuğun daha şimdiden ödevden tiksinmesini istemeyiz değil mi? Öte yandan kararı 5 yaşındaki çocuğun kendisine bırakmak, ne olursa olsun 'gereksiz bir çaba'. Çiş yapma konusunda bile kararı ev çocuğuna bıraksaydım, kanına idrar karışıp, kendini zehirleyene kadar klozete yaklaşmazdı. Durum bu... Bir yanın boş vermek, salmak da istemez. Çünkü hiçbirimiz 'çocukla ilgilenmeyen umarsız aile' olmak istemiyor. Çok ilgilenip, çocuğu darlamak da istemiyoruz. Hepimiz, her şeyi modern, eğlenceli ve 'çok da şey etmeyerek' çözmek istiyoruz. Beriki yanımız hala içten içe 'acaba şimdiden yaptığımız bu aktivitelerle, çocuğun eğitim hayatını etkiler miyiz ki? fen lisesini filan kazanması bu ödevlere mi bağlı?' şeklinde düşüncelere boğuluyor.

Bir çelişki olarak da:

Çocuk sayıları 20'ye kadar İngilizce saydı diye evin içinde heyecan fırtınası yaşıyoruz... 'İngilizceye mi yetenekli yoksa matematik mi? ayy çocuk sünger gibi maşallah her bilgiyi çekiyor, çok zeki galiba' gibi uçlara kayıyoruz. Halbuki en başında böyle demiyorduk. Sağlıklı olsun gerisi önemli değildi. Eğitim sistemi boktandı, çocuğumuzdan büyük beklentilerimiz olmayacaktı, iyi bir insan olsun yeterdi, gerçi matematiği de iyi olsun, bugün artık her şey matematik yapmaktan geçiyor, Tikican 9'dan sonra 3 gelmez ki oğlum, naptın ya, İngilizcesi neydi 9'un, Tikican buraya bak sümüğünü yeme.

jsgdjhga

Bu çelişkiye bir alt yazı olarak:

Her yeni jenerasyon, öncekine göre daha akıllı oluyor. Ve anneler babalar da klişe tuzağa düşüyor: 'Ya biz buna ne öğretsek anlıyo, zehir bu zehir' 

Evet zehirler ve hepsi öyle gerçekten. Ev çocuğunun sınıfındaki tüm çocuklar öyle (ben bunu anlayana kadar ev çocuğunu 'farklı' zannediyordum)

İnsanda şu fikir gelişiyor işte, tuzak kısmı da burası. Sanki kendi yaşamında en başa dönmüş de, ona yeniden bir gelecek verilmiş, bir şans - bir piyango, ay napsak ay? Nasıl değerlendirsek? Bir heyecan, bir ikinci hayat coşkusu... Düşünsene kendinin daha üst modeli gibi bir şey, çocuk dediğin sanki (tabi ki hatalı bir bakış açısı / savunmuyorum)

Neyse konuyu dağıttım. Ödevler diyordum... Başladık. Bir şeyi yedirmeye filan ikna ederken bile asla ayak yapmayan bir ana olarak, sırf 'ödevini yaptırmak ve bu zorunluluktan kurtulmak için' sinsice yaklaştım sabah ona. Sahte bir sevimlilikle.. Belki sadece kırmızı bir balon çizip, onu boyuyor gibi görünüyorduk ama aslında, çok daha fazlasını gizliyordum oğlumdan:

Hapı yuttuğunu! Ödevler dünyasıyla tanışarak, hayatımızda yeni bir sayfa açıldığını. Hele kreşten sonraki eğitim yıllarında en büyük kavga sebebimizin ödevler olacağını jsakkjgfskjaf..

İsteksiz bir şekilde balonu boyadıktan sonra, yarınlar yokmuş gibi treniyle oynamaya devam etti. İşte uzaktan onu seyrederken bunları düşünüyordum.


30 Eylül 2018 Pazar

İyi tabak eşlikçileri



Efenim metaforik bir girizgaha alayım sizi hemen. Malum bugün, Eylülde her güne yeni bir yazı projesinin son günü. Düşe kalka koca 1 ay boyunca her gün bişiler not alma meydan okumasını tamamladık. Buradan Japon Kedi ve Joe'nun çağrısına katıldığım için memnun olduğumu, bu projenin eylüle iyi bir eşlikçi haline geldiğini belirteyim. Son günün yazısını da bildiğim diğer bir eşlikçiye, gıda eşlikçilerine ithaf ederek, müthiş bir metafor yapayım mı? Hadi o zaman, en rezil metaforumuz böyle olsun, mehehe mehö.

