12 Şubat 2019 Salı

Yağmurdan Sonraki Güneş


Duş aldım. Çay içiyorum. Havalar mis gibi burada. Sabah erken saatlerde sokağa çıktığında, vücudunu cimciren soğuktan eser yok. Ilık ılık akarız güne diyor hava adeta.

Ne ilginç. 35'lere gelene kadar soğuğu, kaosu, yağmuru severdim. Ne oldu bana, yazı özler oldum?
Bu soruyu evde sesli şekilde sorunca, ev erkeğinden şu yanıt geldi:

'Kahvecim, hayatımızda ilk kez geçen sene tatil yaptık, ondan olmuş olmasın?'

Aa resmen ne kekoymuşum. Hakikaten olabilir mi? Ailem tatile çıkmazdı. Onlar deniz kenarı gezilerinde hep kavga ederdi. Sonra ben yetişkin oldum. Tatile hiç bütçe filan yapmadım. Üşenirdim. Ev erkeğiyle de inanılmaz anti tatilci insanlardık. 5 yaş çocuğu ile yazın yapılacaklar konu başlığı bizi kamplara, denizlere, hatta bir otel tatiline bile sürükledi. Ben ki şehirin bokunu yiyim diyen bir insan, nasıl da şu an ağaca- dağa- denize bu kadar çapkın oldum, bilmiyorum? Hele güneşli günler, yaz ılıklığı, güneşin dayağını bile 'normal hayat' niteledim? Bence yine de konu geçen senenin tatilciliği değil, konu yaş. Konu içime doğru derinleşmek.

Geçen yazımda normal hayat bir türlü gelmiyor demiştim. Gelen yorumlardan biri (Banu'nun annesi) aslında benim diyemediğimi demiş. Ben evden çalışıyorum ve bu inanın yaratıcılığımdan beslenen- Avrupai bir iş filan değil. Baya sıkıcı müdürler, sabırsız müşterilere iş yetiştiriyorum. Bazen an geliyor, çişimi yapamıyorum. Bazen bir şey yiyemiyorum, boynum belim tutuluyor bilgisayar başında durmaktan. Yani ne demek? Evden çalışmak benim için konfor alanı değil. İş yapılıyor orada. Ve burnu akan bir çocuğun, benim çocuğum bile olsa, hasta olduğunda 'anne oynaağlım mı?' demesi, haliyle beni aşırı kaşındırıyor. Şaka mı yapıyorsun ev çocuğu demişliğim çok. Ve şaka yapmıyor, ciddi. Napsın? Normal hayat dediğim de oymuş aslında yazı boyunca. Ve şimdi artırıyorum. Bir de kafamda standart olarak belirlediğim hayat aslında hep güneşli. Yaşadığım ülkeden, şehirden de olabilir. Güneş bizim mutfağın ekmeği gibidir. Ekmeksiz sulu yemek nasıl yenmez diye alışageldiysek, yaşam da güneşsiz düşlenmez. Ocak ayı, İzmir'de korkutucu derecede güneşsizdi. Buna sade vatandaş olarak bir şeyler hissedebilirim ama bence bilim adamları da bir şeyler hissetmiştir. Dünyada bir şeyler değişiyor. İklimsel, doğasal bir yer değiştirme hadisesi var. Bunu anlattı bize gökyüzündeki ekran. Tamamen bilinçsizce, şunu örüyor beyin o sırada, normal zamanlar değil, tuhaf günler bunlar. Bir gün düzlüğe çıkacağız, sen bekle. İşte tam oralarda eskiden ben müthiş huzur bulurdum. Kaos ve dağınıklık severdim. Şimdi, serde evden çalışmak ve o çizgiyi yürümek zorunluluğu olunca, paniğe kapıldım.

Yıllarca içimde güneşe direnip, yağmura sığındıktan sonra, neyin farkına vardım ya da ne benim farkıma vardı ki 'güneşli günler' yoksa, o hayatı anormalden saydım. Anlıyorum, bunu okuyanlar, 'amma tatava yaptın be gızım, önceden yağmuru severmişsin, şimdi sevmiyomuşsun, ee?' diyebilir. Çok gereksiz bir sorgulayış. Fakat yağmurlu havaya düşkün olmamak, o hazzı artık alamamak, birden işitmeyi bırakmak gibi. Benim için başka biri olmak gibi.

Belki artık başka biri olmaya başlamışımdır.

Ve en büyük korkum hayallerimi unutmak. Başka biri olursam yani. Bence, hayallerini unuttuğun gün, yapılacaklar listesi oluşturmalı. Ne yapsak da hayallerimizi yeniden hatırlasak? Deprem çantası gibi baş ucumuzda bulunmalı.

Çayımı içerken yanına iki laf kıtladım. Bakma, derin manalar yok. Duş sonrası arkama yaslanıp boş çene. Şimdi kaldığım yerden hayata devam.

6 Şubat 2019 Çarşamba

Sevgili Normal Hayat.


Sevgili hayat,

35 yılın sonunda öyle bir şeyi anladım ki... Anca bu kadar anlayabilir bir insan. Belki de torunlarıma bırakacağım tek miras niteliğinde bu bilgi, bana neden bu kadar geç düştü? Amanın yoksa erken mi düştü? Belki de erkendir ve hala avantajlıyımdır.

Açıklıyorum:

Normal hayat diye bir şey yok!

Evet sayın hayat beni hep rutinler, ajandalar, 'sabah uyanınca ilk iş...' kalıpları ile kandırdın. Halbuki bunlar bir illüzyonmuş. Hatta yogöylebişi. Normal hayat nedir? Kusursuzca akan hayattır. Herkesin normali başka. Aksiliklerin olmadığı, her şeyin planlandığı gibi geliştiği, tam da 'yapılacaklar listesine' yazdığın gibi. Beklenti organının iyice palazlanması. Olması gerekenler kadrosu. Bir dakika.. Tanımladığın bu hayat, yani normal diye nitelendirdiğin, oldukça sıra dışı. Tam bir kendi kontrolcülüğünün fantezik dünyasını düşleme işi bu. Bir zamanlar, bu bilgiyi biri şöyle mi yorumlamıştı: Hayat, sen planlar yaparken başına gelendir! Evet biri bana önceden ipucu da vermiş üstelik, kafam nerdeymiş?

Belli bir rutinde 2 ya da 3 hafta gidebiliyor insan ama bunlar hep tesadüf. Sonra mutlaka hayatının ortasına 'zıboçki' diyerek düşen bazı gündemler oturuyor değil mi? Bu hastalık olabilir, misafir olabilir, sürpriz çıkmış bir iş olabilir, ansızın gelen depresyon hatta nedensiz kabızlık durumları bile olabilir.

Sonuç ne?

Her sabaha en ideal senaryo ile başlayamıyoruz.

Yani?

Sen hayatı planlarken, olası depremleri-fırtınaları-kaosları göze alarak, yazmalısın ajandaya fıtı fıtı. O minnoş eller o pıtış kafalar sabah-öğle-ikindi-kuşluk vakti diye günü soyum soyum soyarken, hayat sana öksürüklü- ağrılı- ateşli çocuğu bir fırlatıyor önüne. O süslü ajandalarda sayfalar boş boş kalıyor öyle. Dut yemiş bülbüle dönüyor.

Neyse bunlar mühim değil.

Mühim olan insanlık der, bu yazıyı bitirirmişim. Fakat mühim olan gerçekten insanlık. İnsan olanın normal hayatı nasıl olmalıdır? Bir kere beklentisizlik içinde olmalıdır. Plan yapıyorsa da bunlar akıllı türden dediğimiz, yani kötü olasılıkları da hesaplayan şekilde olmalıdır. Bazı rutinler eline yapışmalıdır ki, iki eli kanda olsa gerçekleştirebilsin. İnsan olan modunun düşük olabileceği günleri de öngörmelidir. Mutluluk ya da coşkunun arada hoş gelen ziyaretçiler olduğunu bilmeli, her zaman onların yolunu gözlememelidir. Uykunun mükemmel derecede alınamayacağı gerçeği ile el sıkışmış, bazı uykusuz günlerle baş edebilme yöntemlerini el yordamıyla keşfetmiş olmalıdır. Parasızlığı göze aldığı gibi paralı olmayı da planlarına eklemelidir ki sonradan yönler sapmasın. Aynı şekilde, işlerin yolunda gitmeyeceği kötü senaryoları planladığı gibi, ya işler iyi giderse senaryolarını da ete kemiğe büründürmelidir ki, her şey harika gidiyor duygusuyla ekran bulanıklaşmasın. Bilmiyorum, bende bazen öyle de olduğu oluyor. Aaa her şey ne kadar harika ne kadar mis gibi gidiyor diye kendi ellerimle bozuyorum gidişatı.

Ne eylemleri böyle böyle yedik.

Dur şu işler düzelsin sigarayı bırakcam.
… kilo vercem.
…. iş bulcam.
…. evlencem.
…. kitap yazcam.
…. daha hoşgörülü olcam.

O işler düzeliyor belki ama başka işler geliyor. Kısacası normal hayat dediğimiz o idealler dünyasındaki muhteşem zaman dilimi gelmiyor.

Bunu da 5 senedir ağzımı burnumu kırdırdığım şu temposu aksak hayat yetmedi, anca bu hafta öğrendim. Demek ki hakikaten normal hayat kavramının olabileceğine çok inanmışım. 6 aylık olsun, rahat edersin diyen herkesi buradan selamlarım.