Ben, tabakta eşlikçi çok seviyorum. Benim için keyifli yemeğin tanımı, eşlikçili olanı. Kendimce, oldukça genel, hemen her yemekle giden, yapımı da oldukça basit bazı eşlikçilerimi listelemek istedim. Gurme seçenekler değil. Evdeki basit malzemelerden yapılan, tabak coşturucu klasiklerim!

Humus

Bence dünyanın en iyi eşlikçisi. Ete de salataya da bu kadar yakışabilir. Bıraksan tek başına yanına minik atıştırmalıklarla da kotarabilir durumu. Onlarca kombin yaparak, vasat bir gıdanın yanına dehlenerek, leziz bir öğün zevki yaşatabilir. Ben humusu en çok balık, avokado ve salatalarla seviyorum.

Pancar Salatası

İşte benim taptığım diğer eşlikçi. Her şeyle kombinleyebilirim. Her türlü yemekle bence gideri var. Tabağımda duran yemeğin yanına kondurulmuş pancar salatası, beni mutlu edebilen en güzel bordo renk.

Börülce Kısırı

Kısırın sihirli gücünü bilir misin? Ve onu hiç eşlikçi olarak denedin mi? Örneğin, etin yanına? Ya da yeşilli ton balık salatasının kenarına? Zeytinyağlılarla bile müthiş uyumlu.. Ben onun sebzesini bol tutup, daha salatamsı bir havada tüketiyorum gerçi. Tabi bulgur yerine kuru börülce kullanıyorum. İçine turşu da ekleyince, dillere destan.

Fırında Biber

Herhangi bir biber çeşidini yağ ile harmanlayıp fırına verdiğinde, harika bir 'tamamlayıcı' elde ediliyor. Bence kahvaltıda bile gideri var. Yemeklerin yanında, salatayla, makarnayla.. Sarımsaklı karışımlarla çok yakışıyor. Fırında biber, damakları kışkırtıyor.

Soğanlı Ekmek

Zor gün eşlikçisi. Şöyle huyu güzel, sağlıklı bir ekmek seçiyorum. İnce dilimliyorum, üzerine eriyebilen bir peynir ve aralara minik minik kıyılmış yeşil soğan serpiştiriyorum. Maydanoz ve baharatlar da olur. İstersen tereyağı.. Sür fırına. Çorbaların yanında, salatalarla ve hatta kahvaltıda bile çok iyi eşlikçi.

Fıstık

Çok gizli bir kahraman. Her çeşidi kullanılabilir. Antep, çıtlak, kaju, tuzlusu, kavrulmamışı vs. Ben salatalara koyuyorum, limonlu ekşi olanlara. Bazen sebzeli pilavlara.. Evde yaptığım yulaflı tatlılara.. Hatta bazen yoğurdun içine koyup, üzerine bol baharat ekliyorum ve gömüyorum. Kısacası fıstıkla hayatı seviyorum.

***

Bu blogda beni takip ettiğin sana teşekkür ederim. En başından beri iddiasız, kendi halinde günlük notlar almak için çabalıyorum. Burada bir şey öğretmiyor, iddia etmiyorum. Sadece kendimce günlük yaşamımdan boş çeneler yapıyorum. Okuduğun için teşekkürler. Belki her gün olmasa da, sık sık buralardayım yine. Her zamanki gibi.

Hadi iyi pazars.

Görsel bana ait değildir.