Dipçik Not: Bu tempsozluğun çocukla ilgilisi yok bu arada. Çocuklu, çocuksuz, öğrenci, veli, genç, yaşlı herkesin zaman ahlakı aynı çalışıyor. Eğer takıntılı şekilde planlarıma uycam da uycam diyip, bin dereden su getirmek için gözünü kan bürümüş biri değilsen.

Dipçik Not2: Artık evden çalışma diye bir şeye inanmıyorum. En geç 2 seneye mutlaka evden ayrılmalıyım, çalışmak için. İster kendi bünyemde ister başkasının. Bilemiyorum Altan.

Sende var mı normal hayat? Blog gücünün aşkına, sen ne yapıyorsun aksayan zamanları? Yamalayıp kaldığı yerden devam mı ediyorsun yoksa radikal çözümlerin mi var?
Meraktayım.

Bu da normal hayat için çektiğim saçma klip:




31 Ocak 2019 Perşembe

Şöyle bir 'oh' çekeyim.


Tebrikleri, alkışları kabul edebilirim. Buyrun buyrun çekinmeyin lütfen! Sen de beni yanaklarımdan öpebilir, içinden geliyorsa takı bile takabilirsin. Sonuçta kimin başına gelse, zorlanırdı. Piyangodan bana çıktı napalım. Fakat görüyorsun, nasıl çiziksiz, sıyrıksız atlattık, halaylar çekilsin zılgıtlar atılsın!

Kayınvalide, yani ev erkeğinin annesi taze gitti. Kendisine KV kısaltmasından dolayı kivi diyeceğim yazı boyunca, tamam mı? Sanma ki kendisi kabus gibi bir kayınvalide. Hayır, haşa! Kendisi sadece sıra dışı bir birey. Çılgın, deli, aşırı bir ruh. Onun gelini olma vasfıyla herhangi bir şanssızlık yaşamadım. Öyle bir ilişkim olmadı onunla. Nasıl anlatsam sana onu ah, nereden başlasam...

O ki, düğün öncesi gelinlik araştırması yaparken, yüksek meblağları duyunca mağazada fenalaşıyormuş gibi yapan... Biz panik olup dışarıya çıkarınca pozunu düzelten ve aradaki bağlantıyı anlamamıza hiç aldırış etmeyen.

O ki ev çocuğu dünyaya geldiğinde, küvezde yaşam mücadelesi verirken, 'onun bi gözü büyük bi gözü küçük, terziyim ben, anlarım' gibi bir iddia ortaya atıp, bizden tepki almaya çalışan. Alamayınca, 'onun kulağı kafasına yapışık, heralde özürü var' diyerek, radikal çıkışlar yapan. Tıbba adeta kafa tutan.

O ki bize ne zaman kalmaya gelse, o valizi tıkış tıkış yapan. Hatta yanına aldığı kuru gıdaları ağzı açık koyduğu için, evin her yerini tarhana tanesi yapan. Valizinden neredeyse, çekyat çıkaran. Ama hep bir şeylerini unutmuş olan.

O ki çöplerini, kişisel hijyen malzemelerini hiçbir zaman çöpe atmayan, atmadığını kabul etmeyen ve onu özellikle odalarda bırakırken yakaladığımızda 'yaşlıyım ben, yaşlılar bunak olur, unutuyorum ondan, bi ayağım çukurda' diyen. Yaşı henüz daha yeni 60 olan, yaşlılıkla hiçbir ilgisi olmayan.

Sırf aşağıdaki komşulara pencereden 'torunumlayım' görüntüsü vermek için, 3 katlı korunaksız pencereye dayanıp, 2 yaşındaki oğlumu kucağına alan. Neler olabileceğini asla hesaplayamayan.

Bu gelişinde, 5 yaşına gelmiş olan oğlum muzunu yemedi diye 'aa ama nasıl güçleneceksin, arkadaşlarını nasıl döveceksin?' diye motivasyon sağlamaya çalışan. 'Anne, çocuğa o şekilde yönlendirme yapamazsın' diyen oğluna da 'siz ne bilirsiniz ki, o daha neler öğrenecek, siz ayakta uyuyun' diyen.

Sağlıklı beslenmesi gerektiğini söyleyen doktoruyla görüşmesini anlatırken 'zaten sağlıklı besleniyoruz, artık her gün pasta yemiyoruz' diyen ve çantasından bim gofret eksik etmeyen.

Her sokağa çıktığımızda mutlaka namaz saati gelen ve bize her durumda her koşulda mescit aratan.

Etrafında kendinden başka baş örtülü görmediğinde 'şimdi hepsi bana bakıyor ama ilerde onlar cehennemde ben cennetteyken, onlara ben bakacağım' diye şeytani mimikler yapan.