29 Eylül 2018 Cumartesi

Fırtına Öncesi Sessizlik


Adeta netflix dizisine benzeyen bir İzmir sabahında, evin ilk ayaklananı olarak, sabahın erkeninden bildiriyorum. Bilmem kaç bin kez yazdım ama, günün en iyi saati. Bugün beklenen kasırga uyarıları sebebiyle hepimiz önlemlerimizi aldık. Makarna aldık, saçımıza boş yere fön çektirmedik, hafta sonu argadaşlarla içmağa gidecektik / vazgeçtik. Şaka şaka, böyle önlem olmaz olsun. Yaptığımız şey yalnızca, arabayı mantıklı bir koordinata park etmek (bizim araba çok sert rüzgarlardan başına ağaç yemişti ve ciddi hasar görmüştü) kasırganın başlayacağı söylenen saatlerde (pazar günü tüm gün) evden çıkmamak, perdeleri kapalı tutmak, balkondaki eşyaları içeri almak ve markete gitmeye ihtiyaç duymayacak şekilde alışverişleri yapmak. Bir de argadaşlarla 2 farklı sosyalleşme planımızı iptal ettik. Babama da gidicektim, o da haliyle iptal. Ömrümüzde kasırga mı görmüşüz. Adı bile çok amerigalı. Bana kalsa, kasırga başladığında bi fotoğrafını çekip 'evde kasırga qeyfi' yazabileceğim kadar turistik. Fakat bilim bireylerine bakılırsa, duruma göre oldukça tehlikeli olabilecek bir afet. Zaten bize ait olup olmadığı türkülerimizden anlaşılabilir. Herhangi bir türküde kasırga felaketinden bahsedildiğini duyduk mu? Hayır. O zaman bizde yok. Kolay geçsin, kimseye zarar vermesin, umudumuz budur.

***

Çok komik bir şey düşündüm. Yani komik derken, duyunca kahkaha attırmıyor. Böyle fıssss gülmesi yaptırıyor, bildin mi o gülmeyi? Halim yok gülmesi hani? Neyse söyliyim. İnsanı ürün olarak ortaya koyan mekanizma, onu hem farklı seviyelerde-koşullarda-yaşta-başta-güçte-çağda tasarlamış, hem de hepiciğinin beynine şu bilgiyi vermiş:

'ben ötekilerden farklıyım, istisnayım'

Bunu bir aborjin köylüsü, yan mağarada kalan aborjin arkadaşı için bile düşünebiliyor: 'ben ondan farklıyım ya, şu bana bak hele'

Hepimizde içeride bir yerde 'doğrusunu ben bilirim' alt inancı bekliyor. Tabi ki birilerine danışıyoruz, yardım alıyoruz filan ama o kısmı teknik aslında. İçimizden bir ses, kendimizi çok özel ve sıra dışı buluyor. Bence o bir yakıt. İnsanın var olma nedeni. Belki de bu yüzden buradayız. Ama komik değil mi uzaktan bakınca?

***

Omega konusunda yorum gelmiş, hemen biz ne kullanıyoruz söyliyim. Yetişkinler için Ocean Plus, soft jel kapsül. Çocuk için ise yine Ocean balık yağı şurubu. Bu takviyeler, benim bulabildiğim en yüksek omega değerleri olan markalardı. Google'da aratınca, güzel kaynaklar var, ne seçelim, neden seçelim gibisinden. Omega kullanma nedenimiz, bizim çok sık balık tüketemiyor oluşumuz bu arada. Hele ev çocuğu sayıyla sıfır tüketiyor. Çok değerli bu açıdan, kullandığımız takviyenin niteliği. Alla razı ossun ocean, büyüksün.

***

Şu an annemden mesaj geldi, kasırga yön değiştirdi yazıyor. Kasırga bile planını iptal etti bu hafta sonunda, görüyor musun? Hayda?



27 Eylül 2018 Perşembe

Hasta olmamak için siper aldım... (Cuma Yazısı)


Kış sezonuna girişte, beni bir panik dalgası sarar. Bu kış napsak daha az hasta olsak? Aslında dur, eksik bir giriş oldu.

İzmir'e taşındığımızdan beri, yani 2016 yılbaşısından bu yana biz ailecek, sık hastalandığımız için, önce panik oluyoruz, sonra hasta olmamak için çareler düşünüyoruz. Çare dediysem de, özel kürler ya da aşılar değil tabi. Çare dediğim aslında, 'hasta olunabilirlik' farkındalığı ile yaşamak.

Halbuki yakın geçmişimde, kışın hastalanmak denen 'şey' nadiren olan ve olduğunda da nostajik öğeler barındıran, dolayısıyla kendisini sevdiren bir hadiseydi. İşten izin alınır, evde battaniye dinlencesi yapılır, eşliğinde kitap filan okunurdu ya. Ne sevimli. Her an hasta olabiliriz dikkatiyle yaşamıyorduk. Hasta olmuyorduk çünkü. Ta ki, çocuklu halde İzmir'e taşınana kadar.