Köpekler için 'şeytan tükürüğü' ifadesini kullanan, ölseler daha iyi diyen.

İçtiği çayın çöpünü mutfak kapısında durup lavaboyu hedef alarak fırlatan. Etrafa sıçradığında bunu hiç mesele etmeyen.



Anlatamadım. Ben kivi karakterini sana anlatamam ki. Anlatılabilecek biri değil. Yukarıda yazdığım özellikleri karma bir şekilde aslında kaba saba, kirli/dağınık, canlılara sevgi beslemeyen, tutarsız, ilgi çekmeye çalışan tuhaf birini betimlemeye yönelik. Fakat yine de tam karşılamıyor. Daha önce öyle birini tanımadım, okumadım, izlemedim. Açıkçası ev erkeğinin ailesini severim. Fakat annesiyle durumlar farklı. Oğluyla da ilişkisi yok. Mecburen yine en çok ben iletişim kuruyorum. Aslında onu da yapmasam olur. Çünkü haberim yok sanıyor ama hakkımda yaptığı tüm gıybetleri biliyorum. Hatta ağır dedikoduları da. Ama benim yıllar içinde ona karşı 'önemsememezlik' tavrım gelişti. Ciddiye almıyorum. Çünkü beni eleştiren aklı, akıl değil. Etik ve ahlak anlayışı gelişmemiş. Beni gözlemleyemez bile. Kaldı ki hayatındaki hiçbir kimseyi sevmiyor zaten. Bana gelene kadar, oho… Çocuklarını bile koşulsuz sevdiğini hiç hissetmiyorum. Senede 1 sefer, birkaç günlük geliyor. Orada da ev sahibi olarak onu ağırlıyorum, o kadar. Fakat benim için çok ilginç bir deneyim. Rol yapma oyunu gibi. Senenin iki günü, birini evde 'her şey yolundaymış gibi' ağırlıyorum. Onu evime hiç kabul etmeyebilirim bile. Bunu yapabileceğim kadar belgelerim var elimde. Bana göstermiyor tabi, ev erkeğine gösteriyor o yüzünü. Fakat ona kapıyı kapatacak kadar bile ciddiye almıyorum, nasıl açıklanır bilemiyorum.

Yılda 1 kez gelecek, oğlum babaannesiyle vakit geçirecek. Laf olsun sohbetleri edeceğiz ve daha sonra aylarca iletişim kurmayacağız. Senede sadece 1 kez. Ev erkeğine kalsa, ona bile gerek yok. Annesinden hangi çocuk bu kadar vazgeçer?

Aynı olay bana nasıl bu kadar komik, nasıl bu kadar sinir bozucu ve korkutucu görünebiliyor? Hayret ediyorum! Bazen bakıyorum tam bir karikatür. Bazen tüylerim ürperiyor. Bu yazıyı da dün yıllık görevimizi yapmış, birer bira açmış ve resmen kivinin gidişini kutlamış olmamızın üzerine yazıyorum. Sanırım bu yazıyı birkaç haftaya kaldırırım.

Çok garip. Bazen olaylar başımızdan düzenli olarak geçer. Mesela, seni mutsuz eden ya da duygu durumunda bir hareketlenme yaşatan olayları/kişileri düşün. Bu, birinin ölüm yıl dönümü olabilir, birinin ziyareti, bir kitap, bir şarkı, regl olma haftası... Çok değerli bir fırsattır aslında bu. Kendi gelişimini izlemek için.

İşte her sene kivi bize geldiğinde, kendi duygularıma ziyaret ediyorum. Bakalım neler değişmiş diye. Kendi duygu duraklarıma bir daha bakarım, elime alır yoklarım, önceden ne oluyordu, neden öyle hissediyordum, ne düşünüyordum? Hepsi teker teker geçit töreni yapar. Ve ben yeni kazandığım reflekslerle keşfettiğim yeni çözümleri seyrederim. Tavan arasında bekleyen sandık gibi. Her sene o sandığı açıp, bakıyorum. Vay be! Eve gelen aslında kivi değil. Eve gelen benim eski köpüren duygularım. O duygularıma dönüp izliyorum işte.

Bu sefer de dönüp baktım kendime. Nasıl anladım kendimi, ah ya... Eskiden kızardım. Neden daha olgun biri olamıyorum ki? Neden bu kadar mesele ediyorum? Hayır, de. Eve kabul etme. Ediyorsan da sohbet filan etme. Derdim. Kendimi suçlardım. Fakat şimdi anlıyorum.

Kendimi anladığım zaman dünyayı da anlıyorum. Hatta inanır mısın kiviyi bile anlıyorum. Olaylar beni yönetmiyor, ben olayları yönetiyorum. Kimse beni çıldırtamıyor, mağdur edemiyor. Sakin ve kendimde kalabiliyorum. Ya işte böyle her kivinin bize gelişinde, kendime ziyarete gidiyorum. Boşa yaşamıyoruz bu yılları, görüyorum. Hımm giderek aldığım kıvamı beğeniyorum.

Bir duygu eğer seni çok alt üst ediyorsa, orada yardımcı olmasını beklediğin bir 'sen' duruyor aslında. Diyor ki, ne yap ne et ama bunu çöz. Sıkıştım ben bu hissin altında. Tepki göstermek, cezalandırmak, küsmek, kaçmak gibi şeyler işe yaramıyor. Zaman senin, işle bu konuyu.

Bence böyle.


23 Ocak 2019 Çarşamba

İyileşen Beyin ve Rüyam


Son yazdığımdan bu yana, essahlı şekilde ev çocuğunun sağlık pozisyonunda 2 adım ileri gittiğini söyleyebilirim. Fakat sümük bitti demeden bitmez, biliyorsun. Grip herhangi bir karakter oyuncusu değil. Çok kişilikli ilginç bir arkadaş. Bazen yatakta hülyalı hülyalı yatıran, iki öksürük bir balgam, bir gece yüksek ateşle kurtulduğun hayata kısa bir mola. Bazen de insan olmaktan çıkaran, kemiklerinden ayrı, etlerinden ayrı dövdüren, içeride ciğerlerinin çürüdüğünü filan hissettiğin şeytan işi. Hayat, insanoğlunun menüsünde yazan tüm hastalıklardan kurtulmasını sağlasın, herkese iyileşmenin o muhteşem duygusunu versin umarım. İyileşmek, dünya tarihinin açık ara en önde giden güzelliği. Orgazm olmak filan vardır belki. Ama yok.. İyileşmekten iyisi yok.

Yalnızca fiziksel hastalıklar mı? Ruhsal tıkanıklıklar, böğürde kalan acılar, zihni kanatan fikirlerden de iyileşme gücümüz olsun. Bu, çok önemli. Bu olmadan öteki iyi şeyler de olmuyor. Bazen önünde çok basit cevapları da vardır, gidiş yolları açıktır, formülü elindedir, yine de iyileşemezsin. İyileşmek için reçete yetmiyor anlayacağın. Bir anlık olsun, ruh bedenden çıkacak da, halini görecek de, oha lan nereye tıkanıp kalmışım diyecek de, hareket edecek. Hatta bazen bu görme hali de yetmeyecek. Belki sana bir sürü yeni sözler söyletir. Yazılar yazdırır, şarkılar yaptırır, spora başlatır. Ama iyileşmek için doğru zaman lazım. Sihirli, büyülü bir an.

Geçen gece bir rüya gördüm. Yıllardır kendime rekabet figürü olarak kanıksattığım bir kişi. Bu kişiyle kim beni rakip yaptı? Kendi hastalıklı beynim. Kim bilir, hangi içe atma anımdan kalma... Bir şekilde bir duygu, bir özgüvensizlik kar topu gibi büyümüş büyümüş, yetişkinliğin resmi yaşlarında ben bu kişiyi rakip yapmışım. İşin tuhafı, onun benden haberi bile yok. Bir fotoğraf gibi onu takip ediyorum, yaptığı işleri görüyor, içimde onun için ayrı bir klasör açıyor ve gündem yaratıyorum. Bazen bu klasörümden ve konu başlıklarından ev erkeğine de bahsediyordum. Her egosunu seven insan gibi, o da benim egomu koruma altına almaya özen gösteriyordu. Mutlaka o kişiyi benimle beraber çekiştiriyor, yaptığı işleri küçümsüyor, varlığını dahi kabul etmiyordu. Benimle birlikte... Bu sohbetlerden sonra zihnim güzel bir manzaraya bakar gibi, tatmin olurdu. Sakinlik, berraklık gelirdi. Fakat bu durum çok sürmez, kısa süre sonra, manzara puslanır, berraklık bulanırdı. Beynimin içine saplanmış kıymık gibi kendini hissettirirdi.

Rüyama dönersek, bu kez klasörlerim günden gelen verilerini işlerken, müdahale ettim. Bunu rüyamda yaptım. Bakalım, rüyama senaryo olarak dökülecek bilgilerin içinde ne var diye inceleme yaparken, oradaydım. Rüyamda bu kişi, ev erkeğiyle flört ediyordu. Ben de yanlarındaydım! Ev erkeğinin yüzüne bakıyorum, resmen ondan hoşlanıyor. Kalkıyorum ve gitmek istiyorum. Peşimden geliyor ev erkeği... Şunu söylüyorum ona bağırarak: 'Onunla mücadele edemem, görmüyor musun, o kusursuz, şimdi git lütfen. Rahat bırak beni'

Ve nasıl bir özgürlüğe yürüdüm anlatamam! İyileştim sanki, sıyırdım aldım kendimi karanlıktan. Yürüdüm, yürüdüm. Mutluydum.