Nedenleri üzerine kafa yoran bir yazı olmasını istemiyorum. Oluyoruz artık mutlaka hasta ve hayatımız orta yerinden çatırdıyor. Olduk mu tüm aile devriliyoruz ve eğer annem yakınlardaysa ona muhtaç hale geliyoruz. Yüksek ateşten kafamız bi milyon, değil çorba yapmak, çişe bile zor gittiğimiz günleri bilirim. Halbuki (bak yine eskiye bağlıycam) önceden, bir bitki çayı ile yaklaşan hastalığı geri püskürtebilirdik. Şimdi, olmuyor ve hala nedenlerini düşünmek istemiyorum. Yaş, değişen virüsler, dış şartlar, çocuğun kreşi, zayıflayan bağışıklık vs. Neyse ne.

Peki napabiliriz?

Öncelikle hayatımıza geçen baharda kefir girdi. Öğrenen Anne'nin askerleriyle uzun zamandır beraberiz. Bu sene bizde fark yaratmasını umuyorum.

Sonra, takviye stoğu yaptım. Neler aldım?

Ev çocuğuna:

1-) Omega 3 (İyi omega takviyesi nasıl seçilir konusunda 777 ayrı makale okuduktan sonra)
2-) Kefire rağmen probiyotik takviyesi
3-) Propolis + Ekinezya + Beta Glukan + C vitamini + Çinko karışımı

Bize:

1-) Beta Glukan + C vitamini
2-) Omega 3


Başladık kullanmaya, 3 gün oldu. Neden daha önce, bizim için de bağışıklık güçlendirici (Beta Glukan) almamışım, çok garip? Çocuk için al, kendine alma... Çocuğu koruyup, besleyip- kendimizi boş veriyoruz ya, nereden geliyor bu özgüven? Bu neyin kafası? Sen zırt pırt hasta ol, nasıl olacak?

Geçen hafta hasta olduğumda ev erkeği çok gergindi. Acil durum planı yapmam lazım, senin hasta olman.. nasıl desem.. çok kötü çok.. Hemen bir şeyler düşünmeliyiz! şeklinde dört dönüyordu evin içinde. Markete çıkmış, makarna kapmış dönmüş jhagahg..  Son anda ölmeyelim diye aldığı şey... Bu mu yani önlemin, genişten düşünmen? Komik ya. Alla razı ossun, anacığım uğradı eve o gün. Ev erkeği, ev çocuğuyla dışarıda takılırken, anacığım yemek neyin halletti, hatta arkadaki çamaşırları katlamış.

Bu yıl kendimizi korumak adına hedeflerim geçen yılkilerle aynı:

  • Günlük bol sıvı tüketimi, su ve bitki çayları.
  • Dengeli beslenme
  • Az şeker, az glüten ( % 80 olmaması yeterli)
  • İmkan varsa, her gün açık hava
  • Düzenli uyku, erken uyku

Geçen yıl da buna benzer çözümler listelemiştim ama artık düşmanı daha iyi tanıyorum. Amacım, hasta olalım eyvallah ama yerle bir olmayalım be gardaş? Sümüklü mendil ve pijamayla koca bir ayı geçirmeyelim, örneğin. Düzen bozulur, bozulabilir- fakat sonra bozulmuş olan düzenimizi hatırlayacak halde olalım, dağılmanın da adabı olsun.

Bu kış yapılacak çok yürüyüş, okunacak kitap, izlenecek film, organize edilecek kış etkinlikleri olsun takvimlerimizde. Sağlıkla, neşeyle... Kışı sevmeyenlere, unutulmaz kış hatıraları kalsın. Ben gibi kış severler de tadını çıkarabilsin. Hazırsak başlayalım o halde, ne dersin?



26 Eylül 2018 Çarşamba

Business hayatı ve doğal olmak (Perşembenin yazısı)



Bu yazı akşamdan yazıldı, ancak yarının yazısı olarak paketlenecek. Perşembe sabahı, vakit bulamayabilirim, bu nedenle, hazır evde yalnızım, bebe 20:50 itibariyle sızdı, dışarıda da gerilimli bir rüzgar var, youtube'da da şahane playlist, o halde klavye.