Ertesi gün, hep rüyayı düşündüm. Bir kirlilik vardı rüyamda. Beni kirli olmak iyi hissettirmişti. Ama neydi tam olarak bu duygunun analizi? Bütün gün, ev çocuğunun ateşiyle uğraşırken arka planda bunu çalıştı zihnim. Neydi? Neydi?

Ve sonunda cevap kitle halinde elime geldi. Rakip diye kendime 'hedef' koyduğum kişiyi aslında takdir ediyordum. Beğeniyordum. Hatta hayranlık duyuyordum. Yani, kendimi ondan üstün görmeye çalışırken ben yorgun düşmüştüm. Çünkü inanmıyordum, ondan daha iyi olduğuma. Egomu tatmin etmeye çalışırken kendimi samimi bulmuyor, alçak görüyordum bu çabamı. Katıksız ve yalın bir şekilde iyiydi işte. Yapıyordu, beceriyordu.

Beynimdeki kıymığı elimle bir güzel aldım ve çıkardım. Kimseden daha iyi olmak zorunda değildim! Üzerimde oynadığım bahisten vazgeçtim. Sanki bitmeyen bir kaydırağın merdivenlerini çık çık bitirememiştim de işte şimdi en tepesine ulaşmış, zevkle zirveden aşağıya kayma zamanı gelmişti. İçimde zırh gibi sert duran metal erimeye başlamış, bolarmış ve hacim kaybediyordu.

İyileşiyordum.

Ev erkeğiyle konuştum sonra. Belki de dedim, var olmak için 'üstün' olmak şartını bize koyan egonun, beni başka hangi konularda kazık gibi yerime çaktığını görmeye başlayabilirim. Zamanı gelmiştir. Evet, olabilir dedi. Kahve suyu koymaya gittim.

'Yine de o hatunun nesini bu kadar abarttın, anlamıyorum vallahi' diye bağırdı odadan. Egomdan cevap gelecek mi diye bekledim. Ses yoktu.




21 Ocak 2019 Pazartesi

Tavuk Suyuna Mercimek Çorbası


Şu kural asla şaşmıyor. Ne zaman 'iyi ya bayadır hasta olan yok evde' desem, virüsler eli kulağında. Ev çocuğu da inlemeli, yatağa gömülmeli ve ateşli bir hastalığın kollarına düştü. Düşsün. Hakkıdır. Çocuk her haneye 1 gripli olan yoğun Türkiye gündeminde, neredeyse 2 aydır hastalanmıyordu. Büyük başarı. Fakat gel gör ki ben de bugün hiç çalışamadım be blog. Ne zaman bilgisayar başına otursam nazlı civcivim, yanında istedi beni. Bütün gün ıhladı, mıhladı, çişe bile giderken zor yürüyordu.

Öğle saatlerinde devlet hastanesine gittik. Dün çocuk doktorundan randevu almıştım. Güler yüzlü ve ilaç karşıtı, çok şeker bir kadındı kendisi. Gerek yok grip ilaçlarına, hepsinin yan etkisi var dedi, omuz silkerek. Çok ağrısı/ateşi olursa Calpol + Pedifen döndürürsünüz, dedi. Nihayet yazdığı reçeteyi çöpe atmayacağım makul bir tıp insanı... Her muayene sonrası hissettiğim 'oh bitti nihayet' coşkusundan mıdır, kadının gülümseyen yüzünden midir, hepimiz coşkulu ayrıldık odadan. Ev çocuğunun muayene sırasında söz alıp, doktora 'şey.. bizim evde okyanus suyu bitiyor, çok az kaldı' demesi kaldı aklımda. Doktorun odasında ben, ev erkeği ve doktorun, aynı anda kafalarımızı büküp 'oyy..' diyerek, evrensel bir 'sevimli bulma' hamlesinde buluşmamız... Apaçık çocuk davranışları, cümleleri ve soruları herkesin ortak biçimde, çabasız neşelenme bölgesi.

Hafta sonu ev çocuğunun giderek ateşlendiğine ikna olunca, kulağıma bir ses şunu fısıldadı: 'Şifalı çorba.. şifa.. tavuk suyu. tavuk suyuna çorba.. fırş.. şırfıf. şifaaa..'- Hakikaten birdenbire içime fısıldanmış gibi; genlerimden, atalarımdan birileri eski toprak yöntemini zihnime duyurmuştu. Tavuk suyuna çorba yapmalıydım!

Uzun yıllardır ne tavuk aldığım var. Ne de hayatımda tavuk suyu çorbası yapmışlığım. Nerden aklıma esti bilmiyorum. Ama kafamda canlanan, çok eski zamanlardayız, ev çocuğu alnında ıslak bezle hasta yatağında yatıyor, ben koca bir kazanda çorba kaynatıyorum, etraf sisli, ter içinde kalmış çocuğa tahta kaşıkla birkaç yudum şifalı çorbadan içiriyorum ve sihirli bir şekilde iyileşmesini izliyorum :) Dışarıda kar fırtınası... Çocuk birden ayaklanıyor ve 'anne anneciğim' diyor. Böyle bi acıklılık...

Hazır dün annem bize uğramışken, siz bekleyin torunla, geliyoruz biz deyip, ev erkeği ile organikçiye gittik. Şifalı çorba hazırlama fantezim, gökyüzünün kapalı manzarasıyla ortaklaşa çalışıp, beni iyice havaya sokmuştu. İçimde müthiş bir hasta bakma arzusu vardı. Neyse, suyunu çıkaracağım tavuğun nereli olduğu, hangi ortamlarda takıldığı, ne yediği / içtiği konularında gereken infoyu aldıktan, eşşek yüküyle parasını ödedikten ve konunun nazik kısımlarıyla (bir canlının tencerede suyunu çıkarmak) ilgilenmeyi reddederek, geri geldik.

Önce bir taşım kaynatıp- suyunu döktüğümüz tavuğu daha sonra çeşitli sebzeler (havuç, soğan, kereviz vs) ve suyla düdüklüye attık. Yarım saat sonra, şifa suyu hazırdı. Tavuğun kendisiyle ilgilenmiyordum. Ev erkeği için ise bu tavuk, kas çalışmalarının tam 3 porsiyonluk yakıtıydı. Yine nazik konuları düşünmeyi iteledim. Suya baktım. Altın sarısıydı. Önce yarısını çorba tenceresine koydum, içine 1 su bardağı mercimek ve yine çeşitli sebzeler ekledim. Kalan suyu da karton bardaklara bölüştürüp, buzluğa attım. Sonraki şifalı senaryolar için kullanırdım. Şifa is loading'di.

Çorbanın son aşamasında blender'ı ve baharatları elden geçirip, hastayı masaya çağırdım. Ben çocuk olsam, bu çorbayı hakikaten içemezdim. Yoğun bir tavuk kokusu. Hele ki ev çocuğu gibi tavuk sevmeyen biriysem. O da zaten tabağın anca çeyreğini yedi. Israr etmedim. Şifamın birkaç kaşıkta işlemesi mümkün değildi. Ama dur bakalım, belki işe yarardı. Biz, bol karabiber ve limonlu koca birer tabak çorbayı içip, belki biraz da pisikolocik şekilde canlanmış, kanlanmıştık sanki.

Ev çocuğunu şifalayamamıştım.

Fakat bugün, doktordan geldiğimizde, ev çocuğu beklenmedik bir hamleyle koca bir kaseyi bitirdi. Ve birden bire büyülü bir şeyler oldu, o iki büklüm duran- yarı baygın bakışlı bebe ayaklandı, odasına gidip 2-3 saat kendi kendine legolarıyla oynadı. Ateş düştü, titreme, halsizlik bitti ve üzerinden geçen 5 saate rağmen şu an hala çok canlı. İlaç da vermedim üstelik. Ohö blog! Şimdi bu tesadüf mü? Yoksa gerçekten şifalı çorbayı yaptım mı? Biz bu arada ev çocuğu odasında oynarken, mis gibi çay demledik ve ateşli-yorucu geçen gecenin verdiği mallığa güzel bir jest oldu. Bence bu geceyi iyi geçiricez.

Tavuk suyuna mercimek çorbası, geldiysen ses ver.
Sen misin o?


15 Ocak 2019 Salı

Kış, yağmur, uyku ve eylemler.

Yine yağıyor. İzmir, sana ne oldu?

Bu aralar ev, yarı açık cezaevinden hallice. Ne dışarı çıkabiliyoruz. Çıksak bile azcık kalabiliyoruz. Dışarı çıkamamak 5 yaş çocuğunun tüm düzenini etkiledi. Uykular, ne uyku- beslenmeler ne beslenme. Yani, yorulmayan çocuk uykuya aç olmuyor, masalarda da hiç afiyetle yiyemiyor. Napsın garibim? Ev kuşu oldu. Artık bebeyi kreşten alırken, hazırlıklı gidiyorum. Akşamın planı hazır oluyor ki, içimde neşe olsun. Çeşitli oyun hesaplarından bir oyun belirleyip, akşam oyun odaklı takılıyoruz. Herkes için heyecan oluyor. Zaman geçiyor. Saçmalamak ile eğlenmek arasındaki ince çizgideyiz. Sanki gerçek bir işimiz varmış gibi hareket yaratıyor. Dünkü oyunumuz bir kelimeyi hecelerine ayırıp, kaç hece olduysa o sayıda top fırlatıp tutma temalıydı. Bence dünyanın en saçma kurgusu. Ama eve hapis ve can sıkıntısından ölecekmiş gibi hissediyorsan, inan eğlenceli geliyor. Oyuncak tren ya da arabanın başına oturmaktan bin kat iyidir.