Toplantım vardı bugün, öğleden sonra. Genelde bu tip business işlerinde, olduğumdan daha rahat ve salaş bir tavır takınıyorum. Kendiliğinden oluyor. Odağım yüzde 100 görüşmede oluyor ve verimli olabilmesi için çekinmeden sorulmadık soru, konuşulmadık ayrıntı bırakmıyorum. Kibar, kasıntı, plaza kokan diyaloglara asla girmiyorum. İşi olduğundan zor göstermiyorum. Beni telefonla iş konuşması yaparken duyanlar hep söyler, ne kadar rahat ve doğalsın diye... Bunun nedeni gerçekten yaptığım işi, aptal etiketlerle satmadığım için. Genelde siz isteyin, ben elbet bir yolunu bulurum hissini de veriyorum karşı tarafa. Bu sebeple olacak ki, bugün gördüğüm müdür (bu müdürle ilk kez tanışıyoruz, şirketin müdürü çok) şöyle dedi:

'Biliyor musunuz Kahve, aslında büyük patron artık freelancer ile değil, tam teşekküllü bir firmayla çalışmayı düşünüyor. Ama ben sizinle devam etmek istediğimizi savundum'

Beklemiyordum böyle bir itiraf ve biraz da tekinsiz buldum. Neden benimle bu bilgiyi paylaşıyor? Kendileriyle neredeyse 1 senedir çalışıyoruz ve ilk kez oluyor, böylesi. Sonra devam etti:

'Çalışmasından memnun olduğumuz birinden neden vazgeçelim? Hiç etik değil. Sonra sizinle yolları ayırmak istesek, bunu size nasıl söyleyeceğiz ki, ne açıklayacağız?'

Güldüm. İlk kez olduğumdan farklı biri gibi davranmamın vakti gelmişti. Karşı tarafa söylemem gerektiğini düşündüğüm repliği döküverdim ağzımdan:

'A. Bey, öyle bir durumda kalırsanız, en son düşünmeniz gereken, bunu bana nasıl söyleyeceğiniz olmalı. Profesyonelim, kendimi bildim bileli içerik üretirim, işim bu. Bugün yollarımız ayrılır, yarın bakarsınız yine birleşir. O konuyu düşünmeyin'

'Nezaketiniz için teşekkür ederim, ama şimdilik öyle bir şey düşünmüyoruz. Belki ileride, hani İstanbul tarafında büyüyeceğiz ya.. o zaman gerekebilir' dedi.

Doğal olmakla kurumsal olmanın o ince çizgisini de bugün çekivermiş oldum iş hayatımda böylelikle. Gayet kurumsal bir açıklamayla, karşı tarafa olası işten çıkarılma konusunda, nasıl prof bir tutum içinde olacağımın garantisini vermiş oldum. Hoş,daha ne yapacaktım ki zaten? İçip içip kapılarına mı dayanacaktım? Demek ki aramızda bağ olmuş, onlar da işler büyüdüğünde, beni yarı yolda bırakmak gibi olmasın diye çekinmişler. Mecburdum profesyoneli, yeni nesil çalışanı, ukela kurumsalı, tek işe bağlanma problemi olanı oynamaya be blog!

Halbuki gerçeğinde şöyleydi iç sesim:

'Hass.. Tamam Kahvecim buraya kadardı. Sen de git be.. sen de git. Yol yapıyolar, yakında şutlanacaksın. Off şimdi yeni firma bul işin yoksa.. hazır mıyım ki yeni birine? neyse zaten ben de sıkılmıştım hep aynı işten... Gideceksen de bari asaletinle git.. güzeldin be iş, iyiydin, ne anılarımız oldu be, peki git..'

Geyik bir yana, iş hayatında dürüstlük ve samimiyetle paylaşım en çok sevdiğim şey. Ancak hatrına beraber çalışmak büyük kabusum. Ne ben biriyle hatrına çalışmak isterim ne de biri benimle öyle çalışsın. Bu nedenle, bugünkü karşılıklı yoklama ve mesaj teslimi olması gerektiği gibi oldu. İçim rahat.

He, oldu ki yollarımız ayrıldı, benim için de bana kattığı tüm olumlu deneyimiyle, kazancım olacak bu iş, ne güzel.

Peki onlar?

Kurumsal ve kasıntı toplantılarla, bir türlü sadede gelemeden - basitçik bir işi çok zormuş gibi gösteren ekiplere, kamyonla para yığarak, her geçen gün beni özleyecekler. Bir yıldız kayacak, bir damla yaş akacak gözlerinden... Mihaho.

Şaka be şaka, oralı bile olmazlar.
Bu yazıyla beraber son 3 yazımız, sonra eylül projesi bitiyor be blog. Ne diyorsun?
Cuma görüşürüz!

Satranç, geçmiş kutusu ve gıdanın sesi.

Ödev konusunda tükürdüğümü yalıyorum. Geçen gün ev çocuğu satranç ödeviyle döndü eve. Kalenin hareket ettiği yerleri bir kağıttaki örn...