Erken yatağa gitme konusunda yeni teşviklerim oldu. Mesela yatak odasını özenli şekilde topluyorum. Yatak takımlarını daha şirin renklerde seçiyorum. Kahve ve çayla işim öğlenden önce bitiyor. Uyku öncesi kremlenmelerimi savsaklamıyorum. Dişlerimi çok erkenden fırçalıyorum. Bunun da olumlu etkisi oldu bak. Mesela akşam yeme içme işleri komple saat 7'de bittiyse, hemen dişlerimi fırçalıyorum. Tüm ses çıkaran elektronik cihazlarla ilişkimi kesiyorum. Ev çocuğunun uyku saati geldiğinde, ben de kendimi hazır hale getiriyorum. Çocuk yatırır gibi kendimi de giydiriyorum; bellerimi içime sokuyor, pijama altımı göbeğime kadar çekiyorum.

Belki biraz bir şeyler okuyorum ya da dün yaptığım gibi, ev çocuğuyla beraber sızıyorum. Sonra da kendi yatağıma geçiyorum. Dün bu şekilde saat 20:30'da sızdım ve alarm da özellikle kurmadım. Kaçta uyanırsam, odur ihtiyacım diyerek. 06:22'de uyanmıştım. İyi geldi. Çok uyumanın verdiği büzüklükle güne hiç zımba gibi başlayamadım gerçi. Ama beynim bir karyola ise, sanki karyolanın altını, ta gerilere kadar temizlemişim gibi, pırıl pırıldım sabah. Bazı günler, günü harcamaya kıyabilirsem yapmak istiyorum bu şekilde. Çünkü her bir gün insanın elinde şahane bir malzeme aslında. Kıyabilirsen kıy. Sıkıyorsa uykuya ver.

Böyle dediğime bakma. Artık sağlık denen mekanizmanın, sadece seçtiğimiz temiz gıda ile değil, başka eklentilerle çalışabildiğinde olan inancım gelişti. Uyku mesela çok önemli bir takviye. Öyle hafife alınacak bir mesele değil. Sosyal ilişkiler de öyle. Seks filan. Birine sarılmak. Kasiyerle olan diyaloğun. İşlerle ilgili aldığın geri dönüşler. Uzun süre, gıda seçimi ile hepsi hallolur sanıyordum. Çok ilkel bilgi.

Bazen depolar projemi düşünüyorum. Zıbam diye güçlü bir etkisi olmamış ama nasıl derinlikli çalışmış içimde. Bazı şeylerimi ebediyen değiştirmiş. Nasıl oldu? Ne oldu? Düşünmeye zorladı çünkü. Düşünmeye.

Şimdilerde elimde yine plan program işleri. Napayım. Olmayınca kayboluyorum. Bu sene benim inşaat senem. Bugüne kadar hep tadilat dönemleri yapardım. Şimdi baya, baştan sona inşaat var. Çünkü bu kez yeni şeyler öğreniyorum. Elimdekini iyileştirme işi değil. Yeni, bunlar. Bu nedenle, günü doğalında- gelişine göre yaşama şansım yok. Her günün ödevleri var. Bu ödevler, daha önceki yazıda yazdığım gibi, kavramsal değil, baya uygulaması olan- direkt bir konuda yol almayı hedefleyen basit görevler. Benimkiler daha çok işsel.

Depolarda ise durum farklıydı. Daha çok takıntı haline gelen isteklerimle yüzleşmeye çalışmıştım. Onlarla yüzleşmek kirden tıkanmış boruları açmış, gerçekten faydası olmuş. Olgusal bir değişim yaşamışım. Şimdi onun verdiği ferahlıkla yeni eylemler üzerinde çalışıyorum. Demek ki neymiş, senin zihnini meşgul eden objeler, önünü tıkıyor, yeni akışlara izin vermiyor. Yenisinin gelmesi için, alan açmak lazım. Gelişim de bu değil mi zaten?

Bugünün ödevleri de işler de bitti sayılır. Yürüyüş yapıcam, biraz ıslanayım. Yavrumla akşam buluşmamız için hazırlanmam lazım. Menüde karnabahar var. Ona marketten meyve de alayım. Güzel sayılabilecek bir gün. Zorlasam, mükemmel bile diyebilirim.




Yağmurdan Sonraki Güneş

Duş aldım. Çay içiyorum. Havalar mis gibi burada. Sabah erken saatlerde sokağa çıktığında, vücudunu cimciren soğuktan eser yok. Ilık ılık a...